İkra Admin
İkra Admin

İkra Admin

-

Yazarın Haberleri
KULLUK BİLİNCİ: 3 S

KULLUK BİLİNCİ: 3 S

Sonsuzluk, Sorumluluk, Sadelik

Yine bir Salı günü...

İKRA Derneği Bağcılar Temsilciliğinde, birbirinden değerli hocalarımızı ağırlamaya devam ediyoruz.  14 Ocak Salı akşamında da, değerli hocamız Sayın Ramazan Kayan bey bizlerle beraber oldu. Hocamız "KULLUK BİLİNCİ" başlıklı dersinde bizlere dünya imtihanını kazanabilmek için -kendine has üslubuyla- "3 S" formülünü hatırlattı ve özetle şunları söyledi:

Birinci "S" harfimiz: SONSUZLUK...

Şu sonlu dünya hayatı imtihanını kazanabilmenin yolu evlilik, ticaret, eğitim başta olmak üzere tüm alanlar ve anlarda sonsuzluğu öncelemektir. Ümmet coğrafyası, sonsuz ahiret hayatını merkeze almayı bırakıp geçici dünya hayatını öncelediği için, maalesef şu an bu üzücü durumda. Maalesef mutluluğu geçici dünya hayatında aradığımız için mutlu olamıyoruz. Gerçek eşler ve dostlar, birbirlerini cennete hazırlayanlardır. Bizim özümüze dönmemiz için dünyevileşme hastalığını bırakıp, sonsuz ahiret hayatını merkeze almamız gerekiyor.

Filistin’de 17 yaşındaki kız, Raid, okuldan evine dönerken Yahudilerce şehit ediliyor. Bu haberi sosyal medyada gören bir Filistinli delikanlı, Danya, da paylaşım yapıyor ve onun ötesinde o kızcağızı şehit eden askeri bıçakla yaralıyor ama o da diğer Yahudi askerlerince şehit ediliyor.

Şehit Danya’nın cenaze merasimine Şehit Raid’in babası da katılıyor. Şehit Danya’nın babası, Şehit Raid’in babasına sarılıyor ve sonra kızın babasından “Allah’ın emri, peygamberin kavli ile şehit kızın Raid’i, şehit oğlum Danya’ya istiyorum” diyor. Şehit Raid’in babası da “Allah’ın emri, peygamberin kavli ile Şehit kızım Raid’i, şehit Danya’ya veriyorum. Nikahları Cennet-i Âlâ’da olsun, diyor. İşte, sonsuzluk bu, işte ahiret hayatı…!

İkinci "S" harfimiz: SORUMLULUK...

Sorumluluk bilinci ve takva ruhu ile hareket etmeliyiz. Biz meçhul değiliz, mesulüz. Kendimiz için değil, başkaları için yaşayabilmeliyiz. Sorumluluk sahaya inmeyi, sefere çıkmayı gerektirir. Bizim okullardaki sınavlar dışında, bir de insanlık sınavımız var. Bu kadar insanın öldürüldüğü bir dünyada, insanlığın ölmemesi için üzerimize düşen görevler var. "Allah'ın rızasını nasıl kazanırız?" , "Mazlumların duasını nasıl alırız?" diyerek kendimize sorular sormalıyız. Sohbetin bu bölümünde, Suriye'deki son durumdan da bahseden hocamız, Suriyeli Dr. Hüsam Adnan'ın duygusal mektubunu bizlerle paylaştı. (Bu mektubun kısa özetini en altta bulabilirsiniz.) Değerli hocamız, sorumluluk konusunda Aliya İzzetbegoviç'in ne kadar hassas bir lider olduğunu da bizlere hatırlattı.

Üçüncü "S" harfimiz: SADELİK...

Tüketim çılgınlığı evimizi, sokağımızı, zihnimizi maalesef çepeçevre kuşattı. İsraf ve lükslerimiz çoğaldı. Bu noktada Efendimiz (s.a.s.)'in sadeliğini yakalarsak, o zaman yıldız Müslümanlar ortaya çıkacak. Yeryüzünün en sade evi neresidir diye sorsak aklımıza hemen Kabe-i Muazzama gelir. Allah'ın evi bu kadar sadeyken, bizim evlerimizin bu kadar lüks içerisinde olmasını nasıl izah edebiliriz!? Dört tarafı sade duvar olan, Allah'ın evi Kabe'nin çevresi, büyük otellerle çevrilmiş. Bu Ümmet özgürleşmek istiyorsa, Kabe'nin sadeliğini örnek almalı. Güvenlik, kurtuluş ve direniş için sadelik şart. Kabe'nin etrafında dönüyoruz ama maalesef dünya meşguliyeti başımızı döndürüyor. Bizler gösterişle toprağın üstünü zenginleştirmeye çalışıyoruz. Bize düşen sadelikle toprağın altındaki akıbetimize yatırım yapmak.

