Mehmet Çelik
Mehmet Çelik

Mehmet Çelik

-

Yazarın Haberleri
PAYLAŞ Kİ, SEVİLESİN

PAYLAŞ Kİ, SEVİLESİN

 

Türkiye’mizde son 30 yıldır dünyaya açılım hız kazanmıştır. Uluslararası ticarette ve turizmde geçmiş yıllara oranla ciddi bir artış söz konusudur. Ülkemizdeki bu dışarıya doğru olan devinim ve hareket, sadece ticarette ve turizm de değil elbette. Özellikle iletişim araçlarının dünyayı avucumuzun içine (cep telefonuna) sığdırmasıyla birlikte dünyamızdaki her türlü olaydan anında haberdar olduk. Başlangıçta yeni ve farklı olanla ilgili merak duygularımızı giderdik. Lakin gördüklerimiz yalnızca güzel, hoş, cazip ve zevk veren şeyler değildi. Aynı zamanda acı, gözyaşı, yangın, açlık, susuzluk, deprem, sel felaketi, savaş, sürgün, denizde ve karada hayatını kaybedenler de artık her an karşımızdaydı. Sadece üzülmek, ağlamak ve “keşke böyle olmasaydı” demek, onlara bir fayda vermiyordu.  

Milletimizin damarlarındaki kana ve ruhundaki en ücra köşeye kadar işlemiş olan Allah’a, Peygamberine, Kur’an’ına olan imanı; gördükleri karşısında kendilerini harekete geçirdi. Zira “var olanı paylaşmak” insanımızın en temel özelliklerinden birisi idi. Bu özellikleri gereği ülkemizde Din, İman, Kur’an ve İslâm adına her ne zaman bir ihtiyaç hasıl olsa o sıkıntıyı gidermek için kendisinin ihtiyacı olsa bile hep vermişti zaten. Biliyor ve inanıyordu ki; verdikleri bir gün mutlaka karşılığını bulacaktı. Şimdi de sırada dünyanın diğer coğrafyalarındaki kardeşleri vardı. O da hemen üzerine düşeni yapmaya başladı ve bu “iyilik” ve “hayr” hareketinin sesi dünyanın farklı bölgelerinden duyulmaya ve izlenmeye başlandı.

Başta İ.H.H İnsani Yardım Vakfı olmak üzere Türkiye merkezli irili ufaklı yüzlerce sivil toplum örgütleri ve çeşitli cemiyetler dünya üzerindeki tüm ülkelerde imkânları ölçüsünde faaliyet göstermeye başladılar. Özellikle Kurban ve Ramazan aylarında zirveye ulaşan bu “uluslararası iyilik ve hayır” hareketi tüm yıllara yayılarak kardeşlerimin yanında kalıcı olmaya devam etmektedir. Aç olana ekmek, susuz olana su, evsiz olana ev, dertli olana deva, hasta olana şifa, borçlu olana eda imkânı olmaya çalışan bu hareketlerdeki en temel hareket ettirici duygu ve düşünce, milletimizin imanından kaynaklanan “yaşat ki yaşayasın” ilkesidir. Sadece ve sadece “verme ve paylaşma” düsturu ile yapılan bu çalışmaları gören diğer ülke insanları, daha önce ülkelerine “almak ve sömürmek” için gelen yabancılarla karşılaştırdıklarından, aradaki bu derin anlamlı, değerli ve üstün farkı görünce bizleri her daim hem fiziki dünyalarına hem de gönül dünyalarına kabul etmekte hiç tereddüt etmediler ve etmiyorlar.

Allah’ın bize verdiklerini biz de Allah’ın kullarına vermeye devam ettiğimiz sürece hem Allah katında hem de insanlık nezdinde yükseleceğimizi hiç unutmamalıyız. Biz verelim ki, Allah da bize versin.

 

 

İŞİMİZ ŞEFFAF OLSUN BEDENİMİZ DEĞİL

İŞİMİZ  ŞEFFAF OLSUN BEDENİMİZ DEĞİL

Türkiye olarak neredeyse üç yüz yıldır sarsıcı ve yerinden edici bir travmanın içindeyiz. Yedi ve üzerindeki oranlarda meydana gelen depremlerde yerinde durmayan temeli çürük binalar gibi, bizler de sahip olduğumuzu iddia ettiğimiz iman ve İslam temelimizi ve binamızı bir türlü bizden istenildiği gibi yerinde tutamıyoruz. Sadece ana yıkımlarda değil artçı sarsıntılarda bile savrulmamız ciddi boyutlara ulaşıyor.

Millet olarak elbette ciddi imtihanlardan geçtik. 18.yüzyılın başından bu yana bir taraftan toprak kaybederken diğer taraftan kültür ve dini yaşantımızda da kayıplarımız çok kritik boyutlara ulaştı.

İslam’ın dış dünyamızdaki görüntüleri birer birer silinirken, iç dünyamızdaki akisleri de karanlığa gömülmeye doğru meyletti. Bu helak edici rüzgâra ve fırtınaya direnen geçmiş ecdadımızın verdiği mücadeleye bakıp ondan ibret almak isteyen biz torunları da, istenildiği gibi doğru, sahih ve dürüst bir imtihan veremedik. Elbette takatimizin üzerindeki yüklere karşı duramayabiliriz. Lakin gücümüzün yettiğini de bahaneler üreterek sırtlanmadık veya başkalarına devretmenin kolaylığına kaçtık.

Mahkumiyetin ve mazlum olmanın ve de ezilmişliğin getirdiği çevresel zorluklar karşısında “dik ve onurlu “durmak yerine “yanaşma” ve “ikircikli” bir hayat yaşamayı tercih ettik. “Mağluplar galipleri taklit eder” diyen Ibn Haldun’u 21.yüzyılda bir kez daha haklı çıkarmanın acısını içimizde duyamadık bile. Öyle savrulmuş, öyle itilmiş ve öyle dışlanmıştık ki; ne idüğü belli bile olmayan ve “Merkez” diye adlandırılan o ortama bizi de alırlar mı acaba diye beklerken; sırıtan her yüze, sunulan her zehirli şerbete “bal’dır” diyerek atıldık. Bunca yıldır çeperde ve taşrada kalmışlığın verdiği; “bize bir şey olmaz, biz kendimizi koruruz” diyerek temelden sakat olan özgüvenimizde bizi yeterince ayakta tutamayınca ne kendimiz kalabildik ne de “onlar gibi” olabildik. “Yat” dediler yattık, “kalk” dediler kalktık, “soyun” dediler soyunduk, “ver” dediler verdik. Tüm bunları da “kendi tercihimizmiş” gibi hissettirilerek yaptık.

Topyekün millet olarak; bizi bedevilikten, cahillikten, geri kalmışlıktan, karanlıktan, yokluktan ve yoksulluktan kurtaracak olan o büyük “ınkılab”a doğru yönelmek için yönümüzü ve yüzümüzü, aydınlığın sembolü olan güneşin doğduğu yere değil battığı yere yani batıya yönelttik. Artık batılı değer ve kriterler hayat ölçümüz olmaya başladı. Ekonomik hayattan hukuk alanımıza, edebiyat dünyamızdan medeni hukukumuza kadar tüm özel ve kamu alanlarında yeni değerlerimiz boy göstermeye başladı. Her gün okuduğumuz Fatiha suresindeki ikazları ya anlamıyorduk ya da “onlar, bunlar değildir” diye mecburen yapılan yorumlara inanmak durumundaydık.

İşler öyle noktaya geldi ki; değişim ve dönüşüm adına, yeni kurduğumuz “medeni şehirler”imize, “Milletin efendisidir” diye övdüğümüz köylümüzü kılık kıyafetinden dolayı almaz olmuştuk. Yine devlet olarak “ilmilik” ve “fennilik” namına “uyuşturucu” ve “geri bırakıcı”, “ilerlemeye mani” diyerek tanımlattırdığımız “İslam İnanç” atmosferinden çıkma çabalarının sonucunda, usulüne uygun cenaze definlerimiz de olamayınca hizmet sektörüne yeni bir branş katmak adına “sınırlı-sorumlu” mektepler açtık. Babası ya da dedesi İslam alimi olan ailelerde evlat veya torunlardan papaz, rahibe yahut ateist nesiller oluşmasına ortam sağladık. Bunların hepsini çağdaşlaşma adına yaptık.

Her şeyin bir sonu olduğunu biliyorduk. Bu ızdırabların ve bu fırtınalı günlerin de sonunun geleceğinden emindik. “Ya sabır” diyerek bekledik. Ve bir gün fırtına biraz dinmiş ve hava kısmen güneşli bir hal almışken şöyle bir kendimize baktık. Geride ne kalmış diye. Aman Ya Rabbi!. Manzara çok dehşetli ve hasar çok büyük. Ne biz “biz” olarak kalabilmişiz ne de işlerimiz Müslümana yakışır şekilde kalabilmiş. En basitinden şeffaflığı bile tersinden anlamış bedenleri teşhir ederken işlerimizi utancımızdan kamufle etmek zorunda kalmışız.

