Mehmet Çelik
Mehmet Çelik

Mehmet Çelik

-

Yazarın Haberleri
İSLAM ÜLKELERİNDEKİ EĞİTİMDE İMAM HATİP MODELİ

İSLAM ÜLKELERİNDEKİ EĞİTİMDE İMAM HATİP MODELİ

Çoğunluğu 1940’dan sonra şeklen bağımsız olan, İslam İşbirliği Teşkilatına (İ.İ.T.) üye, halkı Müslüman olan ülkelerdeki eğitim-öğretim durumları hakkında mevcut halin fotoğrafını çektiğimde karşıma çıkan durumu şu şekilde özetleyebiliriz:

  1. Laik, seküler eğitimden yana olanlar,
  2. İslami eğitimden yana olanlar
  3. Karışık eğitimden yana olanlar

Bu maddeleri teker teker ele alalım

  1. Laik, yani seküler eğitimden yana olanlar:

16.yüzyılın sonu ile 17. yüzyılın başı itibariyle başlayan batı sanayi dönüşümü ve ardından Fransız ihtilali ile devam eden süreç içerisinde “din” in toplum hayatından dışlanma ve kapalı alanlara (kilise, havra, cami, tapınak) hapsetme hareketi, aynı şekilde İslam dünyasında da taraftar bulmuş, özellikle yenik durumdan kurtulmak ve her alanda başarıya ulaşmak amacından hareketle “İslam Dini”nin kurallardan uzaklaşmak şeklinde bir sonuca gitmiştir. Bunu destekleyenler askeri, tıbbi, siyasi bölümlerde “İslam Dini”nin ders olarak okutulmasını ya toptan yasaklamışlar ya da hafta da 1 - 2 saat gibi göstermelik ders olarak ilave etmişlerdir. Özellikle batılı devletlerin açtıkları özel okullarda okuyanlar; devlet yönetiminde söz sahibi olduklarından, aldıkları laik eğitimin gereğini hükümet ettikleri devletlerde katı bir şekilde uygulama yoluna gitmişlerdir. Cumhuriyetin ilk yılları buna en iyi örneklerdendir.

  1. İslami eğitimden yana olanlar:

Müslüman olmalarının gereği olarak İslam’ın gelecek nesillere aktarılması için “geleneksel” olarak aldıkları eğitimi yine geleneksel olarak gelecek nesillere aktarma çabasıyla yola çıkan bu gruptaki Müslümanlar, Laik eğitimin de kötü örneklerinden hareketle tamamen “Dini İlimler” diye isimlendirilen konuların ders müfredatı olarak hazırlanıp uygulandığı Medreselerde eğitimlerini sürdürürler ve halen de devam etmektedirler. Ülkemizdeki, medrese ekolu, Hindistan’daki Diyobendi ekolu, Moritanya’daki Nahdarlar bu tür eğitime örnek birkaç ülkedir.

Bu tür eğitimden geçen insanlar; devlet yönetiminde ya hiç görev almamakta veya görev alsalar bile mevcut anayasayı değiştiremediklerinden uygulama alanına geçememektedirler. Yine özellikle pozitif bilimlerdeki bilgi eksikliği ya da yokluğu İslami eğitim almış insanları zor durumlarla baş başa bırakmaktadırlar.

Devleti yönetenlerin batılı tarzda aldıkları eğitimin sonucu olarak; “Dindar” diye tanımladıkları geleneksel İslami eğitimden geçmiş olanlarla ya dalga geçmişler ya da hiçbir devlet imkânından faydalandırmamışlardır. Bu eğitimi alan insanlarımız daha çok bireysel anlamda “dini hizmet” görmek ve özellikle ölüm ve ölüm sonrası hizmetler de faaliyet göstermek şeklinde işler yapmaktadırlar.

  1. Karışık eğitimden yana olanlar:

Ülkemiz örnek olarak ele alındığında İmam Hatip Okulları; bu tür eğitimden yana olanların buldukları en iyi çözüm yolu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Laik ya da seküler eğitimdeki okutulan dersleri ve konuları inceleyen Müslümanlar, bu konuları gerek öğrenilmesi gerekse öğretilmesinde İslam’a aykırı bir yön olmadığına karar verdikten sonra pozitif ilimlerin de birlikte okutulduğu bir programı oluşturup İmam-Hatip okulları adı altında icraata başlamışlardır. Başlangıçta cemaatler taraftar bulamama endişesi ile ciddi anlamda karşı çıksalar bile, okulların başarılarını görünce onlar da öğrencilerini İmam-Hatip okullarına göndermeye başlamışlardır. Lise sonrasında ilahiyat dışına giden ve o fakültelerden de başarı ile mezun olan İmam-Hatip nesli şimdiler de Türkiye’de devletin çeşitli kademelerinde başarılı birer yönetici durumundadırlar.