Hz. Aişe validemiz, Efendimiz(s.a.s)'e "Cennette seninle olabilmem için bana dua eder misin?" diye sordu. Efendimiz cevap vermeyince soruyu 3 kere tekrarladı. Efendimiz de bunun üzerine; "Tamam, sana bu noktada dua edeceğim, ama sen de bana sade bir yaşam konusunda yardımcı ol." buyurdu.

Değerli hocamız, dünyevileşme hastalığından kurtulabilmek için bizlere 3S diye formülize ettiği "sonsuzluk" , "sorumluluk" ve "sadelik"alt başlıkları ile"KULLUK BİLİNCİ" başlıklı sohbetini tamamladı. Sonrasında yoğun katılımlı programımız, lokum ve çay ikramı ile devam etti. Allah hakkıyla istifade edebilen bir kul olabilmeyi bizlere nasip etsin...

Dr. Hüsam Adnan’ın Mektubu (özet)

Ben Dr. Hüsam Adnan. Bugün 7 aylık hamile bir anne ve 2 küçük çocuğu ile tek bir battaniyede geldiler. Yatacak yer yok, çünkü hepsi dolu.

Çocuklardan birinin sağ ayağı yok ve kolu kırık; diğeri ise gözünden yaralı. Şarapnel parçalarının yaraladığı anne ise dünyanın tüm ızdırabını unutmuş onlara sarılıyor. Annenin gözlerinde yaşam mücadelesini görüyorum, gözleri yavrularına odaklanmış bir şekilde, babalarını ise kaybedeli aylar olmuş.

Bir müddet sonra anne ölüyor. Yanımdaki doktor arkadaş ise bebeği kurtarabilme şansımız olduğunu söylüyor. Ben ve neşterim suskun; acaba bebeği sezaryenle alıp dünyaya getirsek mi bebeğe iyilik yapmış olacağız; yoksa anne ile beraber ölümüne seyirci kalıp şu pis, zulüm dolu dünyaya getirmemekle mi ona yardım etmiş olacağız…! “Hayır, ben bir doktorum” diyorum bir yandan, öbür yandan bebeğin çaresiz durumunu düşünüyorum… Ben ve neşterim sessiz… Gidiyorum oradan, diğer doktor arkadaşım sezaryenle çocuğu alıyor.

ZORLUKLARA DİRENMEK

ZORLUKLARA DİRENMEK

        

Allah’ın bu dünya için koyduğu bir kanunu/sünneti vardır; bir hedefe ulaşmak için çalışmak ve zorluklara katlanıp direnmek. Aynı şekilde yapılan hataları ve işlenen günahları hemen cezalandırmayıp, belirli bir süreye kadar mehil vermek. İKRA Derneği Genel Başkanı Sayın Mehmet ÇELİK, 13.01.2020 tarihinde İKRA Güngören Temsilciliği’nde yaptığı sohbette bu konuları da kapsayan Kalem suresinin tefsirine devam etti. Hocamız sohbetinde şu hususlara değindi:

Yüce Allah bu surede, Hz. Peygamber'e (s.a.v) İslâm’ı tebliğ ederken, karşılaşacağı insanlara ve zorluklara karşı nasıl dirayetli olacağını ve sağlam duracağını öğretiyor. 45. Ayette şöyle buyruluyor: “Onlara mühlet veriyorum. Şüphesiz benim tuzağım sağlamdır.” Evet, Allah yeryüzünde günah işleyenlerin cezasını hemen vermiş olsaydı, canlı kimsenin kalmayacağını bize haber veriyor.

Surenin 46. ayetinde şöyle buyruluyor: “Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu yüzden ağır bir borç yükü altına mı girmişlerdir?” Yani sen İslâm’ı tebliğ ederken onlardan para mı istiyorsun da onlara ağır geliyor diyor cenabı Hakk Hz. Peygamber'e.

Günümüzde de öyle değil midir? Birileri bizden borç istediği zaman, hemen vermeme duygularımız ağır basmıyor mu?  Peki verenler var mı?  Var! Peki onlar nasıl veriyor?  Vermeme duygusu onlarda yok mu?  Elbette vardır ancak verenler, cimrilik duygusunu bastırıp cömertlik duygusunu daha üste çıkarıyor. 47. ve 48. Ayetlerde “Yahut gayb (Levh-i Mahfuz) kendi yanlarında da onlar mı (bundan aktarıp) yazıyorlar? Sen, Rabbinin hükmüne sabret. Balık sahibi (Yûnus) gibi olma. Hani o, (balığın karnında) kederli bir hâlde Rabbine yakarmıştı” buyruluyor. Ey Muhammed (s.a.v), ey müslümanlar sabredin, diyor Allah. Ne zamana kadar, ne için?  Allah için sabredeceğiz. Kardeşin Yunus (a.s) sabretmedi örneğini veriyor Cenabı Allah.

