İkra Admin
İkra Admin

İkra Admin

-

Yazarın Haberleri
SABAH NAMAZI ŞAHİTLİDİR.

SABAH NAMAZI ŞAHİTTİR.

Hayatı bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemlerine ayırırsak; bu ayrımı yaptığımız zaman  ‘Ağaç yaş iken eğilir.’ atasözümüzden de anlaşılacağı üzere bizler gençlik dönemimizi nasıl geçirirsek, bu dönemde kendimize ne katarsak, aynı bugün gezimizde ziyaret ettiğimiz Şehzadebaşı Camimizin minarelerinde ki o eşsiz taş üstüne işlenmiş motifler gibi yıllar boyu hayatımızdan yok olmayacaktır. Tozlansa temizler, yosun tutsa sileriz fakat kendinden bir şey kaybettiremeyiz.

Okumanın her yaşta, her koşulda olabileceğini birçok âlimden bilim adamından ve sayısız düşünürden duymakla birlikte yanımızda canlı şahit olması bizi daha da heveslendiriyor. Birazcık bahsetmek gerekirse 4 çocuk babası 36 yaşında 2. Üniversitesini bitirmiş ve şu an bir ortaokulda müdür yardımcılığı görevini yapan, derneğimizde en fazla göreve sahip olanlardan biri olan ve kendi talebiyle İKRA GENÇLİK Birimi sorumlusu olan, biz gençlerle ilgilenmeyi  tercih eden Erdoğan hocamıza bu vesileyle hem bize örnek olduğu için hem de yol gösterici olduğu için teşekkür ediyoruz.

Günlerden 17 Şubat Pazar ve yine şubatın soğuğunu iliklerimize kadar hissettiğimiz bir kış günü. Şahitli olan namazlardan biri olan sabah namazını Gençlik birimimizle zamanın ötesinde bir mimar olan Mimar Sinan’ın Çıraklık  eserim dediği Şehzadebaşı Camii’nde eda ettik. Ardından hem lokasyon açısından, hem tasarım, incelik, zerafet yönlerinden ecdadı bir kere daha hayırla yad ettik. İlim Yayma Vakfı Vefa Yurdu Müdür Yardımcısı Feyyaz abimize bize rehberlik ettiği için bir kere daha bu vesileyle bize sağladığı imkanlardan dolayı teşekkür diyoruz.

Erken kalkan yol alır…  Günümüz tüm hızıyla ve bereketiyle devam ederken Feyyaz Kalkan abimizin bize İlim Yayma Vakfında kahvaltı ikram etmesi içimizi ona karşı daha da ısındırdı:) Hiçbirimiz sıcak sütle yapılan mısır gevreğine ve daha nicelerine hayır diyemedik; ne de olsa kanımız kaynıyordu…

Bir yükseköğretim yurdu olan Mahmut Kemal İnal yurdumuzda derneğimizin de belki bize en büyük katkısı olan tecrübeli insanlarla, bir konu hakkında ehil ağabeylerimizle tanışma fırsatına sahip olduk. Bunlar kimler miydi? Türkiye yedincisi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 5. Sınıf öğrencisi Ahmet abimizden (Tıp okumakla kalmayıp, İngilizce hazırlık olduğundan bir sene kaybetmemek için yaz döneminde Tıp fakültesine gelmeden 3 ay gibi bir sürede İngilizce'ye çalışarak, hazırlığı geçebilmesi bizi ayrıca heyecanlandırdı.) ‘çok değil sürekli çalışılarak bir başarı sağlanabileceğini’; Türkiye 444.sü abimizden ‘İdealin aldığı puanlardan çok daha fazla önemli olduğunu’ öğrendik. Programımıza iştirak eden üniversiteye hazırlanan 8 kardeşimize moral ve motivasyon sağladıkları için Allah razı olsun. İnşallah bizlere de bu yolda İslamı yaşayan yol gösterici bir birey, kardeşlerimize rol-model bir abi olabilmeyi nasip etsin.

Vakfımızın belki de en dikkat çekici yerlerinden biri olan medrese bölümümüz yani aslında bir mana da mini külliye diyebileceğimiz yerleriydi. İçerisinde kütüphane, çalışma odaları, sohbet odalarının bulunduğu ayrıca branş branş odalara ayrılan medresede derslik başına öğrenci sayısının 10 dahi olmadığı, belki de ülkemizin en büyük sorunlarından biri olan eğitim sorunun neden çözülemediğinin nedenlerinden yalnızca birisi. Feyyaz abimizin bir sözü inceliği kulağımıza nakşetmek adına yeterli olur diye düşünüyorum; Ecdad der ki: ‘İnsanlar Camiyi hem maddi hem manevi temizliğin adresi bilmeli, camimizin önündeki çeşmelerden abdest alarak maddi temizliğini camide ise manevi temizliğini tamamlamalıdır’.

Kitaplarda, sohbetlerde oldukça duyduğumuz üç sözü hayatımıza bir mihenk taşı yapmak gerektiğini belki de bu programımızın özeti olarak söyleyebiliriz:

1) ’Kişi etrafında bulunan en yakın 5 arkadaşının ortalamasıdır.’ Bizi frenleyen değil aksine aktive eden bir arkadaşa sahip olmak, gerek başarı gerek ahlak, gerekse hayatın her alanında bizi daha ileriye taşır.

2) ’Geçmişini bilmeyen bir topluluk gelceğine yön veremez.’ Bize bu zamana kadar "ee, pis, kaka" denilen, unutturulmak istenilen atalarımızın aslında şu an rol-model almaya can attığımız Batıyı yüzyıllar öncesinden geçen bir ecdad olduğunu unutmamamız, unutturmamamız ve her zaman onların hedeflerine uygun, İlayı kelimetullah yolunda yaşamamız gerekir.

3) ‘Devler gibi eserler bırakmak için, karıncalar gibi çalışmak gerekir.’

Allah, bu programı tertip eden, destekleyen hocalarımızdan ve katılarak bizlerin içine umut tohumları  atan kardeşlerimizden razı olsun. Nice güzel programlarda beraber olmak dileğiyle…

İKRA Derneği BİLGİ YARIŞMASI FİNALİ YAPILDI

İKRA Derneği BİLGİ YARIŞMASI FİNALİ YAPILDI

 

İKRA Derneğimizin düzenlemiş olduğu Bilgi Yarışması finali, 29 Ocak 2020 tarihinde İKRA Esenler Temsilciliği’nde yapıldı. Derneğimizin temsilciliklerindeki yönetim kurulu üyelerimizin ve kitap okurlarımızın oluşturdukları ekiplerle iştirak ettikleri yarışmalar oldukça heyecanlı ve çekişmeli geçti.

08 Ocak, 15 Ocak ve 22 Ocak’ta yapılan eleme yarışmalarında Bağcılar, Tuna ve Güngören temsilciliklerimizden katılan ve birinci olan 3 ekip finalde yarışma hakkı kazanmıştı. İKRA Derneği Teşkilatlanma Birimi’nin organize ettiği yarışmalar saat 21.00’de başladı. Ancak yarışmadan önce hem yarışmacılara, hem de izleyicilere, yine Teşkilatlanma Birimi tarafından hazırlanan birbirinden lezzetli yiyeceklerden oluşan ikramlar yapıldı.

Siyer, Kur’an’ı Kerim - tefsir, genel kültür ve Derneğimiz ile ilgili 15 sorunun yer aldığı yarışmalar hem tatlı bir rekabete, hem de bilgilerimizin tazelenmesine, bilmediklerimizin öğrenilmesine vesile oldu. Yarışmalarda ödüllü seyirci soruları da vardı ve bu sorulara doğru cevap veren seyircilere ödülleri takdim edildi.

Sunuculuğunu İKRA Göztepe Temsilciliği'nden  Sayın Vural ERCE'nin yaptığı final yarışmasının jürisi, İKRA Derneği Genel Başkanı Sayın Mehmet ÇELİK, Kitap Komisyonu Başkanı Sayın Ahmet YAPICI ve Yayın Kurulu Başkanı Sayın Halil KENDİR’den oluştu.