Milli şairimiz bu durumu şöyle ifade etmiş;

Haya sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde

Ne çirkin yüzler örtermiş, meğer o incecik perde

Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bi medlül

Yalan raiç, hiyanet mültezem her yerde hak meshul

Ne tüyler ürperir Ya Rab, ne korkunç inkılap olmuş

Ne din kalmış, ne iman, din harap, iman turap olmuş.

Ümitsizlik elbette haram ve bize yasak. Ancak tedavi için teşhis önemli. Hastalığımızı bilirsek ona göre ilaç alırız. Mademki en büyük hastalığımız “hayasızlık” tır. O zaman son sözü Rabbimiz söylesin.

“Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından haberdardır. Mümin kadınlara da söyle gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna ziynet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Ziynetlerini kocalarından, babalarından yahut kocalarının babalarından yahut oğullarından yahut üvey oğullarından yahut erkek kardeşlerinden yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut Müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri ziynetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. (Tevbe suresi, 30-31.ayetler)

#

Görünen ve görünmeyen bütün kâinatı yaratan, yaşatan ve yöneten Yüce Allah’ımız, hidayet, doğruluk, güzellik, iyilik, adalet ve her türlü hayrın içinde mündemiç olduğu Kur’an-ı Kerim’inde Peygamberimize hitaben şöyle buyurmaktadır.

“Ey Şanlı Resul! Sana Rabbinden her indirileni tebliğ et. Etmezsen O’nun risaletini eda etmiş olmazsın. Allah seni insanlardan koruyacak. Emin ol kâfirleri muratlarına erdirmeyecek.” (Maide Suresi, 67)

“Deki; “Ey İnsanlar! Haberiniz olsun, ben size, sizin hepinize Allah’ın Rasuluyüm. O Allah ki, bütün semavat-ü arzın mülkü O’nun. O’ndan başka ilah yok. Hem diriltir, hem öldürür. Onun için gelin iman edin Allah’a ve Resulüne. Allah’a ve Allah’ın bütün kelimatına iman getiren O ümmi peygambere. İttiba edin ona ki, bu hidayete erebilesiniz.” (Araf Suresi, 158)

Tüm insanlığın hayrı, selameti, mutluluğu, yol göstericisi, müjdeleyici ve uyarıcısı olan Peygamberimiz Hz. Ali’ye şöyle buyurmuştur. “Allah’a yemin ederim ki, Cenab-ı Hakkın senin aracılığınla bir tek kişiyi hidayete erdirmesi, senin için en kıymetli dünya malı olan kırmızı develerden daha hayırlıdır.” (Buhari, Ashabu’n-Nebi, 9; Megazi, 38)

Yeryüzünün tamamına gönderildiğine inandıkları Peygamberimizden aldıkları mesajı insanların tamamına ulaştırmak onların tek amacı haline gelmişti. Okudukları ayetler ve sureler sürekli olarak bu gerçeği onlara hatırlatıyordu. İlaveten, her şeylerini feda etmeye hazır oldukları ve hayatının her yönünü çok iyi bildikleri, canlarından öte kabul ettikleri Peygamberleri de onları bu konuda teşvik ediyordu.

Uçsuz bucaksız çöllerde yeryüzü ile gökyüzü arasında sınırsızlık düşünce ve fikrini iliklerine kadar hissetmiş ve yaşamış olan o müthiş kahraman insanlar, her fırsatı değerlendirmiş ve imkânları ölçüsünde gidilebilecek en uzak beldelere ulaşmışlardır. O günkü şartlarda Mekke ve Medine’den Çin’e, İstanbul’a, Fas’a, İspanya’ya kadar at üstünde gidebilmek için mangal kadar yürek, dünyaya sığmayacak kadar da İMAN olması gerekli idi. İkisi de Allah’ın razı olduğu o güzide insanlarda fazlasıyla mevcuttu.

Yaşadıkları hayatın getirdiği sade, gösterişten uzak ve basit hayat değerleri, onları sahip oldukları dünyalıklardan daha çabuk kopmalarını sağlamış ve söz verdikleri Allah’ın rızası ve Peygamberinin hoşnutluğunu kazanmak için var güçleri ile mücadele etmişlerdir. Sözde değil özde sahip oldukları iman ilkelerini tüm şart ve durumlarda hayata hakim kılmak, onların en büyük gayeleri olmuştur. Onlar Allah’a hem iman etmişler hem de her hal ve şartta güvenmişlerdir.

Sınırsızlık coğrafyasında sonsuzluk kaynağından gelen bilgi olan Kur’an ve onun yaşam hali olan sünnete şeksiz ve şüphesiz inanan ve güvenen sahabeler, gözlerinin görebildiği her kara parçasını İslam vatanı, her can taşıyan insanoğlunu da müstakbel ve potansiyel din kardeşleri bilmişlerdir.

Dünyanın geçiciliği ve ahiretin bakiliği onları harekete geçiren bir diğer etken olmuştur. Geçici olanı baki olana tercih etmemişler ve aldatıcı dünya ve dünyanın içindekilerle gereğinden fazla meşgul olmamışlardır.

Zalimin elinden çektiği sıkıntılardan dolayı gözü yaşlı, anne-baba ve evlatların yürek sancısını dindirmek için sadece dua ile yetinmemiş, acı, kan, gözyaşı ve ızdırablara sebep olan kol gücünü, beyin kuvvetini, askeri yığınaklarını da kırmak için gerektiğinde can vermekten çekinmemiştir.

Sadece iyi olanı anlatmakla yetinmemiş, aynı zamanda kötü ve zararlı onlara da dur diyerek kıyamete kadar gelecek olan Müslümanlara örnek olmuşlardır. Onlar Kur’an-ı Kerim’i ve sünneti yaşayarak yaşatmışlardır.

Bu gün 8 milyarı aşan dünya nüfusunun 6 milyarına İslam’ı ulaştırmak, “iyi ve doğru” olanı desteklemek, “kötü ve yanlış” olanı engellemek için Sahabe-i Kiramın ki gibi bir iman ve onların sahip olduğu gibi bir cesaret ve Allah’a güven sahibi olmalıyız. Aksi takdir de onları gereği gibi anlamamış ve gereği gibi takip etmemiş oluruz.

Dünya İslam Devleti kurmanın önce hayalini sonra planını sonra da sahabe gibi pratiğini gerçekleştirmek için Kur’an-ı Kerime ve Sünnete bakışımızı sınır tanımayan Peygamber arkadaşları gibi yapmak mecburiyetindeyiz. Zira İslam bir ülkenin, bir bölgenin ve bir kıtanın dini değildir. O din tüm kıtalara ve tüm insanlara gelmiştir. Sahabe iman, azim gayret ve çabalarıyla Allah’ın Rızasını kazandılar ve Rablerine kavuştular.

Şimdi sıra bizde……………!

Bolivya, İkra Derneği

8-12 Mayıs 2019 tarihleri arasında İstanbul’dan uçakla 12.500 km uzaklıktaki Bolivya’nın Santa Cruz şehrine gittim. 11 milyonluk Bolivya nüfusunun içerisinde yaklaşık 500’ünü Bolivyalı Müslümanların oluşturduğu toplamda 3000 kadar Müslüman var. Geri kalan Müslüman nüfusu ise Bangladeş, Mısır, Filistin, Suriye, Türkiye, Venezuela, Brezilya, Afrika ülkelerinden çalışmak için gelenler oluşturuyor. Bolivya’nın başkenti La Paz da 1 Santa Cruzda 1 olmak üzere 2 Cuma namazı kılınan mescit 3 de musalla diye isimlendirdikleri Cuma namazı hariç diğer 5 vakit namazın kılınabildiği mekanlar var.

Bolivya’ya ilk mescidi halen Bolivya İslam merkezi başkanlığını da yapan İsa Amr’ın babası yaptırmış. 30 yıl önce yapılan mescit hizmet vermeye devam ediyor. Filistin asıllı fellah bir aileden geldiğini ifade eden İsa Amr (2019 itibariyle 40 lı yaşlarda) uluslararası ilişkiler mezunu. Suudi Arabistan da okumuş Arapçayı çok güzel konuşan ve İspanyolcası da ana dili haline gelmiş bir Müslüman. Başta meal olmak üzere siyer, hadis kitaplarından da İspanyolcaya çeviriler yapmış, aynı zamanda Santa Cruz üniversitesinde de belli aralıklarla branşı ile ilgili ders veren bir şahıs. Hafif kilolu, babacan, sempatik, etrafı ile ilişkileri çok iyi olan sakin bir yapıya sahip Müslümanlığın vakarını korumaya gayret eden bir mücahid.