Biz bugün, her şeyi yapıyoruz ama başımızdan musibet eksik olmuyor Ya Rab, diyebilir miyiz?  Hayır. Sabrederken de mücadele etmeye devam etmeliyiz. Allah Peygamber'e sabret derken, Efendimiz yerinde durdu mu?  Hayır. İslami tebliğ etmeye devam etti. O halde biz de mücadeleye devam etmeliyiz.

         49. ayet: “Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, o mutlaka kınanmış bir hâlde ıssız bir yere atılacaktı.” Hani Yusuf'un (as) başına musibet gelmişti de Allah onu sıkıntıdan kurtarmış ve başına gelen musibete sabretmişti. Bizler de sabredeceğiz, ama sabrederken de mücadele edeceğiz.

         50. ayet: “(Fakat böyle olmadı.) Rabbi onu (peygamber olarak) seçti ve salih kimselerden kıldı.” Örneğin Musa (a.s) yanlışlıkla bir insan öldürdü ama sonra peygamber oldu. Neden?  Allah onu bağışladı. Bizler de bir hatamız var diye vaz geçmemeliyiz, tövbe etmeli, yanlışımızı düzeltmeliyiz.

         51. Ayet: “Şüphesiz inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) duydukları zaman neredeyse seni gözleriyle devirecekler. (Senin için,) "Hiç şüphe yok o bir delidir" diyorlar.” İktidar sahibi, güç sahibi insanın karşına çıkıp da yanlışını söylemek, onu doğru yola davet etmek kolay bir iş midir?  İşte Hz. Peygamber bunu yaptığı için etrafındakiler O'na deli dediler.

52. ayet: “Hâlbuki O (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür.” Tüm bunlardan anlıyoruz ki, Kur’an bizim için bir yol rehberi, bir öğüttür. Sapkınları, şaşırmışları doğru yola eriştirecek olan ilâhi mesajdır. Kimse birilerinin gelip kendini kurtarmasını beklemesin, bizi kurtaracak olan yine biziz.

SABRIN FAZİLETLERİ

Sabrın Faziletleri
 

Her salı birbirinden değerli hocalarımızı İKRA Bağcılar Temsilciliği'nde ağırlamaya devam ediyoruz. Yeni yılın ilk sohbetini 08.01.2020 tarihli salı gününde, Eğitimci Osman BAŞAK hocamızın hatipliğinde gerçekleştirdik. Değerli hocamız "SABRIN FAZİLETLERİ" başlıklı dersinde bizlere özetle şu bilgileri verdi:

Sabır dediğimizde, aklımıza ilk olarak, birbirimize sabrı tavsiye etmemizi hatırlatan "Asr Suresi" gelir:
"Asr'a yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve SABRI TAVSİYE edenler müstesnadır. (Asr/1-3)

Tahammülü zor ve nefse ağır gelen şeylere katlanmak ancak sabır ile olur. Sabır, bir musibet, bela anında bunun Allah'tan gelen bir imtihan olduğunu bilip ona göre hareket edebilme halidir.

Peygamberlerin Kur'an'da geçen kıssalarında bizler için birçok sabır örneği vardır. Sabır dediğimizde aklımıza gelen ilk isim Hz. Eyüp (a.s) olur.

Yine Kur'an-ı Kerim birçok ayetinde bizlere sabrı hatırlatır:
Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir. (Bakara/153)

Hadislere baktığımızda da sabrın önemi bize hatırlatılıyor.

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Mü’minin her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine verilmiştir. Sevindirici bir işle karşılaşırsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşırsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.”

Yine Efendimiz(s.a.v.) kendisinden dua isteyen saralı bir kadına, sabrın karşılığının cennet olduğunu şöyle ifade buyurmuşlardır: “Dilersen sabreder cennete girersin, dilersen dua edeyim, Allah seni bu dertten kurtarsın.”
Kadın: “Ben bayılıp düştüğüm zaman üstüm açılıyor, Allah’a dua et, örtüm açılmasın” deyince Allah’ın Elçisi, kadına dua etmiştir.