İlk soru ile büyük bir çekişmeye ve heyecana sahne olan final yarışması sonunda Abdullah EROĞLU, Metin KUL, Mustafa Hamza AYDIN ve Furkan ŞEKER’den oluşan Güngören Temsilciliği ekibi birinci oldu. İkinciliği Tuna Temsilciliği ekibi alırken, Bağcılar Temsilciliğimizden katılan ekip de üçüncü oldu. Kendilerini ve yarışmaya katılan bütün ekiplerimizi tebrik ediyoruz.

Birinci olan ekipteki yarışmacılara birer çeyrek altın, ikinci olan yarışmacılara birer saat ve üçüncü olan yarışmacılara da birer gömlek hediye edildi.

Bu güzel organizasyonu başarılı bir şekilde gerçekleştiren, İKRA Teşkilatlanma Birimi’nin başkanı Sayın Hamdi BAKIN ve ekibine teşekkür ediyoruz.  

 

Gençlerimizin Gözünden Kampımız

Gençlerimizin Gözünden Bolu Aladağ Kampımız

23 Ocak  yapılması gereken çok işim vardı. Bavulumu hazırlayıp bir an önce kahvaltı etmeliydim. Sonuçta dört gözle beklediğim Bolu - Aladağ kampı için otobüs öğlen namazına müteakiben kalkacaktı. Kahvaltı işini hızlıca aradan çıkardıktan sonra buluşma yeri olan İKRA Esenler Temsilciliği'ne gittim. Toplanma noktasında önceden tanıdıklarımın yanında ilk defa gördüğüm genç kardeşler de vardı. Hazırlıklar tamamlanıp bizim için tahsis edilmiş otobüs vasıtasıyla yolculuk boyunca namaz vakitlerinde molalar vererek nihayetinde Aladağ'da konaklayacağımız tesise varmış olduk.Dağın eteklerini örten beyaz gelinlik misali ayak basılmamış kar örtüsü kalp atışlarımın hızlanmasına yetti. Bu manzara daha ilk günden yapılacak aktivitelerin kalitesinin yüksekliğini gösteriyordu. Bu seyri o anlık yarıda bırakarak yanımızda getirdiğimiz erzaklar ile süratle yemek hazırladık. Büyüğü - küçüğü herkes bir işin ucundan tutarak hazırlıklar tamamlandı.Yemeklerimizi yedikten sonra bulunduğumuz tesisin bekçisi olan yaşlı ama delikanlı olan Mustafa amcanın da olduğu Peygamberimizin (sav) sünneti olan tanışma ve kaynaşma faslına geçtik. Herkes birbirlerinin isimlerini duyduktan sonra büyüklerimizin hayat tecrübelerini çay ve meyve eşliğinde keyifle dinledik. Aynı odada kalacak olanlar grup liderleri tarafından belirlenmesinin ardından ilk gün sona erdi.Sabah namazı vakti ile uyanan kamp ekibi ilk günün yorgunluğunu sıcak yer yataklarında attıktan sonra zengin bir kahvaltı ile enerjisinin doruğuna ulaştı. Kamp liderleri tarafından dağıtılan kitapları gruplar halinde okuduk. Hep beraber görgü ve nezaket konulu kitabımızda önemli gördüğümüz kısımları mütaala ettik ve hayatımızdaki yapmamız gereken eksiklikleri fark ettik. Bundan sonrası için detaylı olarak yazarsam sayfalarca zaman gerekeceğinden özet geçeceğim. Kitap okumayı takiben akşam soba üstünde kestane yanında çay servisi ile film seyrini ve gecenin ilerleyen saatlerinde bir kısmının oyunun içerisinde olduğu diğer kısmının ise gülerek izlediği eğlenceli oyunları takip ettik. Diğer günlerde keşif yürüyüşleri, kar yüzeyinde lokomotif yaparak kayma, yakınımızdaki tepenin  zirvesine yürüme, kar üstünde savaş ve dahası... Bu etkinliklerin ardından yorulan bizler çay ve çekirdek ile koyu bir muhabbetin kapısını araladık. Enerjisi tekrar yerine gelen gençlerin güreş karşılaşmalarını dikkatle izlemenin beraberinde yaşça küçük gençler ile şakalaşmalar ve bizden büyük abiler ile de saygı çerçevinde muhabbetler kurduk. Birlikte dualarla ve salavatlarla hazırlanan yemeklerin ardından herkesin el birliği ile sofrayı toplaması bizleri birbirimize daha çok kaynaştırdı. Nöbetçi arkadaşlara yardım edildi. Böylelikle bizler ile titizlikle ilgilenen annelerimizin Kadrini daha iyi anlamış olduk. Cemaat halinde küçüklü büyüklü  omuz omuza kılınan namazlar, hoş bir seda olarak söylenen ilahiler ve gazeller ruhumuza eşsiz bir rahatlık kazandırdı. Hep beraber kamp ateşin başında toplanarak gecemize ve yaşantımıza unutamayacağımız izler bırakmış olduk. Her şeyden önemlisi nüfus olarak kalabalıklaştığımız ama bir o kadar da yalnızlaştığımız bu dönemde beraber, takım, ekip ve cemaat olmanın tadını yaşadık.
 

Enes SOY

İSTANBUL'UN TEPESİNDE MUHTEŞEM BİR ESER

İSTANBUL'UN MUHTEŞEM TEPESİNDE SABAH NAMAZI

İKRA Derneği Bağcılar Temsilciliği'nin her ayın ilk pazar günü düzenlediği sabah namazı programı bu ay Çamlıca tepesindeki altmış bin kişilik Çamlıca Camii'nde gerçekleşti. Namaz programına yönetim kurulu üyeleri, sohbet ve Kur'an dersi katılımcıları eşlik etti. Çamlıca Camii baş imamı İshak DANIŞ hocanın muhteşem kıraatı ve namaz sonrası tesbihatlarla sabahın nuru bereketlendirildi, Elhamdülillah.

İKRA Gençliği Bolu Aladağ'da

 

Yaratan Rabbinin adıyla oku!'

'Müminler ancak kardeştir.'