İ.H.H İnsani yardım vakfının Ramazan 2019 programı çerçevesinde gittiğim Bolivya da 4 gün boyunca gördüklerimden ve camiye gelenlerden dinlediklerimden hareketle şunları ifade edebilirim.

Bolivya denize kıyısı olmayan bir ülke. Bu sebeple deniz ulaşımı olmadığından direkt deniz ticareti de yok. Bu durum Bolivya için ciddi bir problem. Zaten fakir olan ülke halkı deniz yolunu kullanmadığından ürettiklerini satmakta ciddi maliyet problemleri yaşıyor. İnsanlar çalışmak için Şili, Arjantin, Brezilya, Peru gibi denize sınırı olan ülkelere gidiyorlar. Dışarıdan Bolivya’ya çalışmaya gelenler de bir süre sonra maliyetlerin yüksek olması nedeniyle onlar da denize sınırı olan diğer ülkelere geçiyorlar. Bolivya’da kalıcı olamıyorlar. Çalışmak için bu ülkeye gelen Müslümanlar için de durum aynı. Onlar da bir süre çalıştıktan sonra Bolivya’yı terk ediyorlar. Ülke de kalıcı olamıyorlar. Dışarıdan gelenler için burası adeta bir dinlenme yeri gibi kabul edilip, nefeslenip, ihtiyaçlarını da gördükten sonra da terk edilen eski ifade ile Han, yeni söylemle otel gibi. Şartların ne kadar zor ve işlerin devamı için çok fazla sabır gerektiğinin bilincinde olan İsa Amr, ekonomik problemini çözmek için Suudi Arabistan’la işlerinin büyük çoğunluğunu yapan Arjantin Boynes Ayres’deki İslam Merkezinden “Helal Sertifikası” verebilme yetkisi almaya çalışıyor.

Türkiye’nin büyükelçiliğinin daha 1 yıl önce açılması ve diğer Türkiye merkezli STK’ların da burada şimdilik olamaması ülke için negatif bir durum oluşturuyor. Ancak Gelecek için yine de bir umut ve ümit kaynağı. Eşinin La Paz da büyükelçi olduğunu ve kendisin 4 ay önce (Mayıs 2019 itibariyle) oradan geldiğini ifade eden Peru-Lima büyükelçimiz Ali Rıza ÖZCOŞKUN’UN verdiği bilgiye göre THY, Sao Paulo aktarmalı La-Paz’a direkt uçuş planlıyormuş. Bu sevindirici bir durum

Santa-Cruz’da sekiz yıl önce Nur talepleri (meşveret grubu) bir ev kiralamışlar. (ki kendileri ona medrese diyor). Sekiz yıldır burada çalışıyorlar. İnsanların hidayetine vesile olmaya gayret ediyorlar.

11 milyonluk Bolivya nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan insanların inancı olan katoliklik; görebildiğim kadarıyla “sözde” kalmış bir retorik durumunda. Lise ve sonrasını okuyabilenlerin kahir ekseriyeti dinsiz. O nedenle tebliğe açık. Bu suya hasret gönüllere Müslümanlar olarak biz İslam inancını sahih ve yaşanabilir şekliyle veremezsek; Budizm başta olmak üzere batıl doğu inanışları o gönülde yer edecektir.

Başta ilahiyat Fakülteleri olmak üzere (İspanyolca İlahiyat açmak gibi) Diyanet işleri İmam-Hatip okulları ve diğer kamu özel sektöre çok iş düşmektedir. Zaman kendini anlatma zamanıdır. Fırsat kaçınılmamalıdır. Aksi halde Batı ve Doğu yeni yönetimlerle onlarda pusudadır.

 

 

15.05.2019

Santa Cruz /Bolivya

#

5-8.05.2019 tarihleri arasında I.H.H insani Yardım Vakfının 2019 yılı ramazan çalışmaları münasebetiyle uçakla Türkiye’den 10.577 km mesafelikteki Brezilya’nın Sao Paulo şehrine gittim. 20 milyonluk şehirde Müslümanların sayısı oldukça az. 500.000 ile 1.000.000 arasında bir rakam. Lakin İslam’ın ülkeye girişi oldukça eski. Taa İspanya’dan Hıristiyanların zorla sürgüne gönderdikleri Endülüs Müslümanlarından bir kısmını buraya gelmesiyle tanımışlar İslam’la. Daha sonra 1800 yılların başlarında özellikle kahve yetiştirmekte ihtiyaç hissedilen iş gücü için Osmanlı Devletinden bilhassa Lübnan bölgesinden çoğu Hıristiyan 200.000 binin üzerinde insan bölgeye gelmiş. Bunların içerisinden Müslüman olanlar ülkede İslam’ın tanınması ve yayılması adına faaliyetlerde bulunmuşlar. Yine 1870li yıllardan sonra bir deniz faciası sonrası Riode Janeiro sürüklenen Osmanlı gemisindeki Bahriye imamı Abdurrahman Efendi’de Brezilyada 5 yıl kalarak İslam dinini öğretmiştir.

1920 yılında Osmanlı nakışları ve süslemesi ile yapılan ve halen ülkenin en eski camisi ünvanı ile hizmet vermeye devam eden Moskito Brezil (Brezilya Camisi) görmek hem onur verici hem de tarihi sorumluluğumuzu bir kez daha hatırlatması açısından müthiş bir muharrik güç olmuştur.

200 milyonu aşkın bir nüfusa sahip olan Brezilya’da İslam’ın çok yaygın olmayışının üzerinde çok ciddi bir şekilde durulması gerekmektedir. Türkiye Büyükelçiliğinin 1972 yılında açıldığı düşünüldüğünde kıta için ne kadar geç kalındığının bir işareti olarak bize vazifemizi tekrar tekrar hatırlatmaktadır. Bu gerçeği Sao Paolu konsolosumuz Serkan Gedik Bey de derin bir iç geçirerek dile getirmiştir.

Türkiye olarak elbette yapılacak çok iş olduğu herkesin Müslüman. Lakin eyleme geçmeyen bilgi yük olmaktan öteye gitmiyor.

Ülke içindeki Müslümanların kahir ekseriyetinin, kendi ülkelerinde zulüm, işkence, baskı gibi insani kaynaklı sebeplerden kaçarak gelenlerden oluşmasının yanı sıra; açlık, yoksulluk ve geçim darlığı gibi nedenlerden dolayı da Müslümanlar burada bulunmaktadır. Filistin, Suriye, Lübnan, Mısır, Bangladeş, Pakistan, Gana, Mozambik, Tanzanya, Somali, Yemen, Hindistan, Moritanya, Libya gibi ülkeleri sıraladığımızda yukarıda söylediklerimizin gerçekliği bir kez daha anlaşılmaktadır. Bu arada elbette zulüm, baskı, açlık, yoksulluk gibi olaylara “iyi” gözle bakılmaz. Fakat Brezilya örneğinden hareketle Latin Amerika’ya baktığımızda “iyi ki bu nedenlerle insanlar buralara gelmiş” düşüncesi bir anda

hafızasına geliveriyor. Ya bu nedenler de olmasaydı? Buralara kim gelirdi? Diye sormadan edemiyorsunuz. O nedenle “iyi ki de yoksulluk var” diye içinizden geçiriyorsunuz. Özelde Brezilya’da genel de Latin Amerika’da bir mescit, bir cami bir İslam kültür merkezi açın, cemaati nereden gelir diye düşünmeyin. Hiç kimse gelmese bile Bangladeşli kardeşlerimiz mutlaka sizi bulur. Zira onlar dünyanın her yerinde varlar ve Müslümanlıklarına sadıklar. Hele bir de yerel halktan samimi, gayretli, çalışkan birkaç Müslüman bulup (veya hidayetine sebep olup) yetiştirdin mi? Allah’ın izniyle kısa sürede büyük başarılar elde edersiniz. 4 günlük bir ziyaretten sonra şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Müslümanların her türlü zorluğa rağmen temiz kalmaya çalışması son derece onur ve gurur verici bir durum.

600 milyonu aşan bir nüfusa sahip Latin Amerika kıtasında 1400 yıl içerisinde sadece 4 milyon Müslüman varsa bu bizim için hem ayıp olarak hem de günah olarak yeter. Dinsizliğin kol gezdiği ve her bir bireyin elinden ve gönlünden tutulduğunda sizi gönül rahatlığı ile dinleyebileceği bir atmosferde hem fert olarak hem grup olarak hem de devlet olarak yapacağımız çok şey var. Öncellikle İslam’ı anlatacak olanlarımızın çok acele bir şekilde İspanyolca ve Portekizce öğrenmeleri şart. Aksi takdirde iş çok zor. Dil öğrenildikten sonra gerisi Allah’ın izniyle kolay. Çünkü her iki dilde de yeterli kaynak var. Eksik olan; bağrı yanmış İslam’a muhabbeti kendini aşmış ve dinimizin delisi insan. Bunu da bir program dâhilinde ortaya koyabilir isek Allah’ın izniyle gelecek 50 yılda Latin Amerika’da İslam’ın gür sesi daha bir şevk ve kararlılıkla duyulacaktır.