Hz. Muhammed (s.a.v.) bir kabrin başında ağlayan bir kadın gördü ve ona "Allah’tan kork ve sabret" dedi. Kadın "geç git, zira benim başıma gelen musibet senin başına gelmemiştir" dedi. Peygamberi tanıyamamışım. Onun peygamber olduğunu söylediklerinde hemen kapısına gitti ve "Ben, seni tanıyamadım" dedi. Peygamber (s.a.s.) "Asıl sabır, musibetin ilk anında olandır" buyurdu. (Buhari)

Yine Efendimiz (s.a.s.) buyurdular ki: "Herhangi bir müslüman başına yorgunluk, hastalık, düşünce, keder, acı ve kaygıdan, diken batmasına kadar ne gelirse, Allah bunları o müslümanın hatalarına kefaret kılar." (Buhari)

Değerli hocamız, sabır konusundaki ayet ve hadislerin ardından sohbetini tamamladı. Sonrasında çay ikramıyla muhabbetimiz sona erdi.

“İslâm ekonomik sistem anlayışının sosyal güvenlik kurumları, vakıflardır.”

Türkiye Diyanet Vakfı Genel Müdürü

Av. Mehmet Savaş POLAT

 

“İslâm ekonomik sistem anlayışının sosyal güvenlik kurumları, vakıflardır.”

 

İKRA: Hocam İslâm tarihine baktığımızda Hz. Peygamber (sav) döneminden itibaren Müslümanların, mallarını vakfetmek suretiyle ihtiyaç sahiplerine yardımcı olduklarını görüyoruz. Müslümanların bu şekilde mallarını hayır işlerine vakfetmelerinde ve İslâm medeniyetinin âdeta bir iyilik ve vakıf medeniyeti haline gelmesinin sebepleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Mehmet Savaş POLAT: Mensubu olduğumuz İslâm dini yardımlaşmayı emrediyor. Bu manada İslam'da ilk vakıf Peygamber Efendimiz tarafından yapılmıştır. Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz, sahibi olduğu, önce hurmalıkları ve sonra da Medine çarşısını Ümmete vakfetmesiyle vakıf müessesi başlamış oldu. İslam tarihi bilhassa, Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları dönemleri vakıf medeniyetimizin zirve yaptığı, eşi bulunmaz zarafet, muhabbet ve hizmet örnekleri ile doludur. Hatta bu uygulamaları yani vakıfları, İslâm ekonomik sistem anlayışının sosyal güvenlik kurumları olarak adlandırabiliriz.

 

İnsan öldükten sonra amel defteri kapanır. Ancak sadaka-i cariye, yani faydası devam eden, istifade edilen bir yapı, kurum, dikili bir ağaç, ilim eseri, hayırlı bir evlat vs. bırakan kişinin defteri kapanmaz. İşte sadaka-i cariye bırakmayı Müslümanlar çok önemsemişler ve öldükten sonra amel defterinin kapanmaması için bir vakıf eseri bırakmaya gayret etmişlerdir. Bu durum İslam medeniyetinin vakıf medeniyetiyle özdeşleşmesini sağlamıştır.

 

İKRA:  Yine tarih boyunca vakıfların hizmet alanlarına baktığımızda hayatın her alanına ve her ihtiyaç sahibine ulaşacak şekilde vakıflar kurulduğunu görüyoruz. Hatta hayvanlar için bile vakıflar kurulmuştur. Bu durumu nasıl açıklayabiliriz?

 

M.S. POLAT: Vakıflar, hayır işlerinin kurumsallaşmış, müesseseleşmiş halidirler. Vakıfları besleyen ve onu ayakta tutan en önemli muharrik unsurlardan birisi, kuşkusuz İslâm’ın paylaşımcı ve muhtaçlara yardım etmeyi öngören öğretisidir. Aynı zamanda birer sivil toplum kuruluşu olan vakıflar birçok alanda önemli hizmetler görmüşlerdir. Bizim medeniyet anlayışımızda kişinin değeri; malı ve makamı ile değil, topluma, insanlığa sağladığı fayda ve hizmet ile ölçülür. Hizmet etmenin en güzel yollarından birisi de vakıflar aracılığı ile olur.

 

İslâm, insan hayatını düzenleyen pek çok esaslar getirmiştir. Bunların en önemlilerinden biri de, insanlar arasında karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmaya yönelik getirdiği esaslardır. Bu esaslar, ferdi ve toplumu mutlu eden; sosyal barış ve huzuru temin eden dini yükümlülüklerdir.

 

Osmanlıdaki büyük vakıf hizmetleri o kadar ileriye gitmiş, bu işteki merhamet ve sevgi boyutu o kadar kuşatıcı olmuştur ki, sadece fakir fukaraya, garip gurabaya yardım ile yetinilmemiş, hayvanlara, tabiata, yeşile ve herkese merhamet nazarıyla bakılmıştır. Leylek koruma vakıfları, sokakları temizleme vakfı, köprülerin bakımı, atları hayvanları koruma vakıfları, borçlarını ödeyemeyip hapse girenlere yardım vakfı, misafir ağırlama vakıfları, bahçe meyve vakıfları gibi İslâm medeniyetinin bütün canlıları, varlıkları kuşatan sevgi ve merhamet boyutunu ortaya çıkaran vakıflar kurulmuştur. Vakıflar sadece bu coğrafyada değil ecdadımızın gayretleri sayesinde Dünya üzerinde farklı coğrafyalarda hayır hizmetlerine devam etmektedirler.