Bu düsturları önümüze alarak gençlerimizi Bolu'nun Aladağ bölgesi Karacaköy Yaylası'na okumaya, okutmaya ve kardeşliğimizi pekiştirmeye 23 Ocak Perşembe günü Esenler şubemizden yola çıktık. Dualarla, ilahilerle ve ikramlarla eğlenceli bir yolculuğun ardından varış noktamıza ulaştık. İlk olarak namazlar kılındı ardından sohbetler edildi ve akşam yemeği yendi. Yemek sonrası bulunduğumuz yerin görevlisi olan Mustafa amcanın sıcacık sohbetiyle içimizi ısıttık ve engin hayat tecrübelerinden faydalandı. Birbirimizi tanıdık, iş bölümümüzü yaptık. Odalarımıza dağılmanın vakti geldi, yol yorgunluğumuzun da etkisiyle erkenden uyku moduna geçtik:)Erken kalkan yol alır sözüne uygun olarak günlerimiz sabahın nuru sabah namazı ile başladı. Ardından kahvaltı ve kitap okuma saatimiz ve tahlillerimizle devam etti. Soba başında çay eşliğinde sohbetlerle ve sobada kumpirlerimizle birlikte şehrin kargaşasından bir an olsun uzaklaştık. Bu arada bir parantez açmak gerekirse bulunduğumuz Lokasyondan ötürü telefonlarımızın çekmemesi bizim birazda olsa doğal hayat deneyimini tatmamıza ve birbirimize vakit ayırmamıza vesile oldu. Akşam olduğunda Erdoğan AYDIN hocamızın ellerinden soba üstünde haşlanan tavuklarla yapılan şehriye çorbamızı ve pilav üstü sotemizi yedik. Ardından akla mantığa en uygun dinin İslam olduğunu anlatan bir Hint filmini semaverde çay ve içlerinde, muhabbetinde sıcacık yapan odun sobası eşliğinde izledik. Ve bir sonraki gün yine sabahın nuru sabah namazı ile başladı.  Hava güzel ve dışarısı tek bir ayak izi dahi olmayan uçsuz bucaksız yayla ve çam ormanlarıyla adeta bizi kendine çağırıyordu. Kahvaltının ardından sıra karın keyfini çıkartmaya, kaymaya ve kartopu savaşı yapmaya geldi. Hep beraber bir tavşanın haricinde ayak izi olmayan, dizlerimize kadar gelen karda gönlümüzce yürüdük, koştuk, kaydık ve kartopu savaşı yaptık. Ardından eve öğle ve ikindi namazlarımızı kılmak ve açlığımızı yatıştırmak amacıyla geri döndük. Tekrardan dışarı çıkma zamanı gelmişti ve bu sefer hedefimiz zirveydi. Tam 2 saat 9 kardeşimiz kar kış demeden tırmanmanın ardından Bolu dağlarının zirvesini Allah-u Ekber nidalarıyla inlettiler. Gün daha bitmemişti. Bu sefer programımızın başlatıcısı hem liderimiz hem de aşçımız Erdoğan AYDIN hocamız odun sobasında pişirdiği etlerle ve muhteşem tereyağlı pilavı yanında mercimek çorbası ve salatalarıyla hem karnımızı doyurdu hem de bayram ettirdi. Dediğimiz gibi son gecemizdi. Kamp ateşi olmadan kampın tadımı olur dedik ve yaktığımız ateşin etrafında halka olarak ezgi ve marşlar söyledik. Sonrasında kamplarımızın ritüeli haline getirdiğimiz Kabak oyunuyla ve yeni öğrendiğimiz ama artık bunu da ritüellerimizin arasına koyalım dediğimiz tabur oynayarak tamamladık. Bu gece hem bir heyecan hem de yarın gideceğimizi bildiğimizden bir hüzünle yataklarımıza geçtik.Nefse en ağır gelen sabah namazını birde bunu dağlardan gelen soğuk suyla birleştirince nefisle mücadele daha da bir önem kazanıyor. İşte bu düşüncelere sahip nefisle mücadelede başarılı olmayı gaye edinen İKRA'lı okuyan, okuduğunu hayatına tatbik eden gençlerimizle bir programımızın daha sonuna geldik.

İKRA DERNEĞİ Genel Başkanımız Mehmet ÇELİK ve Gençlik Birimi Başkanımız Erdoğan Aydın hocamıza teşekkür ediyoruz. Allah bu yolda emeği geçenlere, zaman harcayanların kalbini İslam'da sabit kılsın.

Medeniyetimiz/Şehirlerimiz-Taşkend

MEDENİYETİMİZ/ŞEHİRLERİMİZ

TAŞKENT-TAŞKEND

Medeniyetimiz ve Şehirlerimizde bu sayımızda Özbekistan’ın başkenti Taşkent’i ele aldık. Orta Asya’nın en güzel şehirlerinden biri olan Taşkent Özbekistan’ın başkentidir. Özbekistan’ın doğusunda yer alan şehir, geniş caddeleri, temiz sokakları ve düzenli bir mimariye sahip olması ile Sovyet döneminden bugüne Orta Asya’nın Paris’i olarak adlandırılmaktadır. Şehir 1966’da yaşanan deprem sonrası Sovyet şehir planlamacıları tarafından yeniden dizayn edilmiştir.

Taşkent, Eski Sovyetler Birliği’ndeki şehirler arasında Moskova, Leningrad (sonradan St.Petersburg olarak değiştirildi)  ve  Kiev’den sonra nüfus bakımından dördüncü sırada yer alırdı. 2006 yılı nüfus sayımına göre Taşkent’te 2 milyon 700 bin insan yaşamaktadır. Halen Orta Asya’nın en büyük şehridir.  Çirçik Vadisinde,

450-480 m yükseklikte kuruludur. Çirçik Nehrine bağlı birçok kanal şehrin içinden geçer. Tarihte Çaç, Çaçkent, Şaşkent ve Binkent gibi çeşitli isimlerle anılmıştır. Kuruluşunun milattan önce olduğu rivayet edilmektedir. Divan-ı Lugat-i Türk’te Taşkent’den ŞAŞ  Taşkend diye bahsedilir.

Batı-Doğu arasındaki kervan yolları üzerinde önemli bir ticaret ve el sanatları merkezi olmuştur. Taşkent Sekizinci yüzyıl başlarında Araplar tarafından fethedildi. 13.yy başlarında Moğolların eline geçinceye kadar Müslümanlar tarafından idare edildi. Bir süre Timurlular ve Şeybaniler tarafından idare edildikten sonra bağımsızlık kazandı. 1809’da Hokand Hanlığı tarafından ilhak edildi. 1865’te Rusların eline geçti. Ruslar zamanında 70.000 nüfuslu, surlarla çevrili bir ticaret merkeziydi. 1867’de yeni Türkistan valiliğinin idare merkezi yapılmasından sonra eski şehrin yanında modern bir şehir gelişti. 1917 Ekim devrimi sonrasında şehirde komünist yönetim kuruldu. Taşkent 1918’de ilan edilen yeni Türkistan Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin başşehri oldu. Özbekistan’ın bölünmesinden (1924) sonra ancak 1930’da tekrar başşehir oldu.

Taşkent günümüzde de eski Sovyetler Birliği sınırları arasında kalan Orta Asya topraklarının başlıca ekonomik ve kültürel merkezidir. Tarım ve tekstil makineleriyle, tekstil ürünleri en önemli sanayi dallarıdır. Şehirde pek çok yükseköğretim ve araştırma kurumu vardır. Özbek Bilimler Akademisi ve Navoy Halk Kütüphanesi başta gelen kurumlardır. 1966’daki büyük depreme rağmen ayakta kalan, Orta Asya ve Kazakistan Müslümanları Kurulunun merkezi olan Barakhan Medresesi de önemli tarihi eserlerin başında gelir. Nüfusun yaklaşık beşte dördü Özbek ve Rus olan Taşkent’te Tatar, Yahudi ve Ukraynalı azınlıklar da mevcuttur.

TAŞKENT’de ki İslam Eserleri

“Orta Asya’nın incisi” olarak bilinen Özbekistan, tarihi İpek Yolu güzergahında yer alıyor. Asırlar boyu kervanların geçiş noktalarından Özbekistan’da, eşsiz çinilerle bezenmiş medreseler, mavi kubbelerle örtülü külliyeler, kervansaraylar, camiler ve ünlü İslam alimlerinin kabirleri bulunuyor.

Türk ve İslam mimarisinin en nadide eserlerine ev sahipliği yapan ülke, son yıllarda inanç turizminin de yeni merkezlerinden biri haline geldi. İmam Buhari ve İmam Maturidi gibi birçok İslam aliminin türbesi, Özbekistan ve Taşkent’i ziyaret edenler için büyük öneme sahip.

İnanç turizmi bakımından ciddi potansiyele sahip olan Özbekistan’da Türk-İslâm medeniyetine ait çok sayıda tarihi eserin varlığı dikkati çekiyor. Ülkenin başşehri Taşkent’in yanı sıra Semerkand ve Buhara’daki İslam eserleri

adeta yıllara meydan okuyor. Burada, Tanrı Dağlarından Hira Dağına süren yolculuğun ruhunu hissetmek, İmam Buhari, İmam Tirmizi, İmam Maturidi, Ali Şir Nevai, M. Bahaeddin Şah-ı Nakşibendi, Ubeydullah Ahrar, Abdulhalik Gocduvani, Arif-i Rivgeri, Ali Ramitani, Emir Külal, M.İnciri Fagnevi’nin manevi atmosferini teneffüs etmek mümkün.