Son olarak ülkemin güzel insanlarına şunu haykırmak istiyorum. Hey! Siz oradakiler! Buraya bakın. Burada sizi bekleyen milyonlar var. Gerçekten milyonlar var. Haydi, yapılacak çok iş var. Kalkın ve uyarın.

 

10.05.2019

BREZİLYA

 

 

#

19-23 Nisan 2019 tarihinde Uluslararası Öğrenci Buluşmasının Tayland Patani etabının açılışına iştirak etmek için Ergaş JUMAYEV ve Musab Deniz YILDIRIM ile birlikte Tayland’a gittim. Bu benim Tayland a ikinci gidişim. Beş günlük Bangkok, Patani ziyaretlerim sırasında ilk gidişimden daha detaylı bilgilere sahip oldum. Osmanlı Devletinin kurulma yıllarına denk gelen bir zaman diliminde Patani’ye hızla giriş yapan Müslümanlar 1457 yılında Patani’de bir İslam Devleti kuruyorlar. Hızla gelişen bu İslam devleti Budist Siyam devletinin (Tayland’ın 1945’den önceki adı) birçok ilini ve eyaletini hükümranlığı altına alıyor. Malayların çoğunluğu oluşturduğu bu devletin 250 yıllık gelişme dönemi taht kavgaları yönünden 1700 yılların ilk yarısında kuzeyden gelen Siyam Devletinin saldırılarına maruz kalarak toprak kaybetmeye başlıyor. Bu kayıp 1909 yılında İngilizlerin bölgeyi Siyam Devletine bırakması anlaşması sonucu Patani İslam Devletinin yıkılışı ile son buluyor.

Bu arada Müslümanlar sadece Patani bölgesinde değiller. Özellikle Ayuthaya Limanı, ticari amaçla gelen Müslümanlar için zamanla uğrak yeri olmuş, Arap, Fars, Endonezyalı, Türk ve Hintli Müslüman tüccarlar Siyam devletine gelerek hem ticaret yapmışlar hem de o bölge de kalarak İslam’ı yaymaya çalışmışlardır. Hatta zamanla Siyam Krallığında vezir konumuna kadar bile yükselmişler. Bugün Ayuthaya’da ilk Şeyhülislam olarak bilinen Şeyh Ahmed’in kabri bulunmakta ve kabrin olduğu alanda bir üniversite yapılarak eğitim devam etmektedir.

8 milyona yakın Müslümanın yaşadığı Tayland’da Patani bölgesinde yaşayan Müslümanların sayısı 2 milyonu bulmaktadır. Geri kalan 6 milyon Müslüman Tayland’ın diğer bölgelerinde yaşamaktadırlar.

Türkiye Tayland’daki Müslümanlar denildiğinde genellikle Patani bölgesindekiler anlaşılmaktadır. Tarihi süreç içerisinde çekilen sıkıntılar, yapılan zulümler, yaşanılan sürgünler ve verilen silahlı ve silahsız mücadeleler Patanili kardeşlerimizin haklı sesini daha fazla duymamıza neden olmuştur. Patanili Müslüman kardeşlerimizin çektiği sıkıntılar hem Müslüman olmalarından hem de Tay’lardan farklı ırkdan (Malay) olmalarından kaynaklanmaktadır. Irk, dil, kültür ve inançta ayrı olunca ve bunca yıldır sürdürülen Taylılaştırma asimilasyonunda da istenilen başarı (?!) sağlanamayınca geçmişte Siyam, şimdide Tayland askeri ve sivil idareleri o bölgede adeta sıkı yönetim ilan etmiş durumdalar. Neredeyse her bir km’de bir denetim var ve bu durum evine, işine, okuluna, gezmeye, seyahate çıkan ve giden Patanililerin her gün yaşadıkları bir gerçek.

Ülkemiz başta olmak üzere diğer Müslüman ülkelerden de o bölgede çeşitli sosyal yardım ve sosyal çalışmalar yapılarak bölge halkının yardımına koşan insanları ve kurumları görmek son derece gurur verici. Lakin ülkenin diğer bölgelerinde yaşayan 6 milyon Müslümanın varlığını da gözden kaçırmamalıyız. Hem 2 milyonluk Patanili kardeşlerimizle ilgilenmeli hem de diğer bölgelerde yaşayan 6 milyon Müslüman kardeşlerimizi de ihmal etmemeliyiz.

Ülkemizin 40 yıl öncesinde karşılaştığı ve şimdilerde daha sakin bir ortama oturtmaya çalıştığı İslamı anlamadaki farklı fikir ve akımlar; bu günlerde yeni yeni neşvünema bulmaya başladığı Tayland’da; Türkiye olarak geçirdiğimiz tecrübelerden hareketle o bölgedeki kardeşlerimizin yanında olduğumuzu, ayrım yapmadan göstermeliyiz. Gelenekçi-yenilikçi, demokrat-antidemokrat, bidatçi-

selefi, vasati-harici gibi kavramların havada uçuştuğu Tayland’da ümmet birliğini sağlamada en geniş anlamıyla Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat düşünce ve tecrübesi konularında oradaki kardeşlerimize yardımcı olmalıyız. Ortak Düşmanımızın; Allaha, Resulüne ve top yekun Müslümanlara düşman olanlar olduğunu unutmamalıyız.

Allah’ı bir, peygamberi bir, kitabı bir, kıblesi bir olan kardeşlerimiz arasında ayrım yapmamalıyız. Şartlar çerçevesinde hepsine yardımcı olmaya gayret etmeliyiz.

İslam’ın yeniden dünyaya hakim olması için hep birlikte Allah’ın ipine sarılalı, birbirimizle çekişerek dağılıp yok olmamalıyız.

 

23.04.2019

Bangkok/Tayland

Etiyopya, İkra Derneği, Mehmet Çelik

 14-18/03/2019 tarihleri arasında yüz milyonu aşkın nüfusun %50’den fazlasının Müslüman olduğu Etiyopya’da Uluslararası Öğrenci (mezun) Buluşması için bulundum. Türkiye’de okumuş ve ülkelerinde Türkiye Mezunları Derneği kurmuş olan Fennan, İbrahim, Nasreddin, Celal ve diğer arkadaşlarla hasret giderdik. 2004-2009 yılları arası dönemdeki Türkiye hatıralarını birlikte yad ettik. Aradan geçen 10 yılın hikayesini ve bu 10 yılda ülkelerinde yaptıkları hizmetleri kendilerinden dinledik. Güldük, hüzünlendik, ağladık ve neşelendik. Çünkü birlikte geçirdiğimiz bir geçmişimiz vardı ve o geçmişte hatıralar biriktirmiştik. Türkiye’de iken hayaller kurmuştuk. Gelecekte yapacağımız işler üzerinde planlar kurmuş ve onları hayata geçirebilmenin yol ve yöntemlerini birlikte müzakere etmiştik. 10 yılın ardından konuştuklarımızın bir kısmının Etiyopya’da hayata geçtiğini görmek insanı son derece mutlu ediyor.  

Necaşinin ülkesi geçmişte olduğu gibi şimdi de Müslümanlara ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Lakin dünyanın son 300 yıldır geçirmiş olduğu derin dalgalanmadan Etiyopya’da nasibini almış. Krallık, kominizm, kapitalizm, demokrasi, yarı demokrasi, modernize edilmiş krallık gibi insanoğlunun ürettiği tüm izimleri yaşamış bir ülke Habeşistan. Ülkelerin kaderinde yıllar süren bu değişim ve dönüşüm sancıları elbette Müslümanla da üzerinde uzunca düşünülmesi gereken tarzda etkilemiş. Geleneksel olanı korumak ve çağın getirdiğini kabul etmek arasındaki kaçınılmaz dilemmayı Necaşinin ülkesinin Müslümanları da yaşamaktadırlar. Daha iyi eğitim almak için yurtdışına giden veya gönderilen öğrenciler ülkelerine; yalnızca aldıkları diploma ile dönmüyorlar. Aynı zamanda ülkeleri için yer yer yabancı olan veya sahiplerini yabancı gibi hissettirecek fikir, düşünce, eylem ve yaşam tarzı ile de geriye geliyorlar. Bu durum; eski-yeni, klasik-modern, geleneksel-çağdaş ikilemini de sonuç olarak doğuruyor. Yılların getirdiği alışkanlıkları çok çabuk terk edemeyen insanoğlu ister istemez iç dünyasında da, dış dünyasında da problem yaşıyor. Benzer durum hiç şüphesiz Habeşistan’da da var. 