 

İKRA: Vakıflar bu yapıları ve hizmetleriyle toplumsal hayatı nasıl etkilemişler ve nasıl bir toplumsal yapının oluşmasını sağlamışlardır?

 

M.S. POLAT: Vakıflar, tarih boyunca hangi amaçlarla kurulmuş olurlarsa olsunlar, İslâm ve Türk dünyasında birbirinden önemli, çok çeşitli hizmetleri üstlenerek, günümüzde modern devletin yapmakta olduğu çok sayıda kamusal görevi yüzyıllarca başarıyla yerine getirmişlerdir. Vakıflar, aynı zamanda, servetin zengin kesimlerden toplumun daha fakir kesimlerine doğru akışını önemli ölçüde gerçekleştirerek sosyal dengelerin kurulmasında ve sosyal bütünleşmenin sağlanmasında, içtimaî barışın sürekliliğinde, sınıf çatışmalarının önlenmesinde, kamunun hizmet taleplerinin yerinde karşılanmasında, siyasî ve ekonomik istikrarın sağlanmasında da merkezî yönetimlerin en büyük yardımcıları olmuşlardır.

 

Vakfın özünde bulunan yardımlaşma ve dayanışma duygusu, Türklerin İslamiyet öncesindeki geleneklerinde de görülen bir sosyal özellik olduğundan, Müslüman olduktan sonraki dönemde de vakıf ve yardımlaşma anlayışı, “Allah Rızasını” kazanma isteği ile çok daha güçlenerek genişlemiştir. Bu durum; vakfın belirli toplulukları kapsamasından çok, bütün insanları, hatta hayvanları ve doğayı da içine alacak şekilde genişleyerek enginleşmesine vesile olmuştur

 

Gerek sosyal gruplar arasında dostluk, kardeşlik, yardımlaşma ve yakınlaşmanın temininde ve gerekse kamunun belli sosyal kriterlere göre şekillendirilmesinde devletin elindeki en etkili kurumsal vasıta vakıflar olmuştur. Osmanlılar, servetin belirli ellerde yoğunlaşarak sosyal refah düzeyinde aşırı farklılaşmalar oluşması ve dolayısıyla içtimaî dengelerin bozulmasını önlemek için, kişilerin kendi istekleriyle kurdukları vakıflardan geniş ölçüde yararlanmışlardır. İmkânı olan herkes bir hayır eseri yaptırmış, buna gücü yetmeyenler bir mektep veya camiyi, ya tamir ettirmiş ya da tamirine madden-manen-bedenen katkıda bulunmuş, bunu da yapamayanlar hiç değilse bir çeşme yapımı ya da tamiri ile ilgilenmişlerdir.

 

Vakıflar kanalıyla, toplumsal servetin önemli bir bölümü, hukuken bir daha geri dönmesi mümkün olmayacak şekilde toplumun en zengin tabakalarından en alt tabakalarına ulaşacak şekilde; bir başka deyişle özel mülkiyete konu olmaktan çıkartılarak toplumsal mülkiyet kategorisine aktarılmıştır.

İKRA:   Vakıflar ve vakıf kültürüyle ilgili bu genel sorulardan sonra biraz da günümüze ve özele gelmek istiyoruz. Siz aynı zamanda dünyanın her yerindeki mazlumlara ve ihtiyaç sahiplerine ulaşmaya çalışan bir Vakfın, Türkiye Diyanet Vakfı’nın genel müdürüsünüz. Günümüzde vakıf çalışmaları nasıl bir seyir izliyor; kadim vakıf geleneğimiz devam ediyor mu?

 

M.S. POLAT: Sosyal dengenin korunması maksadıyla günümüzde Vakıf ve Dernekçiliğin hızla arttığını görmekteyiz. Gelişen toplumlarda bu tip faaliyet alanları artması aynı zamanda o milletin maddi ve manevi zenginliğin artması demektir. Vakıf müesseseleri sosyal ve ekonomik yardımlaşmayla fakirliği ve onun doğurduğu sosyal sıkıntıyı asgariye indirmeye gayret ederken, öte yandan sanat ve kültür değerlerinin gelişmesi ve korunmasından, yurdun imar ve inşasına birçok hizmete öncülük etmiştir.  

 

Günümüzde de Türkiye Diyanet Vakfımız başta olmak üzere birçok vakıf ve yardım kuruluşları aracılığıyla ecdad mirası vakıf geleneği en güzel şekilde icra edilmektedir.