Ülkenin modern yüzünü simgeleyen başkent Taşkent›te, yüksek binaların, restoranların ve kafelerin yanı sıra farklı dönemleri yansıtan tarihi yapılara rastlamak mümkün. Taşkent’te, “Osman Mushafı” olarak bilinen, üzerine Hazreti Osman’ın kanının aktığı ifade edilen ceylan derisine yazılı Kur’an-ı Kerim’in muhafaza edildiği Hazret İmam (Hast-i İmam) Külliyesi görülmeye değer mekanların başında geliyor. Halife Hz. Osman döneminde yazılan bu Kur’an-ı Kerim, Emir Timur tarafından Irak’tan Semerkant’a getiriliyor fakat eski Sovyet döneminde Rusya’ya götürülüyor. Ulemaların talebi üzerine Kur’an-ı Kerim 1926 yılında yeniden Özbekistan’a getiriliyor.

Külliye içindeki görkemli yapılar arasında Barak Han Medresesi, İmam Buhari Medresesi, Tilla Şeyh Camisi ve Hazreti İmam Camii bulunuyor.

Taşkent, Sovyet döneminden kalan gri ve politik görüntüsünden sıyrılmış, ayrıca Orta Asya’ya özgü geleneksel Hint dokularıyla bezenmiş bir şekilde karşılıyor misafirlerini. Ve kabuğunu kırmış bir şekilde de büyümeye devam ediyor.

İslamiyet’in izleri derin bir şekilde medreselerde, camilerde ve hanlarda hissediliyor. 80 yıla yakın bir şekilde Komünizm ile yönetilmesine rağmen İslamiyet bu topraklardan silinmemiş ve Taşkent’e sıkı sıkıya bağlanmış durumda, eğer bir gezi planlıyorsanız rotanıza Taşkent’i de eklemenizi tavsiye ediyorum.

Şimdi İnsanlığımızı Gösterme Zamanı

Onların üzerine bombalar yağıyor, bizim vicdanımız kanıyor. Onlar soğukta donuyor, bizim yüreğimiz titriyor. Onlar bir sıcak çorbaya hasret kalıyor, bizim boğazımızda lokmalar düğümleniyor. GELİN!!! Bu drama hep birlikte çare olalım! Vicdan sahibi herkes, bir çorba miktarı, bir tuğla tutarı yardım etse, mazlumlar aç kalmayacak, yavrular soğukta titremeyecek. GELİN!!! Şimdi insanlığımızı gösterme, mazlum kardeşlerimize yardım etme zamanı.

Anestezi İlacı Yerine “Kul! Huvallahu Ehad…”

Anestezi İlacı Yerine “Kul! Huvallahu Ehad…”

                Güngören Temsilciliğimizin 20 Ocak Pazartesi akşamı konuğu İHH Genel Başkan Yardımcısı ve Suriye Masası Sorumlusu Erhan YEMELEK Bey idi. Erhan bey, uzun yıllar bölgede kalmış biri olarak Suriye’nin hali hazırdaki durumundan ve son zamanlarda İDLİB de yaşananlardan bahsetti. Erhan beyin anlattıklarından özetle;

Suriye'de şu an tarih yazıldı, yazılıyor. Bizler şu an şahitlik ediyoruz; dünya devletlerinin bir araya gelerek Suriye üzerinde kozlarını paylaştıklarına. Bu akşam anlatacaklarım belki sabaha unutulacak, o yüzden gidip o bölgelerin canlı şahidi olmak lazım, gidip oraları, o insanların halini görmek lazım. O bölgeye Kızılay, İHH, AFAD… vb kurumlar yardım götürüyor, onlarla gidebilirsiniz.

Dünya müslümanları öyle bir hal aldı ki sadece kendilerince sosyal medyadan takip ediyorlar.  10 tane müslümanın katledildiği bilgisi sosyal medyada paylaşılıyor ama tek tuşla veya parmağımızı kaydırarak başka kanala geçerek olan olayı anında unutup gülebiliyoruz.

Şu an Suriye bölgesinde 1 milyona yakın yetim, 500 bin civarı da şehitlerimiz var ve bu bilgilerden hiç kimsenin haberi yok çünkü kimse umursamıyor.

Toplamda 1 milyon insan 9 yıldan beri çadırda yaşıyor; acaba bunların ne ihtiyacı var diye düşünen kimseler az…

Kışın tabir-i caiz ise, kadınlar, çocuklar, yaşlılar… kısacası insanlar buzdolabı gibi 9 yıldan beri ince bir bez parçasının altında yaşıyorlar. Kadınların, erkeklerin, çocukların… özel ihtiyaçlarını gideremedikleri bir yerde, tek gözlü çadırlarda yaşıyorlar. Anneler, babalar… üstlerini değiştirirken bile herkesi çadırdan çıkartıp sırayla üstlerini değiştiriyorlar. Çadırlarda erkek çocuklar ve kız çocuklar aynı odada kalıyor. Bir erkek çocuk annesinin görünmemesi gereken yerlerini görmek durumunda kalıyor.

Oradaki kamplarda, 400 çocuk üzerinde bir çalışma yaptık. Bir A4 kağıdına Arapça olarak “Allah” lafzını yazdık ve çocuklara yazıyı göstererek sorduk. Çocukların %90'ı kağıtta ki “Allah” yazısını okuyamadı. Böyle devam ederse bir 15-20 sene sonra oralarda ne doktor, ne mühendis, ne de başka bir meslek erbabı yetişir.

Bir kıssa anlatayım, hikâye değil, gerçek yaşanmış, şahit olduğum bir olay. Yardım dağıttığımız bir gün bir noktadan başka bir noktaya gittik, yardım dağıtmaya. Çok fazla vakit geçmeden ilk yardım dağıttığımız yer uçaklar tarafından bombalandı. Önce sadece 1 koli erzak duyan insanların artık hiçbir şeyi yoktu ve her şeye muhtaçtılar. Arkadaşlara bakmaya gittim ve hastaneye götürdüklerini söylediler. Hastane dediysek “merdiven altı hastane”, hastaneler bombalandığı için apartmandan bozma hastane olarak kullanılan bir yer. Doktor ameliyat yapacak, dur dedim. “Hani anestezi yapmıyor musun?” Doktor baktı ve neşterini eline aldı. Doktor, “Bismalahirrahmanirrahim. Kulé Huvallahu ehad” dedi, neşteri kullandı. “Allahu’s Samed” dedi, neşteri kullandı; “Lem yelid, ve lem yuled” dedi, neşteri kullandı... Hem doktorun gözünde, hem hastanın gözünde yaşlar. Oralarda ameliyatlarda anestezi yerine “İhlas” suresi gibi motive edici seçme ayetleri kullanıyorlar.

Yokluk içerisinde, imkânsızlık içerisinde bulunan o insanlar dualarla kendilerine imkân oluşturmaya çalışıyorlar. Şu an burada sohbet ederken kimi Suriyeli şehit oluyor, kimi ise hayatta kalmaya çalışıyor… Bizim buradayken yapabileceğimiz en iyi şey dualarımızla destek vermektir.

Dualarımızı eksik etmeyelim, savaşta olan kardeşlerimizden…

Sevgili Dostlar! Bizler de İKRA ailesi olarak STK’ların İDLİB’e yardım kampanyasına destek veriyor ve her temsilciliğimizde görevli arkadaşlar sizden gelecek yardımları İDLİB’e ulaştırmak için sizlerin yardımını bekliyor. Hedefimiz her temsilciliğimizde en azından 2 çadır yardımı toplayabilmek. Gayret bizden, tevfik Allah (cc)’dan.

KULLUK BİLİNCİ: 3 S

KULLUK BİLİNCİ: 3 S

Sonsuzluk, Sorumluluk, Sadelik

Yine bir Salı günü...

İKRA Derneği Bağcılar Temsilciliğinde, birbirinden değerli hocalarımızı ağırlamaya devam ediyoruz.  14 Ocak Salı akşamında da, değerli hocamız Sayın Ramazan Kayan bey bizlerle beraber oldu. Hocamız "KULLUK BİLİNCİ" başlıklı dersinde bizlere dünya imtihanını kazanabilmek için -kendine has üslubuyla- "3 S" formülünü hatırlattı ve özetle şunları söyledi:

Birinci "S" harfimiz: SONSUZLUK...