Yine içinde bulunan şartlar gereği eğitim öğretimin yaygınlaşması ve okur-yazar oranının artmasıyla yeni yetişen gençler farklı fikir ve düşünceleri de elde ettiklerinden, yılların hocalarına ve şeyhlerine yeni sorularla ve yeni düşüncelerle neredeyse meydan okuyorlar. İletişimin getirdiği imkanlar ve yeni bir dilin öğrenilmesinin doğurduğu sonuçlar da bu işin bir başka zorlayıcı ve yerel için can sıkıcı yanı. Ezberci ve tekrarcı mantalite ile yetişmiş olan din elitleri bu durumdan hiç de hoşnut değiller. Fakat “Yenileri okumadıkları sürece can sıkıcı durum onlar için her ne önlem alırlarsa alsınlar devam edecektir. Çare yeniden ve yenileyerek okumaktır. 

Etiyopya’daki Müslümanlar açısından bir yanı ve yönüyle böyle can sıkıcı ve baş ağrıtıcı durum varken diğer yönüyle Türkiye gibi benzer tartışmaları yaşamış ve fiili kavgaya neden olmadan fikirlerini ortaya koyabilmiş bir örnek olması, çözüm noktasında kendilerine yardımcı olacaktır. Bu durumu oradaki arkadaşlarımıza da anlatmaya çalıştık. 

Tarih yaşanmışlıkların yazımı ve ibret alınması gereken sahneler bütünü ise, bize düşende buradan hakkıyla ders çıkarmaktır. 

İslam ve Müslüman üst kimliği ile bizler tüm meselelerimizi aynı masa etrafında konuşabilmeli ve ”BARIŞ” için gerektiğinde haklı olduğumuz konularda bile feragat edebilme erdemliğini göstermeliyiz. Aksi halde “İsar”ın, affetmenin,  Allah için vazgeçmenin, Allah için sevmenin anlamı kalmaz. 

Unutmamalıyız ki, biz kavga edersek kazanan başkası olacaktır. Yaşadıklarımızda bunu göstermiyor mu ?  

 

 

  ETİYOPYA / 19.04.2019

 

 

        

SRİ-LANKA’DA MÜSLÜMAN OLMAK YA DA PUTLAR ARASINDA KULLUKTA SEBAT ETMEK

             04-07-03-2019 Tarihleri arası UDEF (Uluslararası Öğrenci Dernekleri Federasyonu) in 12. Öğrenci buluşmasının 51 ülkesinden biri olan Sri Lanka’nın başkenti Colombo ya gittim. 65.000 km² ülkede yaşayan 22.000.000 milyon insanın % 9-10’nu teşkil eden Müslümanlar ile ilk kez karşılaşıyordum. Sıcak, samimi ve Müslümanlıklarından memnun görünüyorlardı.  

          Resmi 2500 gayri resmi 3000’in üzerinde Cami ve musallaya sahip olan Sri Lanka'  Müslüman için en öncelikli ihtiyaçlardan ilki, İmam Hatip Lisesi programına sahip okul, ikincisi ise özellikle Cuma günleri daha da artan bir ihtiyaçtan dolayı Cami. Zira ülke muson yağmurlarının çok olduğu bir yer olmasından dolayı yağmursuz, çamursuz ve susuz bir yerde ibadet onların da en büyük arzuları. 

              Tarihi verilere göre neredeyse hicri birinci yüzyılın son çeyreğinde İslam’ la tanışan ada halkı, o gün bu gündür Müslüman kalmanın haklı onurunu ve gururunu yaşıyor. Yüzyıllar içerisinde çeşitli sıkıntılarla karşılaşan Müslümanlar, her defasında ayakta kalabilmenin çözüm yollarını üretmişler ve bu işi de başarmışlar. 

         1980’li Yıllarda başlayan Tamil gerillaları ile mücadele, yaklaşık on yıl önce tüm “terörist”lerin öldürülmesi sonucu devletin zaferi ile sonuçlanmış. Geçtiğimiz 10 yıl içerisinde büyük bir kalkınma hamlesi başlatan Sri Lanka hükümetleri, özellikle başkent Colombo da her tarafı şantiye yerine çevirmiş. Başta otel binaları olmak üzere, yollar ve diğer çalışma alanlarında hızlı bir ivme göze çarpmaktadır. 

            Ülkenin ℅70’ni oluşturan Budistlerin tapınakları ve Budist heykelleri neredeyse adım başında sizi karşılıyor. Daha önceleri çok az iken şimdilerde Müslümanların sabah ve akşam namazlarındaki ezanlarına inat ‘Bana’ dedikleri bir çeşit Budist kasidelerini hoparlörden de vererek tüm mahalleye dinletiyorlar. Hem de bir saati bulan bir zaman zarfında ara vermeksizin. 

             Hıristiyan oranın az olmasına karşın Colombo’ da çok sayıda kilise var. Türkiye’ den 8 yıl önce oraya gidip Kuran Kursu açan Mustafa, Bayram, Şahin arkadaşların verdikleri bilgiye göre hem Hıristiyan hem de Budistler çok canlı bir şekilde dinlerini yaşamaktaymışlar. Her dolunayda büyük çaplı dini tören düzenleyen Budistler, dinlerini yaşama konusunda oldukça hassas davranıyorlarmış. 

              Sri Lanka Müslümanları zamanında hilafetin merkezi olması dolayısıyla da Osmanlı ile ilgili çok fazla heyecan duymuşlar ve özlem gidermek için her fırsatı kollamışlar. Buradan hareketle 2. Abdülhamit’in Ertuğrul firkateyni Colombo’ ya uğradığında beş gün içerisinde 200 bin Müslüman gemiyi ziyaret etmiş. Hatta Sultan 2.Abdülhamit’in 25. Cülus kutlamalarına katılan bir Müslüman, döndüğünde oturduğu caddeye 2. Abdülhamit’in ismini verdirmiş ve bu isim halen mevcut sokakta yüzümüze gülmektedir. Yine bu özlemin tezahürü ve aynı zamanda bir yakınlaşmanın sembolü olarak Osmanlı fesi giymeyi gelenek haline getirmişler. Halen bazı Müslüman avukatlar mahkemeye Osmanlı feshiyle çıkıyorlarmış. 

Tabi burada fes ile verilmek istenen bir mesajda halifeye dayanma ve güvenme’’ gücünün gösterilmesidir. Dolayısıyla hilafet gücü; o makamın olduğu ülke ile sınırlı değil. Aksine özellikle azınlıkta olan Müslümanlar için çok önemli ve gerekli güçtür. 

               Budist ülkelerden biri olan Myanmar’ da yaşanan olayların etkisi bir şekilde Budist Sri Lanka da hissedilir. Aşırı Budist bir rahibin kışkırtmaları ve (ki bu rahip şuan mart 2019 itibariyle başka bir suçtan içeridedir) ve burası Budist bir ülkedir siz Müslümanlar buradan defolun’ tarzındaki söylem ve bu söylemlerin zaman zaman Camii yakma, Müslüman iş yeri bombalama gibi fiili eylemlere de dönüştüğü bir yer Sri LankaAzılık olmanın ve aynı zamanda sürekli olarak dışlanmanın ve farklı görünmenin getirdiği zorunlu şartlar karşısında Sri Lanka Müslümanları; ‘biz sizin bildiğiniz o Müslümanlardan değiliz’’ anlamına gelebilecek savunma birlikte yaşama yaklaşımları ve projeleri geliştirmişlerdir. 

               En son projeleri ise ‘‘ Nationel, Network, Project yani ‘‘Milli İletişim Projesi’’Birlikte yaşama ve diğer inançlara ve mensuplarına nasıl davranılır konusu, Sri Lanka Müslümanlarının en önemli konusudur. 230 milletvekilinden 23’ü Müslüman ve bu Müslümanlardan bir kaçının da bakan olduğu ülkede İslam dinine mensup olanların bu kaygılarının giderilmesi sanırım en öncelikli meseledir. Kamuda görev alma, İslami kıyafetleri ile kamu okul ve sosyal hayatta çalışa bilme medrese ve camilerde dini eğitimlerini yapabilme konularındaki temel özgürlüklerini kullanan Müslümanlar, bu durumdan dolayı Allah’a hamd ederken, devlete de teşekkür etmeyi ihmal etmiyorlar. Lakin derinlerde bir yerlerde ‘‘o kaygı’ yani başımıza bir şeyler gelebilir düşüncesi sürekli duruyor. Bunu da anlayışla karışlamak gerekiyor. 

              Budistlerin de konuştuğu Sinhalarca dilinde; başta meal ve tefsir olmak üzere diğer eselere de ihtiyaç duyan Sri Lanka’  Müslümanlar eğitim ve eğitim materyali ile cami ve medrese konularında ciddi anlamda yardım beklemektedirler. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı, olmak üzere, Diyanet Vakfı ve diğer Türkiye merkezli STK’ ların bu konulara eğilmesi lüzumunu ifade etmek isterim. 