Halkı Müslüman olan ülkelerin de ülkemizde uygulanan bu İmam-Hatip modelini ülkelerine uyguladıkları takdirde başarılı olacaklarından eminim. Zira Türkiye bu konuda en iyi örnekleri sergilemektedir. Bu arada ülkemizde de İmam-Hatip okullarındaki bir takım eksikliklerin giderilmesi gerekmekte ve özelikle yabancı dil öğretiminde yeni teknikler bulunmalıdır. Ancak bu eksikliğine rağmen yine de İslam dünyasının şu an (2017) içinde bulunduğu eğitim konusundaki başarısızlıklarından bu modelle çıkabileceğini düşünüyorum. Zira Türkiye’nin durumu beni bu fikre yönlendiriyor.

Yapmamız gereken iş ise ülke olarak bu modeli dünyaya en iyi şekilde anlatmaktır.

                                                                                 

                                                                                    

 

 

TÜRKİYE MİLLİ EĞİTİMİNDE HEDEF PROBLEMİ ÜZERİNE BİR DENE

TÜRKİYE MİLLİ EĞİTİMİNDE HEDEF PROBLEMİ ÜZERİNE BİR DENEME

2017 -2018 Eğitim Öğretim yılında Türkiye’de yaklaşık 17 milyon öğrenci ders başı yaptı.

Bu rakam dünyadaki bir çok devletin nüfusundan fazla. Bu durum aynı zamanda ülkemiz adına gelecek konusunda çok umut verici bir gelişme. Genç ve okuyan bir nesile sahibiz.

 Ülkemizin yıllık kitap yayınlama rakamları da geçmiş yıllara göre hayli ileri seviyede, ancak okuldaki ders müfredatı programı içerisindeki kitaplardan farklı olarak okunan eserlere baktığımızda elde edilen rakamlar hiçte mutlu edici değil. Bu arada Milli Eğitim Bakanlığının yüz temel eserin okunması ile ilgili kampanyası da takdire şayan bir çalışmadır. Fakat aynı zamanda üzücü bir durumun da yansıması. Zira bu eserler okunmuş olsa bu tür kampanyalara  gerek kalmazdı.

Eğitim öğretim dönemi içerisin de yapılan bir çok teşvik edici program ve projelere karşın istenilen sonuca götürecek adımların atılamadığı görülmektedir.

Başta iletişim araçlarının yaygınlaşması ve çeşitlenmesi olmak üzere bir çok neden buradaki başarısızlığın altında yatan sebepler olarak gösterilmektedir.

Daha da kaygı verici olanı ise, toplumun bundan çokta şikayetçi olmadığıdır. Aksi olsa idi yani şikayetçi olsa idi çözüm bulmak için girişimlere başlardı.

İşte tamda bu noktada hem eğitim camiasını hem de toplumu harekete geçirecek bir “hedef merkezli yönlendirici”ye  ihtiyaç duyulmaktadır.

Türkiye 1923 den itibaren resmen ve bir program dahilinde her anlamıyla  ile yönünü batıya çevirmenin getirdiği bir ‘defokto’ durum ile bugünlere kadar artısı ve eksisi ile geldi. Ancak kanatim odur ki, artık  bu ‘defokto’ durumdan kurtulmak istiyoruz.

Fakat gerek içeride gerekse dışarıdaki fiili durumdan dolayı, kesin bir şekilde hedef belirleyip o hedefe doğru gitme konusunda maalesef kararsız kalıyoruz.

Bu” kararsızlık” durumu hem eğitilenleri hem de eğitenleri ne yapacağını bilmez bir konuma sokuyor. Bilinmezlik durumu ise ya ‘işi baştan savma’ şekline dönüştürüyor ya da toplumun değerlerine aykırı tiplerin yetişmesine zemin hazırlayacak birilerini daha da cesaretlendiriyor.

Türkiye, gelecek yüz yılı da kapsayacak tarzda bir “kızıl elma” yı ortaya koymalı ve derhal bunu uygulamaya hazır hale getirmelidir.

%99’nun Müslüman olduğu bilinen ülkemde “kızıl elma” nın İslam’dan aykırı bir ülkü olması düşünülemez.

Diyanet, ilahiyat fakülteleri, yök, meb gibi kurumlar başta olmak üzere ülkemizdeki tüm yönetici erklerimiz; geleceğimizi hazırlarken düşünce dünyamızı “Misak-ı Milli ‘ sınırlarının dışına çıkarmayı en başta kabul edip; “dünyada barış istiyorsan evinde Müslüman’ca yaşa” düsturu ile hareket etmelidir. Aksi halde geçmişin düşünce çöplüğüne atılmış fikir kırıntıları ile uğraşmaya ve geçmişte yaşmaya devam ederiz. Ve bu da düşmanlarımızın istediği ve hep isteyeceği bir durumdur.

Kararda uygulamada bizim elimizdedir.

 

                                                                                            

                                                                                          

 

Kayıt Ol



Üye Girişi