Şu sonlu dünya hayatı imtihanını kazanabilmenin yolu evlilik, ticaret, eğitim başta olmak üzere tüm alanlar ve anlarda sonsuzluğu öncelemektir. Ümmet coğrafyası, sonsuz ahiret hayatını merkeze almayı bırakıp geçici dünya hayatını öncelediği için, maalesef şu an bu üzücü durumda. Maalesef mutluluğu geçici dünya hayatında aradığımız için mutlu olamıyoruz. Gerçek eşler ve dostlar, birbirlerini cennete hazırlayanlardır. Bizim özümüze dönmemiz için dünyevileşme hastalığını bırakıp, sonsuz ahiret hayatını merkeze almamız gerekiyor.

Filistin’de 17 yaşındaki kız, Raid, okuldan evine dönerken Yahudilerce şehit ediliyor. Bu haberi sosyal medyada gören bir Filistinli delikanlı, Danya, da paylaşım yapıyor ve onun ötesinde o kızcağızı şehit eden askeri bıçakla yaralıyor ama o da diğer Yahudi askerlerince şehit ediliyor.

Şehit Danya’nın cenaze merasimine Şehit Raid’in babası da katılıyor. Şehit Danya’nın babası, Şehit Raid’in babasına sarılıyor ve sonra kızın babasından “Allah’ın emri, peygamberin kavli ile şehit kızın Raid’i, şehit oğlum Danya’ya istiyorum” diyor. Şehit Raid’in babası da “Allah’ın emri, peygamberin kavli ile Şehit kızım Raid’i, şehit Danya’ya veriyorum. Nikahları Cennet-i Âlâ’da olsun, diyor. İşte, sonsuzluk bu, işte ahiret hayatı…!

İkinci "S" harfimiz: SORUMLULUK...

Sorumluluk bilinci ve takva ruhu ile hareket etmeliyiz. Biz meçhul değiliz, mesulüz. Kendimiz için değil, başkaları için yaşayabilmeliyiz. Sorumluluk sahaya inmeyi, sefere çıkmayı gerektirir. Bizim okullardaki sınavlar dışında, bir de insanlık sınavımız var. Bu kadar insanın öldürüldüğü bir dünyada, insanlığın ölmemesi için üzerimize düşen görevler var. "Allah'ın rızasını nasıl kazanırız?" , "Mazlumların duasını nasıl alırız?" diyerek kendimize sorular sormalıyız. Sohbetin bu bölümünde, Suriye'deki son durumdan da bahseden hocamız, Suriyeli Dr. Hüsam Adnan'ın duygusal mektubunu bizlerle paylaştı. (Bu mektubun kısa özetini en altta bulabilirsiniz.) Değerli hocamız, sorumluluk konusunda Aliya İzzetbegoviç'in ne kadar hassas bir lider olduğunu da bizlere hatırlattı.

Üçüncü "S" harfimiz: SADELİK...

Tüketim çılgınlığı evimizi, sokağımızı, zihnimizi maalesef çepeçevre kuşattı. İsraf ve lükslerimiz çoğaldı. Bu noktada Efendimiz (s.a.s.)'in sadeliğini yakalarsak, o zaman yıldız Müslümanlar ortaya çıkacak. Yeryüzünün en sade evi neresidir diye sorsak aklımıza hemen Kabe-i Muazzama gelir. Allah'ın evi bu kadar sadeyken, bizim evlerimizin bu kadar lüks içerisinde olmasını nasıl izah edebiliriz!? Dört tarafı sade duvar olan, Allah'ın evi Kabe'nin çevresi, büyük otellerle çevrilmiş. Bu Ümmet özgürleşmek istiyorsa, Kabe'nin sadeliğini örnek almalı. Güvenlik, kurtuluş ve direniş için sadelik şart. Kabe'nin etrafında dönüyoruz ama maalesef dünya meşguliyeti başımızı döndürüyor. Bizler gösterişle toprağın üstünü zenginleştirmeye çalışıyoruz. Bize düşen sadelikle toprağın altındaki akıbetimize yatırım yapmak.

Hz. Aişe validemiz, Efendimiz(s.a.s)'e "Cennette seninle olabilmem için bana dua eder misin?" diye sordu. Efendimiz cevap vermeyince soruyu 3 kere tekrarladı. Efendimiz de bunun üzerine; "Tamam, sana bu noktada dua edeceğim, ama sen de bana sade bir yaşam konusunda yardımcı ol." buyurdu.

Değerli hocamız, dünyevileşme hastalığından kurtulabilmek için bizlere 3S diye formülize ettiği "sonsuzluk" , "sorumluluk" ve "sadelik"alt başlıkları ile"KULLUK BİLİNCİ" başlıklı sohbetini tamamladı. Sonrasında yoğun katılımlı programımız, lokum ve çay ikramı ile devam etti. Allah hakkıyla istifade edebilen bir kul olabilmeyi bizlere nasip etsin...

Dr. Hüsam Adnan’ın Mektubu (özet)

Ben Dr. Hüsam Adnan. Bugün 7 aylık hamile bir anne ve 2 küçük çocuğu ile tek bir battaniyede geldiler. Yatacak yer yok, çünkü hepsi dolu.

Çocuklardan birinin sağ ayağı yok ve kolu kırık; diğeri ise gözünden yaralı. Şarapnel parçalarının yaraladığı anne ise dünyanın tüm ızdırabını unutmuş onlara sarılıyor. Annenin gözlerinde yaşam mücadelesini görüyorum, gözleri yavrularına odaklanmış bir şekilde, babalarını ise kaybedeli aylar olmuş.

Bir müddet sonra anne ölüyor. Yanımdaki doktor arkadaş ise bebeği kurtarabilme şansımız olduğunu söylüyor. Ben ve neşterim suskun; acaba bebeği sezaryenle alıp dünyaya getirsek mi bebeğe iyilik yapmış olacağız; yoksa anne ile beraber ölümüne seyirci kalıp şu pis, zulüm dolu dünyaya getirmemekle mi ona yardım etmiş olacağız…! “Hayır, ben bir doktorum” diyorum bir yandan, öbür yandan bebeğin çaresiz durumunu düşünüyorum… Ben ve neşterim sessiz… Gidiyorum oradan, diğer doktor arkadaşım sezaryenle çocuğu alıyor.

ZORLUKLARA DİRENMEK

ZORLUKLARA DİRENMEK

        

Allah’ın bu dünya için koyduğu bir kanunu/sünneti vardır; bir hedefe ulaşmak için çalışmak ve zorluklara katlanıp direnmek. Aynı şekilde yapılan hataları ve işlenen günahları hemen cezalandırmayıp, belirli bir süreye kadar mehil vermek. İKRA Derneği Genel Başkanı Sayın Mehmet ÇELİK, 13.01.2020 tarihinde İKRA Güngören Temsilciliği’nde yaptığı sohbette bu konuları da kapsayan Kalem suresinin tefsirine devam etti. Hocamız sohbetinde şu hususlara değindi:

Yüce Allah bu surede, Hz. Peygamber'e (s.a.v) İslâm’ı tebliğ ederken, karşılaşacağı insanlara ve zorluklara karşı nasıl dirayetli olacağını ve sağlam duracağını öğretiyor. 45. Ayette şöyle buyruluyor: “Onlara mühlet veriyorum. Şüphesiz benim tuzağım sağlamdır.” Evet, Allah yeryüzünde günah işleyenlerin cezasını hemen vermiş olsaydı, canlı kimsenin kalmayacağını bize haber veriyor.

Surenin 46. ayetinde şöyle buyruluyor: “Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu yüzden ağır bir borç yükü altına mı girmişlerdir?” Yani sen İslâm’ı tebliğ ederken onlardan para mı istiyorsun da onlara ağır geliyor diyor cenabı Hakk Hz. Peygamber'e.