Büyükelçiliğimizin açılması, THY’nin direk uçması gibi iletişimin kolaylaştığı bir atmosferde çalışmaların daha da hızlanması gerekmektedir. 

              Her köşe başında bir putun dikildiği, her sokakta bir tapınağın yer aldığı, her gün sabah akşam aynı saatlerde bangır bangır ‘bana’ dedikleri Budist kasidelerinin okunduğu bir şirk ortamında, tek Allaha iman edip Onun Resulü Hz Muhammed Mustafa (sav)’ nın gösterdiği şekilde ibadete devam edebilmek ve bu inancı nesilden nesile aktarabilmek çok büyük işlerden olması gerekir. Allah için cihat etmenin ne anlama geldiğini her dem yaşayan Sri Lanka’lı Müslümanların bu büyük mücadelesini, saygı, hürmet ve taktirle karşıladığımı beyan ederek hissettiğim memnuniyeti alkışlarımla tüm aleme duyurmak isterim.        

 

                                                                                                         07.03.2019 

          Male Havalimanı Maldivler 

                                                                                                            

Mehmet ÇELİK, İKRA Derneği,Kitap Okumak

“Merak” insanın en önemli keşif duygularından biridir. Belki de en önemlisidir. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren bu duygunun yönlendirilmesi ile çevremizi ve çevremizde olan olayları, dikkatle izler, anlamaya çalışırız. Hayatımızın ilk evrelerini hep kendimiz tecrübe ederek anlamlandırırız. Sıcak-soğuk, acı-tatlı, sert-yumuşak, büyük-küçük, aydınlık-karanlık gibi soyut ya da somut kavramları bizzat yaşayarak zihin dünyamıza yerleştiririz. Çünkü o dönemde konuşma özelliğimiz olmadığından (istisnalar hariç), göz, kulak, dokunma ve tatma duyularımızla hep alma pozisyonundayızdır. İnsanoğlu olarak hayatımızın ilk dönemlerinde her taraftan karşılıksız yardım görürüz. Lakin biraz büyük, etkin ve etkileyici durumuna geldiğimizde çevremizden alacaklarımız konusunda çaba sarf etmek ve çalışmak zorunluluğumuz başlar. Zira artık “ben” demeye başlamışızdır. “Ben” varsa “sen” de vardır. Bu durum taraf olmayı ve taraf tutmayı gerektirir. “Ben” kimim ve “sen” kimsin soruları başlar.

Bu sorular ömür boyu devam eder. Sorulara verilecek “cevaplar” ya bizzat insanın kendi deneyimleri ile verilmiş ya da başkalarının tecrübelerine itimat ederek karşılık bulmuş olacaktır.

Bir insanın ortalama 80 yıllık hayatında, 8 milyar insanın yaşadıklarını tecrübe edemeyeceği açıktır. Bu nedenle başkalarının yaşadıklarını ya bizzat kendilerinden dinleyecektir ya da yazdıklarından. Her insanla birebir görüşmede imkânsız olduğuna göre geriye sadece “kitaplar” kalmaktadır. “Kitap varsa hayat vardır” ifadesi sağlıklı, verimli ve etkili bir yaşam sürmek için olmazsa olmazlardandır.

Bir diğer konu da “hangi kitap?” ya da “kimin kitabı?” mevzusudur. Yanılan, unutan, hastalanan ve şaşıran insandır. Bugün düşündüğünün yarın yanlışlığını ortaya koyan da insandır. Öyleyse yanılgı ve değişimlere açık olan kişiler tarafından ele alınan kitaplara ne kadar güvenilir? İşte tam da bu nokta da yanılmayan, unutmayan, etkilenmeyen, bilgisinde değişim ve gelişim olmadığı için çelişkiler yaşamayan bir varlığın eserine muhtaçtır insanoğlu. O varlık da; insanın kendisi yoğ iken onu insan olarak yaratıp yaşamı süresince neye ihtiyacı varsa çevresini de ona göre dizayn eden ALLAH’tır.

Tarih içerisinde defalarca gönderilen peygamber ve kitaplar; insanoğlunun ferdi, ailevi, toplumsal yaşamını düzenlemek için Allah tarafından lütfedilmiştir.

Her türlü müdahaleden uzak tutulan en son kitap Kur’ân-ı Kerim’dir. İndiği tarihten bu yana her türlü tahrifat girişimine rağmen orijinal halini koruyor olması bunun en büyük şahididir.

Uzaya şehir kurmaya çalışan insandan, ormanlar içerisinde anasından doğduğu gibi çırılçıplak yaşayanına kadar, yaratılmış olduğu özelinden hareketle tüm Âdemoğluna hitap eder bu Kur’ân.

Ormanda orman kanunlarına göre yaşayan hayvanlardan ayrılmak isteyen insanoğlu, kuracağı yeni düzende mutlaka “kitaba” ihtiyaç hissetmiştir ve edecektir. Toplumların tarihinde ki anayasalar ve anayasa niteliğindeki yazıtlar buna birer delildir.

Üçüncü bin yılını yaşamaya başlayan günümüz insanı da yeniden orman kanunlarına dönmek istemiyorsa “kitaba” gelmek zorundadır.

Adalet, iyilik, merhamet, yardımlaşma, cömertlik, liderlik, iyiliği emretme, kötülükten sakındırma, yakın ve uzak akrabaya bakma, sıla-ı rahim yapma ve istişare etme gibi özelliklere sahip olması gereken müslamana düşen en büyük görev, Kitabına (Kur-ân’a ve sünnete) sahip çıkarak kitabıyla, kitapsız veya yanlış kitap sahibi olan insanlara yol göstermektir.

“Bizi iyilere önder (lider, imam) yap, Ya Rabbi” öğretilen bir dua cümlesi ile karşılaşırız. Kur’ân-ı Kerim de bu ayetin iki temel işaret ettiği konu vardır. Birincisi, toplumun iyilerden olması diğeri önderin iyilerden olmasıdır. Her iki durumda kendiliğinden oluşmayacağına göre “kitap” hem lider için hem de toplum için en önemli malzemedir.

Bilginin güç olduğu fakat insanlığa faydadan çok zarar vermek için kullanıldığı günümüzde güç olan bilginin sağlıklı ve verimli kullanılabilmesi ancak sağlıklı ve sahih bilgilerin mündemiç olduğu kitaplar sayesinde mümkündür.

Uzun ya da kısa yolculuklara hazırlanırken bile bedeni ihtiyaçlarımızı karşılamak için, giysiden içeceğe kadar nasıl hazırlık yapıyorsak, hayat yolculuğumuzun da kesintiye uğramaması için “kitaplardan” müteşekkil “bilgi” ve “bilim” hazırlığı yapmak zorundayız. Fırındaki ekmeğe güvenmeyip yanımıza ekmek aldığımız gibi kütüphanemizdeki kitaplara itimat etmekle birlikte mutlaka yanımızda ve yöremizde de kitap bulundurmalıyız.

Alışkanlıklar; başlangıçta zorlandığımız eylemlerin bilinçli bir şekilde tekrardan oluşur. Kitap okuma alışkanlığı da ancak kendimizi zorlayarak başarabileceğimiz konudur.

“…şüphesiz ki bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe ALLAH onların durumunu değiştirmez...”(Rad suresi 11.ayet) Değişim ve dönüşüm ancak kitapla olacaktır ki Allah’da zaten onun için “kitaplar” göndermiştir.

Değişmek, gelişmek, önder ve lider olmak istiyorsak “kitabı” yanımızdan ayırmayacağız. Aksi halde sıradan insanlar olarak hayatımızı tamamlamış oluruz.

ARAKAN

1430 da kurulup 1784 de Portekiz ve Hollanda destekli Budist Burmalıların saldırısı ile son bulan Arakan devletinin sahipsiz, korumasız, kimsesiz ve dışlanmış milleti olan Rahingyalılar, o gün bu gündür kendilerini kabul edecek devlet aramaktadır. Arakan devletinin bir kısmı komşusu bir kısmı da zamanında parçası olan şimdiki sınır ülkeleri “ne yapsam da onları kabul etmesem” diye bir taraftan bahane ararken diğer tarafından mahcubiyetle beraber mecburen kabul ettiği Rohingyalıların resmen kabullenmemek için her türlü numarayı çevirmektedirler.

Milyonlarca insan fiilen var olmalarına karşın resmen yokturlar. Dünya’ya gelmişsin, nefes alıp veriyorsun ama bir kimliğimiz yok, anne-babanız var ama yoklar, okulunuz yok, sağlık güvenceniz yok, barınma imkânınız yok, eviniz yok, seyahat özgürlüğünüz yok, iş imkânınız yok. Yok, yok, yok. Sizi, insan onuruna yakışır şekilde hayatta tutacak hiçbir şeyiniz yok. Aslında varsınız ve yaşıyorsunuz ama resmen yoksunuz. Kimsiniz nereden geldiniz, nerede ve nasıl yaşarsınız, kaç kişisiniz ve gelecekle ilgili düşünce ve planlarınız nedir? Kimse bilmiyor? Daha da en kötüsü bilmek istemiyor. Devletler ve devletlerin birleştiğini iddia eden Birleşmiş Milletler sadece; “ göstermelik ve geçici önlemler alıyormuş” gibi davranmakta. Ve bu davranışları da ödüllendirilmektedir.