 

İKRA:   Bu çerçevede biraz da başında bulunduğunuz Türkiye Diyanet Vakfı’nın hizmetlerinden bahsedebilir misiniz? Diyanet vakfı hangi hizmetleri yerine getiriyor; hizmet alanı nerelere ulaşıyor ve hizmetlerinin finansmanını nasıl sağlıyor?

 

M.S. POLAT: Türkiye Diyanet Vakfı, ecdadımızdan miras olan vakıf kültürünün bir yansıması ve bizlere kadar ulaşan iyilik halkasının bir devamı olarak 13 Mart 1975 tarihinde kuruldu. Din hizmetlerinin daha geniş kitlelere ulaşması ve dini hizmetlerde görev alacak neslin yetiştirilmesi gayesiyle çıkılan bu kutlu yol, alicenap milletimizin güçlü desteği, Vakfımızın ve Vakfımıza gönül veren insanların gayretli çalışmalarıyla büyüyerek yedi kıtaya ulaştı. Yıllar önce toprağa atılan tohum meyvesini verdi ve bugün dünya çapında etkili çalışmalar yapan büyük bir sivil toplum hareketi haline geldi.  Kurulduğu günden beri milletimizin sarsılmaz itimadına mazhar olan Türkiye Diyanet Vakfı, bugüne kadar yaptığı faaliyetlerle, yüce dinimiz İslâm’ın insanlığa hediyelerinden biri olan ve ecdadımız eliyle fiilen en mükemmel seviyeye taşınan vakıf geleneğinin günümüzde en sağlam halkalarından biri oldu.

 

Türkiye Diyanet Vakfı bugün, yurt içindeki 1.003 şubesi ve dünyanın 149 ülkesinde, eğitimden kültüre, sosyal ve hayrî hizmetlerden dini hizmetleri destekleme faaliyetlerine ve uluslararası yardım çalışmalarına kadar geniş bir alanda din, dil, ırk, renk ve cinsiyet ayrımı yapmadan faaliyetlerini sürdürüyor. Eğitim alanında yürütmüş olduğumuz projeler kapsamında geldiğimiz noktada yurt içi ve yurt dışında toplamda 42 bin öğrenciye eğitim hizmeti sunuyoruz. Afrika ülkelerinde temiz içme suyuna ulaşmada ciddi anlamda sıkıntılar yaşanan bölgelerde bu zamana kadar 250 su kuyusu açarak yaklaşık 4 milyon kişinin istifadesine sunduk.

 

Başkanlığımız ile birlikte yürütmüş olduğumuz en önemli çalışmalardan birisi de “Hediyem Kur’an Olsun” çalışması. Bu zamana kadar hayırsever milletimizin bağışladığı 1 milyon 300 bin Kur’an-ı Kerim’in yaklaşık 900 bini 27 dilde çevirisi yapılarak 67 ülkede dağıtıldı.

Ramazan ayında yürütmüş olduğumuz faaliyetler çerçevesinde 2019 yılında yurt içi ve yurt dışında yaklaşık 1 milyon 400 bin kişiye 22 milyon TL’lik yardım ulaştırdık. Kurban çalışmalarımız kapsamında 2019 yılında dünyanın 149 ülkesinde vatandaşlarımızın vakfımıza emanet etmiş olduğu 453 bin 560 hisse kurbanı keserek ihtiyaç sahiplerine ulaştırdık.

 

İç savaşın halen devam ettiği ve milyonlarca insanın evsiz kaldığı, binlerce kişinin hayatını kaybettiği Suriye’ye yönelik bu zamana kadar 265 milyon TL tutarında yardım yaptık. Bölgeye 1964 tır yardım malzemesi gönderdik. Bunun yanı sıra kriz bölgeleri olarak adlandırdığımız Endonezya, Arakan, Filistin, Yemen ve Sudan gibi ülkelere de yine milletimizin emanetlerini ulaştırarak ihtiyaç sahiplerinin yanında olmaya çalışıyoruz.

 

Hayrî hizmetlerin yanı sıra Müslüman toplulukların ibadetlerini doğru kaynaklardan öğrenip, huzur içinde yerine getirebilmesi adına cami inşası, bakım ve onarımı gibi çalışmalar da yürütüyoruz. Bu kapsamda Vakıf olarak bu zamana kadar yurt dışında 103, yurt içinde 3817 olmak üzere toplamda 3920 cami yaparak ibadete açtık. Ayrıca Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri ile Suriye’de terörden, savaştan zarar gören camilerin bakım, onarım ve tefrişatlarını yapıyoruz.