Günümüzde de öyle değil midir? Birileri bizden borç istediği zaman, hemen vermeme duygularımız ağır basmıyor mu?  Peki verenler var mı?  Var! Peki onlar nasıl veriyor?  Vermeme duygusu onlarda yok mu?  Elbette vardır ancak verenler, cimrilik duygusunu bastırıp cömertlik duygusunu daha üste çıkarıyor. 47. ve 48. Ayetlerde “Yahut gayb (Levh-i Mahfuz) kendi yanlarında da onlar mı (bundan aktarıp) yazıyorlar? Sen, Rabbinin hükmüne sabret. Balık sahibi (Yûnus) gibi olma. Hani o, (balığın karnında) kederli bir hâlde Rabbine yakarmıştı” buyruluyor. Ey Muhammed (s.a.v), ey müslümanlar sabredin, diyor Allah. Ne zamana kadar, ne için?  Allah için sabredeceğiz. Kardeşin Yunus (a.s) sabretmedi örneğini veriyor Cenabı Allah.

Biz bugün, her şeyi yapıyoruz ama başımızdan musibet eksik olmuyor Ya Rab, diyebilir miyiz?  Hayır. Sabrederken de mücadele etmeye devam etmeliyiz. Allah Peygamber'e sabret derken, Efendimiz yerinde durdu mu?  Hayır. İslami tebliğ etmeye devam etti. O halde biz de mücadeleye devam etmeliyiz.

         49. ayet: “Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, o mutlaka kınanmış bir hâlde ıssız bir yere atılacaktı.” Hani Yusuf'un (as) başına musibet gelmişti de Allah onu sıkıntıdan kurtarmış ve başına gelen musibete sabretmişti. Bizler de sabredeceğiz, ama sabrederken de mücadele edeceğiz.

         50. ayet: “(Fakat böyle olmadı.) Rabbi onu (peygamber olarak) seçti ve salih kimselerden kıldı.” Örneğin Musa (a.s) yanlışlıkla bir insan öldürdü ama sonra peygamber oldu. Neden?  Allah onu bağışladı. Bizler de bir hatamız var diye vaz geçmemeliyiz, tövbe etmeli, yanlışımızı düzeltmeliyiz.

         51. Ayet: “Şüphesiz inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) duydukları zaman neredeyse seni gözleriyle devirecekler. (Senin için,) "Hiç şüphe yok o bir delidir" diyorlar.” İktidar sahibi, güç sahibi insanın karşına çıkıp da yanlışını söylemek, onu doğru yola davet etmek kolay bir iş midir?  İşte Hz. Peygamber bunu yaptığı için etrafındakiler O'na deli dediler.

52. ayet: “Hâlbuki O (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür.” Tüm bunlardan anlıyoruz ki, Kur’an bizim için bir yol rehberi, bir öğüttür. Sapkınları, şaşırmışları doğru yola eriştirecek olan ilâhi mesajdır. Kimse birilerinin gelip kendini kurtarmasını beklemesin, bizi kurtaracak olan yine biziz.

SABRIN FAZİLETLERİ

Sabrın Faziletleri
 

Her salı birbirinden değerli hocalarımızı İKRA Bağcılar Temsilciliği'nde ağırlamaya devam ediyoruz. Yeni yılın ilk sohbetini 08.01.2020 tarihli salı gününde, Eğitimci Osman BAŞAK hocamızın hatipliğinde gerçekleştirdik. Değerli hocamız "SABRIN FAZİLETLERİ" başlıklı dersinde bizlere özetle şu bilgileri verdi:

Sabır dediğimizde, aklımıza ilk olarak, birbirimize sabrı tavsiye etmemizi hatırlatan "Asr Suresi" gelir:
"Asr'a yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve SABRI TAVSİYE edenler müstesnadır. (Asr/1-3)

Tahammülü zor ve nefse ağır gelen şeylere katlanmak ancak sabır ile olur. Sabır, bir musibet, bela anında bunun Allah'tan gelen bir imtihan olduğunu bilip ona göre hareket edebilme halidir.

Peygamberlerin Kur'an'da geçen kıssalarında bizler için birçok sabır örneği vardır. Sabır dediğimizde aklımıza gelen ilk isim Hz. Eyüp (a.s) olur.

Yine Kur'an-ı Kerim birçok ayetinde bizlere sabrı hatırlatır:
Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir. (Bakara/153)

Hadislere baktığımızda da sabrın önemi bize hatırlatılıyor.

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Mü’minin her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine verilmiştir. Sevindirici bir işle karşılaşırsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşırsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.”

Yine Efendimiz(s.a.v.) kendisinden dua isteyen saralı bir kadına, sabrın karşılığının cennet olduğunu şöyle ifade buyurmuşlardır: “Dilersen sabreder cennete girersin, dilersen dua edeyim, Allah seni bu dertten kurtarsın.”
Kadın: “Ben bayılıp düştüğüm zaman üstüm açılıyor, Allah’a dua et, örtüm açılmasın” deyince Allah’ın Elçisi, kadına dua etmiştir.

Hz. Muhammed (s.a.v.) bir kabrin başında ağlayan bir kadın gördü ve ona "Allah’tan kork ve sabret" dedi. Kadın "geç git, zira benim başıma gelen musibet senin başına gelmemiştir" dedi. Peygamberi tanıyamamışım. Onun peygamber olduğunu söylediklerinde hemen kapısına gitti ve "Ben, seni tanıyamadım" dedi. Peygamber (s.a.s.) "Asıl sabır, musibetin ilk anında olandır" buyurdu. (Buhari)

Yine Efendimiz (s.a.s.) buyurdular ki: "Herhangi bir müslüman başına yorgunluk, hastalık, düşünce, keder, acı ve kaygıdan, diken batmasına kadar ne gelirse, Allah bunları o müslümanın hatalarına kefaret kılar." (Buhari)

Değerli hocamız, sabır konusundaki ayet ve hadislerin ardından sohbetini tamamladı. Sonrasında çay ikramıyla muhabbetimiz sona erdi.

“İslâm ekonomik sistem anlayışının sosyal güvenlik kurumları, vakıflardır.”

Türkiye Diyanet Vakfı Genel Müdürü

Av. Mehmet Savaş POLAT

 

“İslâm ekonomik sistem anlayışının sosyal güvenlik kurumları, vakıflardır.”

 

İKRA: Hocam İslâm tarihine baktığımızda Hz. Peygamber (sav) döneminden itibaren Müslümanların, mallarını vakfetmek suretiyle ihtiyaç sahiplerine yardımcı olduklarını görüyoruz. Müslümanların bu şekilde mallarını hayır işlerine vakfetmelerinde ve İslâm medeniyetinin âdeta bir iyilik ve vakıf medeniyeti haline gelmesinin sebepleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Mehmet Savaş POLAT: Mensubu olduğumuz İslâm dini yardımlaşmayı emrediyor. Bu manada İslam'da ilk vakıf Peygamber Efendimiz tarafından yapılmıştır. Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz, sahibi olduğu, önce hurmalıkları ve sonra da Medine çarşısını Ümmete vakfetmesiyle vakıf müessesi başlamış oldu. İslam tarihi bilhassa, Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları dönemleri vakıf medeniyetimizin zirve yaptığı, eşi bulunmaz zarafet, muhabbet ve hizmet örnekleri ile doludur. Hatta bu uygulamaları yani vakıfları, İslâm ekonomik sistem anlayışının sosyal güvenlik kurumları olarak adlandırabiliriz.

 

İnsan öldükten sonra amel defteri kapanır. Ancak sadaka-i cariye, yani faydası devam eden, istifade edilen bir yapı, kurum, dikili bir ağaç, ilim eseri, hayırlı bir evlat vs. bırakan kişinin defteri kapanmaz. İşte sadaka-i cariye bırakmayı Müslümanlar çok önemsemişler ve öldükten sonra amel defterinin kapanmaması için bir vakıf eseri bırakmaya gayret etmişlerdir. Bu durum İslam medeniyetinin vakıf medeniyetiyle özdeşleşmesini sağlamıştır.

 

İKRA:  Yine tarih boyunca vakıfların hizmet alanlarına baktığımızda hayatın her alanına ve her ihtiyaç sahibine ulaşacak şekilde vakıflar kurulduğunu görüyoruz. Hatta hayvanlar için bile vakıflar kurulmuştur. Bu durumu nasıl açıklayabiliriz?