İnsanın kendisini ispat etmesi kadar zor ve acı bir şey yoktur. Bu acıyı görmek isteyen ARAKANA kadar bir zahmet gitsin ve gerçeği tüm çıplaklığı ile görsün.

3-6 Kasım 2018 tarihleri arasında İHH İnsani Yardım Vakfını Bangladeş cox-pazar bölgesindeki Arakan mültecilerine yaptıkları yardımları yerinde görmek için; Beykoz Kaymakamı Sayın Ahmet KATIRCI, Düzce Kaynaşlı Belediye Başkanı Sayın Erol BAYRAKTAR ve Yardımcısı Emin GÜNDOĞDU ile gittiğimizde gördüğüm manzarayı yukarıda özetlemeye çalıştım. 10 kişilik bir ailenin 12 m2’de her türlü tehlikeye karşın nasıl yaşabildiklerini gözlerimizle gördük. Bir acı gerçeği ifade etmeme müsaade edin. Bu gördüğümüz manzara aslında “İslam Dünyası” diye isimlendirilen Müslümanlar olarak bizim “YÜZ KARAMIZ” dı. Biz aslında; 2 milyar’a yakın Müslümanlar olarak kendi acizliğimizi, korkaklığımızı, iş bilmezliğimizi, beceriksizliğimizi gördük. Kısaca biz, aslında biz değiliz.

3 gün boyunca Bangladeş de gördüğümüz; sefalet, yoksulluk, fakirlik, acizlik, kimsesizlik ve en önemlisi de vurdumduymazlık. Müslümanlığımızdan ve insanlığımızdan utandım.

Arakanlılar diyor ki; “Biz de Müslüman’ız’’ Özel de Bangladeşliler genelde hepimiz, “Evet ama bizden değilsiniz” diyoruz. 1.200.000 kişinin yaşadığı bölge, adeta etrafı çevrilmiş hayvanat bahçesi gibi. Dışarı çıkmak yasak, Bengal dilini öğrenmek yasak, okul yasak, çalışmak yasak. Dışarıdan çok özür dilerim hayvanat bahçesindeki hayvanlara her bir parça yiyecek verir gibi gıdalar dağıtılıp bir nebze de olsa ayakta kalmaları sağlanıyor.

Acı, acı, göz yaşı, kan ve zulüm. Her daim devam ediyor. Elbette Türkiye olarak başta İHH olmak üzere STK’lar bir şeyler yapıyorlar. Çok müteşekkirim. Ancak olması gerekenimi yapıyorlar? Hayır, onu devletler yapmalı ve bir an evvel yapmalı. Aksi halde çok geç kalınmaktadır. Müslümanlar olarak yapmamız gereken çok önemli işler var. Öncelikle ve hemen İslam İş Birliği Teşkilatı yeryüzündeki tüm Müslümanları ama tüm Müslümanları hiçbir ayrıma tabi tutmaksızın kayıt altına alınmalı. Tüm Müslümanların sağlık güvencesi sağlanmalı ve ortak fondan giderler karşılanmalı. Eğitim, barınma ve iş konuları da aynı şekilde ‘’Dünya Müslüman Fonu’’ tarafından organize edilmeli. Ancak o zaman ‘‘Kardeşliğin, Müminliğin ve Müslümanlığın gereği’’ yerine getirilmiş olur. Aksi halde ağlayan gözlere uzaktan ağlamamız yıllar boyu devam eder. Ve yalnızca Şeytan’a ve düşmana lanet duyarak vakit geçirip sevap kazandığımızı zannederiz.

Son olarak hepimiz bu sonuçlardan sorumluyuz. Sorumlulukta çalışmak, fedakârlık ve özveri ister. Karar bizim. Ya biz yapacağız, ya da yapılanlara razı olacağız.

 

 

Mehmet ÇELİK

06.11.2018

Dakka-Bangladeş

 

 

İKRA DERNEĞİ

2018 yılının Aralık ayının 12,13 ve 14 tarihlerin de İngiltere’nin Manchester şehrine resmi bir iş için gittim. Gitmeden önce İngiltere’ye islamın girişi ile ilgili internette bir araştırma yaparken ilginç bir bilgiye rastladım. 1854 tarihin de Liverpool da doğmuş ve 31 yaşında Müslüman olmuş ve daha sonra 1890 yılında İstanbul’a gelip 2.Abdülhamit ile görüşerek 1 hafta misafir olmuş ve 2.Abdülhamit dönüşünde kendisini Britanya ya adaları Şeyhül-İslam ilan etmiş ve 4.dereceden Osmanlı nişanı ile ödüllendirmiş bir şahsiyet olan William Henry Quillizm, yani Şeyh Abdullah’ın hayat hikâyesi ile karşılaştım. Şeyh Abdullah Liverpool’a dönüşte Liverpool İslam Merkezini kurmuş ve 600’e yakın İngiliz’in Müslüman olmasına sebep olmuş. İngiltere de ilk cami ve İslam kültür merkezi olma özelliğini taşıyan bu eski bina ne yazık ki şimdilerde Liverpool Belediyesi tarafından kullanılmakta ve eski muhteşem günlerini beklemektedir.

Yaptığım araştırmalar neticesinde, son 10 yıl da 2 katına çıkan Müslüman nüfusun sayısı 3 milyona yaklaşmış Pakistanlılar ilk sırayı almakta, ardından Bangladeşliler gelmekte. Türkler ise 5.sıraya yerleşmiş durumda.

Manchester de Cuma namazı kılmak için gittiğimiz camiyi Pakistanlı kardeşlerimiz yapmış ve İslami faaliyetlerine devam ediyorlar. Son yıllarda yapılan Müslüman kültürünü tanıtma faaliyetleri de İngiltere için çok önemli bir gelişme. Zira buradaki insanların çok daha hızlı bir şekilde İslam ile buluşmaları, tanışmaları ve kaynaşmaları gerekiyor.

Türkiye 1970’li yıllardan sonra İngiltere’ye yoğun olarak girmiş. Lakin islamı yayma faaliyetleri maalesef çok yavaştan alınmış. Osmanlının Avrupa da açtığı büyükelçiliklerden ikinci durumda olan bu ülkede, Türkiye olarak istediğimiz yerde ve konumda değiliz.

Yaklaşık 130 yıl önce başlatılan İslamlaştırma hareketi bugünlerde yeniden ele alınmalı ve İslamı ya hiç tanımamış ya da yanlış tanımış olan İngilizlere yeni metotlarla anlatmalıyız. İslamı anlatırken ve yaşarken kesinlikle aşağılık kompleksine kapılmadan ve çekinmeden tebliğ faaliyetlerimize devam etmeliyiz.

Ulaşım sektörlerindeki (özellikle UBER’ de) çalışanların büyük çoğunluğunun Pakistanlılardan olduğu, otel hizmet sektöründe Afrikalıların çalıştığı İngiltere de Müslümanlar artık yönetici pozisyonunu almak mecburiyetindedirler.

Temizlik, giyim, medeniyet, insana saygı, kadına değer verme, gibi her türlü insanı değerleri Müslümanlardan alan bu İngilizlere yeniden aynı değerler öğretilmeli ve Lisan-ı Leyin ile anlatılmalıyız

Zenginliğin zirvesinde olan İngilterede sokakta yaşamak zorunda olanların sayısının hızla arttığı bir zaman diliminde insanlıktan ne kadar uzak olduklarını kendilerine bir kez daha

Müslümanlar anlatmak zorundadırlar. Dünyayı sömürmüş ve sömürmeye devam eden bu densiz ve aynı zamanda çoğunluğu dinsiz olan İngilizlere İslamın sahih ve sünnet’e uygun şekli ile kavratılması hem İslami hem de insani bir zorunluluktur. Aksi halde hem Allah katında hem de insanlık önünde verilecek hesabımız vardır.

Şeyh Abdullah’ın başlattığı ve İslamı yaymak için Müslüman kıyafeti ile at üstünde sokaklarda dolaşarak ilgi çekip daha sonra hidayetlerine vesile olduğu İngilizlerin akraba ve komşularına bugün benzer ya da çağımıza uygun yöntemlerle tebliğ ve davet çalışması yapmak tüm Müslümanların boynunun borcudur.

Burada özellikle ülkemizdeki tüm İslami grup ve kurumlara devletin resmi teşkilatına ve hassaten Diyanet İşleri Başkanlığına çok fazla iş düşmektedir.