 

Yardımsever, vefakar milletimizin yurt içi ve yurt dışında yapmış oldukları bağışlarla dünyanın dört bir yanına milletimizin yardım elini ulaştırıyor, mazlumun umudu, derdi olanın dermanı oluyoruz.

 

İKRA:   İçinde bulundukları bütün olumsuzluklara rağmen, dünyadaki mazlumların yardımına koşanların yine de Müslümanlar olduklarını ve bunu da vakıf geleneği içinde yaptıklarını görüyoruz. Mazlumlara ve ihtiyaç sahiplerine yardım etme konusunda halkımızın tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz; bu konuda başka neler yapabilirler; vakıfları destekleme noktasında halkımızdan talepleriniz neler olabilir?

 

M.S. POLAT: Millet olarak tarihten beri mazlumun, mağdurun yanında olmuşuz. Ecdadımızın bize bırakmış olduğu en önemli miraslardan birisi de yardımlaşma ve infak olmuş. Günümüzde de Türkiye, Gayri Safi Milli Hasılaya göre dünyanın en fazla yardım yapan ülkesidir ve insani yardım konusunda rekabet edilemez bir noktaya gelmiş durumda. Elhamdülillah necip milletimiz dünyanın neresinde bir ihtiyaç sahibi, mazlum mağdur varsa sivil toplum kuruluşları aracılığıyla tüm imkânlarını seferber ediyor. 7’den 70’e toplumun her kesiminde bu duyarlılık ve hassasiyet var.  

 

Başkanlığımızla birlikte Yemen için düzenlediğimiz “Yemen’e Sessiz Kalma” kampanyasına halkımızın her kesiminde olduğu gibi 4-6 yaş Kur’an Kursu öğrencilerimizden de çok büyük destek geldi. Yavrularımız evlerindeki kumbaralarında biriktirdikleri harçlıklarını Yemenli kardeşleri için bağışladı. Yine Rize’de ilköğretim okulunda bir öğrencimiz öğlen yemeği için aldığı tostunu Yemenli kardeşlerine göndermek için görevlilerimiz tarafından okula konulan yardım sandığının içine atıyor. Bu ve buna benzer sayısız örnekler verebiliriz. Yaşadığımız bu hadiseler milletimizin, küçüğünden büyüğüne yardım konusunda ciddi bir hassasiyeti olduğunu gösteriyor.  

Yardım konusunda başta gönül coğrafyamız olmak üzere dil, din, ırk, millet ayrımı yapmadan her yere ulaşmaya çalışıyoruz. Dünyanın herhangi bir yerindeki mağduriyetlerin giderilmesi konusunda ne zaman milletimizin kapısını çalsak hiçbir zaman boş çevirmiyorlar. Bunun en güzel örneklerini başta ülkemizdeki ihtiyaç sahipleri olmak üzere Filistin, Yemen, Sudan, Suriye ve Afrika’da birçok ülkeye yönelik düzenlediğimiz yardım kampanyalarında net bir şekilde gördük.

 

İKRA:   Biz İKRA (İlim, Kültür ve Rahmet) Derneği olarak düzenli bir program çerçevesinde kitap okuyan ve okutan bir derneğiz. Bu konuda neler söylemek istersiniz, neler tavsiye edersiniz?

 

M.S. POLAT: Kitaplar, akıl ve fikir dünyamızı genişletmemize katkı sunan, bilimin bize sunduğu imkanlardan en iyi şekilde faydalanmamıza imkan tanıyan, mana alemini görmemizi, iyiliğe, doğruya, güzele ve gerçeğe ulaşmamızı sağlayan en önemli araçlardır. Aynı zamanda insanların hislerini, fikirlerini, başkalarına, aktarabildiği, kendilerinden sonra gelecek nesillere ulaştırabildiği bir mektup, bir pusuladır kitaplar.

Bu anlamda yapmış olduğunuz çalışmaları, kitaptan ve okumaktan uzak bir neslin yeniden kitap okuma alışkanlığı kazanması anlamında çok kıymetli görüyorum.

 

İKRA: Hocam bize zaman ayırdığınız ve gerek vakıflar ve vakıf geleneğimiz hakkında, gerekse fiilen yapılan hizmetler konusunda kıymetli bilgiler verdiğiniz için teşekkür ediyor, çalışmalarınızda kolaylıklar ve başarılar diliyoruz.   

 

M.S. POLAT: Ben teşekkür ederim; kitap okumak ve okutmak gibi çok güzel bir hizmeti yürüten İKRA Derneği’ne ve mensuplarına başarılar dilerim.