 

M.S. POLAT: Vakıflar, hayır işlerinin kurumsallaşmış, müesseseleşmiş halidirler. Vakıfları besleyen ve onu ayakta tutan en önemli muharrik unsurlardan birisi, kuşkusuz İslâm’ın paylaşımcı ve muhtaçlara yardım etmeyi öngören öğretisidir. Aynı zamanda birer sivil toplum kuruluşu olan vakıflar birçok alanda önemli hizmetler görmüşlerdir. Bizim medeniyet anlayışımızda kişinin değeri; malı ve makamı ile değil, topluma, insanlığa sağladığı fayda ve hizmet ile ölçülür. Hizmet etmenin en güzel yollarından birisi de vakıflar aracılığı ile olur.

 

İslâm, insan hayatını düzenleyen pek çok esaslar getirmiştir. Bunların en önemlilerinden biri de, insanlar arasında karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmaya yönelik getirdiği esaslardır. Bu esaslar, ferdi ve toplumu mutlu eden; sosyal barış ve huzuru temin eden dini yükümlülüklerdir.

 

Osmanlıdaki büyük vakıf hizmetleri o kadar ileriye gitmiş, bu işteki merhamet ve sevgi boyutu o kadar kuşatıcı olmuştur ki, sadece fakir fukaraya, garip gurabaya yardım ile yetinilmemiş, hayvanlara, tabiata, yeşile ve herkese merhamet nazarıyla bakılmıştır. Leylek koruma vakıfları, sokakları temizleme vakfı, köprülerin bakımı, atları hayvanları koruma vakıfları, borçlarını ödeyemeyip hapse girenlere yardım vakfı, misafir ağırlama vakıfları, bahçe meyve vakıfları gibi İslâm medeniyetinin bütün canlıları, varlıkları kuşatan sevgi ve merhamet boyutunu ortaya çıkaran vakıflar kurulmuştur. Vakıflar sadece bu coğrafyada değil ecdadımızın gayretleri sayesinde Dünya üzerinde farklı coğrafyalarda hayır hizmetlerine devam etmektedirler.

 

İKRA: Vakıflar bu yapıları ve hizmetleriyle toplumsal hayatı nasıl etkilemişler ve nasıl bir toplumsal yapının oluşmasını sağlamışlardır?

 

M.S. POLAT: Vakıflar, tarih boyunca hangi amaçlarla kurulmuş olurlarsa olsunlar, İslâm ve Türk dünyasında birbirinden önemli, çok çeşitli hizmetleri üstlenerek, günümüzde modern devletin yapmakta olduğu çok sayıda kamusal görevi yüzyıllarca başarıyla yerine getirmişlerdir. Vakıflar, aynı zamanda, servetin zengin kesimlerden toplumun daha fakir kesimlerine doğru akışını önemli ölçüde gerçekleştirerek sosyal dengelerin kurulmasında ve sosyal bütünleşmenin sağlanmasında, içtimaî barışın sürekliliğinde, sınıf çatışmalarının önlenmesinde, kamunun hizmet taleplerinin yerinde karşılanmasında, siyasî ve ekonomik istikrarın sağlanmasında da merkezî yönetimlerin en büyük yardımcıları olmuşlardır.

 

Vakfın özünde bulunan yardımlaşma ve dayanışma duygusu, Türklerin İslamiyet öncesindeki geleneklerinde de görülen bir sosyal özellik olduğundan, Müslüman olduktan sonraki dönemde de vakıf ve yardımlaşma anlayışı, “Allah Rızasını” kazanma isteği ile çok daha güçlenerek genişlemiştir. Bu durum; vakfın belirli toplulukları kapsamasından çok, bütün insanları, hatta hayvanları ve doğayı da içine alacak şekilde genişleyerek enginleşmesine vesile olmuştur

 

Gerek sosyal gruplar arasında dostluk, kardeşlik, yardımlaşma ve yakınlaşmanın temininde ve gerekse kamunun belli sosyal kriterlere göre şekillendirilmesinde devletin elindeki en etkili kurumsal vasıta vakıflar olmuştur. Osmanlılar, servetin belirli ellerde yoğunlaşarak sosyal refah düzeyinde aşırı farklılaşmalar oluşması ve dolayısıyla içtimaî dengelerin bozulmasını önlemek için, kişilerin kendi istekleriyle kurdukları vakıflardan geniş ölçüde yararlanmışlardır. İmkânı olan herkes bir hayır eseri yaptırmış, buna gücü yetmeyenler bir mektep veya camiyi, ya tamir ettirmiş ya da tamirine madden-manen-bedenen katkıda bulunmuş, bunu da yapamayanlar hiç değilse bir çeşme yapımı ya da tamiri ile ilgilenmişlerdir.

 

Vakıflar kanalıyla, toplumsal servetin önemli bir bölümü, hukuken bir daha geri dönmesi mümkün olmayacak şekilde toplumun en zengin tabakalarından en alt tabakalarına ulaşacak şekilde; bir başka deyişle özel mülkiyete konu olmaktan çıkartılarak toplumsal mülkiyet kategorisine aktarılmıştır.

İKRA:   Vakıflar ve vakıf kültürüyle ilgili bu genel sorulardan sonra biraz da günümüze ve özele gelmek istiyoruz. Siz aynı zamanda dünyanın her yerindeki mazlumlara ve ihtiyaç sahiplerine ulaşmaya çalışan bir Vakfın, Türkiye Diyanet Vakfı’nın genel müdürüsünüz. Günümüzde vakıf çalışmaları nasıl bir seyir izliyor; kadim vakıf geleneğimiz devam ediyor mu?

 

M.S. POLAT: Sosyal dengenin korunması maksadıyla günümüzde Vakıf ve Dernekçiliğin hızla arttığını görmekteyiz. Gelişen toplumlarda bu tip faaliyet alanları artması aynı zamanda o milletin maddi ve manevi zenginliğin artması demektir. Vakıf müesseseleri sosyal ve ekonomik yardımlaşmayla fakirliği ve onun doğurduğu sosyal sıkıntıyı asgariye indirmeye gayret ederken, öte yandan sanat ve kültür değerlerinin gelişmesi ve korunmasından, yurdun imar ve inşasına birçok hizmete öncülük etmiştir.  

 

Günümüzde de Türkiye Diyanet Vakfımız başta olmak üzere birçok vakıf ve yardım kuruluşları aracılığıyla ecdad mirası vakıf geleneği en güzel şekilde icra edilmektedir.

 

İKRA:   Bu çerçevede biraz da başında bulunduğunuz Türkiye Diyanet Vakfı’nın hizmetlerinden bahsedebilir misiniz? Diyanet vakfı hangi hizmetleri yerine getiriyor; hizmet alanı nerelere ulaşıyor ve hizmetlerinin finansmanını nasıl sağlıyor?

 

M.S. POLAT: Türkiye Diyanet Vakfı, ecdadımızdan miras olan vakıf kültürünün bir yansıması ve bizlere kadar ulaşan iyilik halkasının bir devamı olarak 13 Mart 1975 tarihinde kuruldu. Din hizmetlerinin daha geniş kitlelere ulaşması ve dini hizmetlerde görev alacak neslin yetiştirilmesi gayesiyle çıkılan bu kutlu yol, alicenap milletimizin güçlü desteği, Vakfımızın ve Vakfımıza gönül veren insanların gayretli çalışmalarıyla büyüyerek yedi kıtaya ulaştı. Yıllar önce toprağa atılan tohum meyvesini verdi ve bugün dünya çapında etkili çalışmalar yapan büyük bir sivil toplum hareketi haline geldi.  Kurulduğu günden beri milletimizin sarsılmaz itimadına mazhar olan Türkiye Diyanet Vakfı, bugüne kadar yaptığı faaliyetlerle, yüce dinimiz İslâm’ın insanlığa hediyelerinden biri olan ve ecdadımız eliyle fiilen en mükemmel seviyeye taşınan vakıf geleneğinin günümüzde en sağlam halkalarından biri oldu.