400 yıldır İslam dünyasının ensesin de boza pişiren bu İngilizlere artık dur demenin zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir. İslam İşbirliği Teşkilatı içerisindeki ülkeler gelecek planlamalarını yaparken İngiltere’yi mutlaka özel olarak ele almak mecburiyetindedirler. Her ülke iyi eğitimli 100 kişi gönderse 10 yıla kalmaz İngiltere’de çok değişir. Biz Müslümanlar tebliğ ve daveti devletler olarak ihmal ettiğimiz için kendi içimizde kavga etmeye ve enerjimizi içte tüketmeye devam ediyoruz.

Güneş batmayan ülkeden, güneş doğmayan toprak parçası haline gelen İngiltere’nin artık masaya yatırılma zamanı gelmiştir. Müslümanlar olarak bu işi ancak biz yapabiliriz.

Yeryüzünün her tarafına İslamı götürmek ile sorumlu olan Müslümanlar olarak karar bizim. Ya tebliğ ve davet ya da hezimet…

 

 

 

14.12.2018         

Manchester/ İngiltere

İman temizlik işidir. İman içini, şirk, isyan, küfür ve kişiyi Allah katında küçük düşürücü her türl...

İman temizlik işidir. İman içini, şirk, isyan, küfür ve kişiyi Allah katında küçük düşürücü her türlü manevi kirlerden temizlemekle beraber dışını da ibadete mani olan her türlü maddi kirlerden temizlemektir. Kısaca içini HAKK için dışını da halk için temiz tutmaktır.

“Şüphesiz Allah temizlenenleri sever” buyurmaktadır, Yüce Rabbimiz. Peygamberimize nazil olan ilk surelerden Müddessir süresinde; Allah’ın varlığını, birliğini, yöneticiliğini tebliğ edecek olan kişinin elbisesinin de temiz olmasını istemiştir. “Elbiseni temiz tut”. Öyleyse Müslüman, iç dünyasının temizliğini mutlaka dış dünyasında da yerine getirmekle mükelleftir.

İslam medeniyetinde su ve temizlik konusu da diğer konular gibi Müslüman hayatında çok önemli bir yer tutmaktadır. Ancak dünya üzerinde Müslüman coğrafyaya baktığımızda teori ile pratik hayat arasında çok ciddi tezatlar görmekteyiz. Elbette bu tezatları meydana getiren dış etkenler ve etmenler dikkate alınmalıdır. Lakin şahıs ve toplum temelinde de bir takım ciddi hatalar ve düzeltilmesi gereken çok çeşitli davranış tarzları mevcuttur. Bunlardan birkaç tanesini şöyle sıralayabiliriz.

1- Bizim ve bizim olmayan anlayışı: Bireysel anlamda her gün en az beş defa beden temizliği yapan (abdest) Müslümanlar, ibadet edecek sınırlı mekanlarını da (ev, cami, mescid) temizlerken, sokak, bahçe, cadde, orman, piknik alanlarını çok rahat bir şekilde kirletmektedir. Bunu yaparken de vicdanen bir rahatsızlık duymamaktadır. Zira bu anlayışa göre o alanlar onun değil, başkasınındır. “Başkasına ait olanı kirletmekte bir beis yoktur”. Bu öğretilmiş yanlış davranışı güzel örnek ve devamını sağlayıcı eylemlerle düzeltmek gerekmektedir.

2-Çevre anlayışındaki yanlışlık: Müslüman bireyler “Çevre” anlayışını yalnızca kendi grup ya da cemaatlerinin yaşadıkları yer olarak algılamaktadırlar. Oysa okudukları Kur’ân ve önderleri Hz. Peygamber Efendimiz; bu anlayışı genişletmiş ve tüm yeryüzünün Müslümanlar için bir çevre olduğunu vurgulamıştır. “Biz seni bütün insanlığa peygamber olarak gönderdik” derken Allah (c.c.) insanın yaşadığı tüm alanları Müslümanlara hedef olarak belirlemiştir. Aynı şekilde Peygamberimiz; “Yeryüzü bana mescid ve temiz kılındı” buyurarak tüm çevrenin temizliğine dikkatimizi çekmiştir. Bu ve benzeri uyarıları dikkate alarak Müslümanın çevre anlayışını yeniden ele almalı ve yanlışları düzeltmeliyiz.

3-Tam şehirleşememenin etkileri: İslam şehirlere gelmiştir. İnsanların birbirleri ile münasebetlerini en üst düzeye çıkarmak için normlar koymuştur. Şehir dışında yaşamanın getirdiği rahatlık ve “kısmen sorumsuzluk” anlayışının şehirlerde asla olmayacağının hem altını çizmiş hem de bir kısmı Hucurat Suresinde örneklenmiş olan olumsuz misallerle insanlığa ders vermiştir. Mesela; şehir hayatında bağıra çağıra konuşmanın yanlışlığı üzerinde durulmuş ve lakap takmanın kötülüğü vurgulanmıştır. İnsanlık ailesinin aynı anne babadan geldiği hatırlatılarak tüm insanlığın kardeşliği üzerinde durulmuştur. Öyleyse dünya

üzerindeki kardeşlerimizin yaşadıkları mekânların da temizliği ve güvenliği imanları ve ibadetleri kadar önemlidir.

4-Helal-Haram iletişimi ile Temiz-Pis ilişkisinin doğru kurulamaması: Bir şeyin helal olması başka temiz ya da kirli oluşu başkadır. Helal olan bir şey temiz olmayabilir. Kirlenmiş olur ve temizlenmesi gerekir. Kur’ân-ı Kerim “halâlen tayyiben” buyurmaktadır. Hem helal hem temiz olmalıdır. Özellikle yerel dinlere mensup iken Müslüman olan kardeşlerimizin yaşadıkları coğrafyada bu doğru iletişimin kurulamadığını bizzat gözlerimizle görmüştük. Bir kurban bayramında hayvanın etleri ile temizlenmeden işkembesinin parçalanarak karıştırıldığını görünce, neden böyle yapıldı sorusuna pis olan işkembeyi kastederek “bunun yenmesi helal değil mi?” Onun için birbirine karıştırdık cevabını vermişti.

5-“Dünyada yalnızca biz yaşıyoruz” fikrinin yanlış tezahürü: Allah (c.c.) yeryüzünü insanla beraber diğer canlılara da mekân yapmıştır. Yani insanoğlu bu dünyada yalnız değildir. Onun için çevremizde yaşayan canlıların da bu tabiattan alacakları vardır. Onların da sağlıklı ve düzenli beslenme hakları mevcuttur. Karada ve denizde insan eliyle yapılıp haberlere de konu olan “Çevreyi ne kadar kirlettiğimize” dair örneklere bakıldığında insanlık ailesi olarak sınıfta kaldığımızın fotoğrafı bize gösterilmektedir. İnsanoğlu kendi eliyle kendini zehirlemektedir. Üstelik bunu bilerek yapmaktadır. Çünkü zarar henüz kendisine dokunmamıştır.

6-“Boş ver bir şey olmaz” hastalığı; bu hastalığa az ya da çok hepimizin ortak olması. Sigaranın sağlığa zararları çeşitli resimlerle paket üzerinde nasıl gösteriliyorsa tabiata verilen zararlarda aynı şekilde çeşitli resimlerle insanlık ailesine kamu spotu olarak gösterilmeli ve “bir şey olmaz” denilerek yapılan yanlışların nelere mal olduğu hatırlatılmalıdır.

7-“Daha önemli işler var” aldatmacasına kapılmak. “Her taş yerinde ağırdır.” diye bir atasözümüz vardır. Yani her eylem yerine göre en önemli iştir. O nedenle “küçük iş” yoktur. Her iş büyüktür.

8-Yanlış geleneğin ısrarla devam ettirilmesi. Dünyaya gelen her çocuk tertemiz olarak doğar. Hem madden hem manen yaklaşık bir yaşına kadar hem gözlerinden hem de kulaklarından beslenir. Hiç konuşmaz. Hep gözlem yapar. Bir yaşından sonra ne ile ve hangi sözlerle beslenmişse onları teker teker vermeye başlar. Aynen diğer davranışları da geleneksel olarak alır. Temizlik konusu da her anlamıyla yeni nesle büyükler tarafından öğretilir. Bizler yeni neslin öğretmenleri olarak yanlış, eksik ve hatalı gördüğümüz geleneksel davranışlarımızı yeni nesle ısrarla ve ısrarla öğretmeyeceğiz.

Özetle söylemek gerekirse biz bizden öncekilerin ektiklerini biçiyoruz. Bizden sonrakiler de bizim ektiklerimizi hasat edecekler. İş bizde. Biz temizlik ekersek temizlik, pislik ekersek pislik biçecekler. Karar bizim.


Kayıt Ol



Üye Girişi