 

Türkiye Diyanet Vakfı bugün, yurt içindeki 1.003 şubesi ve dünyanın 149 ülkesinde, eğitimden kültüre, sosyal ve hayrî hizmetlerden dini hizmetleri destekleme faaliyetlerine ve uluslararası yardım çalışmalarına kadar geniş bir alanda din, dil, ırk, renk ve cinsiyet ayrımı yapmadan faaliyetlerini sürdürüyor. Eğitim alanında yürütmüş olduğumuz projeler kapsamında geldiğimiz noktada yurt içi ve yurt dışında toplamda 42 bin öğrenciye eğitim hizmeti sunuyoruz. Afrika ülkelerinde temiz içme suyuna ulaşmada ciddi anlamda sıkıntılar yaşanan bölgelerde bu zamana kadar 250 su kuyusu açarak yaklaşık 4 milyon kişinin istifadesine sunduk.

 

Başkanlığımız ile birlikte yürütmüş olduğumuz en önemli çalışmalardan birisi de “Hediyem Kur’an Olsun” çalışması. Bu zamana kadar hayırsever milletimizin bağışladığı 1 milyon 300 bin Kur’an-ı Kerim’in yaklaşık 900 bini 27 dilde çevirisi yapılarak 67 ülkede dağıtıldı.

Ramazan ayında yürütmüş olduğumuz faaliyetler çerçevesinde 2019 yılında yurt içi ve yurt dışında yaklaşık 1 milyon 400 bin kişiye 22 milyon TL’lik yardım ulaştırdık. Kurban çalışmalarımız kapsamında 2019 yılında dünyanın 149 ülkesinde vatandaşlarımızın vakfımıza emanet etmiş olduğu 453 bin 560 hisse kurbanı keserek ihtiyaç sahiplerine ulaştırdık.

 

İç savaşın halen devam ettiği ve milyonlarca insanın evsiz kaldığı, binlerce kişinin hayatını kaybettiği Suriye’ye yönelik bu zamana kadar 265 milyon TL tutarında yardım yaptık. Bölgeye 1964 tır yardım malzemesi gönderdik. Bunun yanı sıra kriz bölgeleri olarak adlandırdığımız Endonezya, Arakan, Filistin, Yemen ve Sudan gibi ülkelere de yine milletimizin emanetlerini ulaştırarak ihtiyaç sahiplerinin yanında olmaya çalışıyoruz.

 

Hayrî hizmetlerin yanı sıra Müslüman toplulukların ibadetlerini doğru kaynaklardan öğrenip, huzur içinde yerine getirebilmesi adına cami inşası, bakım ve onarımı gibi çalışmalar da yürütüyoruz. Bu kapsamda Vakıf olarak bu zamana kadar yurt dışında 103, yurt içinde 3817 olmak üzere toplamda 3920 cami yaparak ibadete açtık. Ayrıca Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri ile Suriye’de terörden, savaştan zarar gören camilerin bakım, onarım ve tefrişatlarını yapıyoruz.

 

Yardımsever, vefakar milletimizin yurt içi ve yurt dışında yapmış oldukları bağışlarla dünyanın dört bir yanına milletimizin yardım elini ulaştırıyor, mazlumun umudu, derdi olanın dermanı oluyoruz.

 

İKRA:   İçinde bulundukları bütün olumsuzluklara rağmen, dünyadaki mazlumların yardımına koşanların yine de Müslümanlar olduklarını ve bunu da vakıf geleneği içinde yaptıklarını görüyoruz. Mazlumlara ve ihtiyaç sahiplerine yardım etme konusunda halkımızın tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz; bu konuda başka neler yapabilirler; vakıfları destekleme noktasında halkımızdan talepleriniz neler olabilir?

 

M.S. POLAT: Millet olarak tarihten beri mazlumun, mağdurun yanında olmuşuz. Ecdadımızın bize bırakmış olduğu en önemli miraslardan birisi de yardımlaşma ve infak olmuş. Günümüzde de Türkiye, Gayri Safi Milli Hasılaya göre dünyanın en fazla yardım yapan ülkesidir ve insani yardım konusunda rekabet edilemez bir noktaya gelmiş durumda. Elhamdülillah necip milletimiz dünyanın neresinde bir ihtiyaç sahibi, mazlum mağdur varsa sivil toplum kuruluşları aracılığıyla tüm imkânlarını seferber ediyor. 7’den 70’e toplumun her kesiminde bu duyarlılık ve hassasiyet var.  

 

Başkanlığımızla birlikte Yemen için düzenlediğimiz “Yemen’e Sessiz Kalma” kampanyasına halkımızın her kesiminde olduğu gibi 4-6 yaş Kur’an Kursu öğrencilerimizden de çok büyük destek geldi. Yavrularımız evlerindeki kumbaralarında biriktirdikleri harçlıklarını Yemenli kardeşleri için bağışladı. Yine Rize’de ilköğretim okulunda bir öğrencimiz öğlen yemeği için aldığı tostunu Yemenli kardeşlerine göndermek için görevlilerimiz tarafından okula konulan yardım sandığının içine atıyor. Bu ve buna benzer sayısız örnekler verebiliriz. Yaşadığımız bu hadiseler milletimizin, küçüğünden büyüğüne yardım konusunda ciddi bir hassasiyeti olduğunu gösteriyor.  

Yardım konusunda başta gönül coğrafyamız olmak üzere dil, din, ırk, millet ayrımı yapmadan her yere ulaşmaya çalışıyoruz. Dünyanın herhangi bir yerindeki mağduriyetlerin giderilmesi konusunda ne zaman milletimizin kapısını çalsak hiçbir zaman boş çevirmiyorlar. Bunun en güzel örneklerini başta ülkemizdeki ihtiyaç sahipleri olmak üzere Filistin, Yemen, Sudan, Suriye ve Afrika’da birçok ülkeye yönelik düzenlediğimiz yardım kampanyalarında net bir şekilde gördük.

 

İKRA:   Biz İKRA (İlim, Kültür ve Rahmet) Derneği olarak düzenli bir program çerçevesinde kitap okuyan ve okutan bir derneğiz. Bu konuda neler söylemek istersiniz, neler tavsiye edersiniz?

 

M.S. POLAT: Kitaplar, akıl ve fikir dünyamızı genişletmemize katkı sunan, bilimin bize sunduğu imkanlardan en iyi şekilde faydalanmamıza imkan tanıyan, mana alemini görmemizi, iyiliğe, doğruya, güzele ve gerçeğe ulaşmamızı sağlayan en önemli araçlardır. Aynı zamanda insanların hislerini, fikirlerini, başkalarına, aktarabildiği, kendilerinden sonra gelecek nesillere ulaştırabildiği bir mektup, bir pusuladır kitaplar.

Bu anlamda yapmış olduğunuz çalışmaları, kitaptan ve okumaktan uzak bir neslin yeniden kitap okuma alışkanlığı kazanması anlamında çok kıymetli görüyorum.

 

İKRA: Hocam bize zaman ayırdığınız ve gerek vakıflar ve vakıf geleneğimiz hakkında, gerekse fiilen yapılan hizmetler konusunda kıymetli bilgiler verdiğiniz için teşekkür ediyor, çalışmalarınızda kolaylıklar ve başarılar diliyoruz.   

 

M.S. POLAT: Ben teşekkür ederim; kitap okumak ve okutmak gibi çok güzel bir hizmeti yürüten İKRA Derneği’ne ve mensuplarına başarılar dilerim.

 

 

                                               Röportaj: Erdoğan AYDIN – Halil KENDİR

 

 

 

(NOT: Türkiye Diyanet Vakfı Genel Müdürü Sayın Mehmet Savaş POLAT Bey ile bu röportajımızı gerçekleştirdikten sonra ve Dergimizin baskısından kısa bir süre önce, Sayın Genel Müdür, birikim ve tecrübelerinden farklı bir şekilde istifade edilmek üzere, yine Diyanet Başkanlığı bünyesinde farklı bir göreve getirilmiştir).

Kayıt Ol



Üye Girişi