 

 

                                               Röportaj: Erdoğan AYDIN – Halil KENDİR

 

 

 

(NOT: Türkiye Diyanet Vakfı Genel Müdürü Sayın Mehmet Savaş POLAT Bey ile bu röportajımızı gerçekleştirdikten sonra ve Dergimizin baskısından kısa bir süre önce, Sayın Genel Müdür, birikim ve tecrübelerinden farklı bir şekilde istifade edilmek üzere, yine Diyanet Başkanlığı bünyesinde farklı bir göreve getirilmiştir).

Ubudiyet

İkra Derneği Esenyurt Temsilciliği olarak gerçekleştirdiğimiz 30.12.2019 tarihli sohbetimizde, Bekir YILDIRIM Hocamızı ağırladık.

Hocamız bizlere “Ubudiyet” konusunu nakletti.

Özetle;

“Ubudiyet” kelimesi, Arapça’da "abd" kökünden türemiştir. Sözlükte ise; kulluk, kölelik, aşırı bağlılık, itaat anlamlarına gelmektedir. Kul, köle anlamındaki ve itaattan başka şefkat, merhamet ve himâye anlamlarını da taşımaktadır. Buna göre insan bütün benliğiyle Allah'a kul olmanın bilincine ulaşınca, Allah da ona merhamet etmekte ve o kimseyi koruması altına almaktadır. İnsan Allah'a karşı yapmış olduğu kulluk görevinde; O'nun emirlerini yerine getirdiği gibi, O'nun hoşnutluğunu kazanmak amacıyla da, her türlü söz ve davranışlarında en içten saygı ve sevgi ile bağlılığını ortaya koyar. Bu nedenle Allah'a yönelen bu söz ve davranışlara da “ibadet” adı verilmiştir.


A-b-d : “Kul, köle, hizmetçi.”
Ubudiyet ise: “Kulluk, kölelik, bendelik, kul olduğunu bilip, Allah’a itaat etmek” 

İbadet, Allah’ın razı olduğu şeyi yapmak, ubudiyet ise Allah’ın yaptığına razı olmaktır.

Kul olduğunu bilen, bu dünyada dilediği gibi ömür süremeyeceğinin şuurunda bulunan ve bu âlemde misafir olduğunun farkında olan bir insan kulluk vazifesini seve seve yerine getirir.

Ubudiyet devamlıdır, süreklidir. Çünkü kulluktan ayrı olduğumuz bir ânımız yok. Her an hayatı tadan, her an bedeninden istifade eden ve her ânı Allah’ın yarattığı bu âlem içinde geçen insan, daima kuldur. O hep doğru söyleyecek, hep helâl yiyecek, hep meşru dairede dinleyecek, bakacak, düşünecektir. Kulun görevi bu olmalıdır.


Ubudiyet bir Sahra ise, ibadet o Sahra’da yer yer yükselen dağlar gibi.

İbadet insanda kulluk şuurunu pekiştirir, kuvvetlendirir. Bu şuur sayesinde insan, emdiği havanın, içtiği suyun, aldığı gıdanın hep Allah’ın ihsanı olduğunu düşünür ve kalbi Rabbine karşı sonsuz bir minnettarlıkla dolar. Güneş’i O’nun lâmbası, Ay’ı O’nun kandili, geceyi O’nun örtüsü bilir ve Rabbinin misafiri olmanın hazzını ruhunun tâ derinliklerinde hisseder.


Allah’ın  ulûhiyetine imanla mukabele ettiği gibi, nimetlerine şükürle, kemâline hayretle, hikmetine tefekkürle, musibetlerine de sabırla mukabelede bulunur. 

Bir ağacı düşünün, yüzlerce yıllık. Her sene yüzlerce yaprak barındırır. 100’ü 1000’ler ile çarparsanız, sayısız bir yaprak adedi çıkar ortaya. Ve bu yaprakların hiç biri birbirine benzemez. 

Yağan Kar’ı düşünün, milyonlarca adedince tane tane düşer yeryüzüne. Hiçbiri birbirine benzemediği laboratuvarca ispatlanmış ve yine hiçbiri birbirine değmez. 

Allah’ın yarattığı herseyde bir hikmet vardır. Bu hikmetlere ancak tefekkür ile karşılık verebiliriz. “SübhanAllah” demeliyiz.


İbadete muhtacız.
İbadet; kul’u, kulluk yapılana yaklaştırır. 
İnsan tepeden tırnağa acz ile kaplı. Ne saçının ağarmasını durdurabiliyor, ne tırnağının uzamasını... 
Ve insan baştan ayağa ihtiyaç dolu. Saça muhtaç; o olmadı mı bir yanı noksan kalıyor. İnsan alın’a muhtaç; kaşa, göze, kirpiğe muhtaç. Dudağa, çeneye, gırtlağa muhtaç. Geçelim bütün bunları ve ayaklarımıza varalım. İnsan ayağa muhtaç; topuğa, parmağa, tırnağa muhtaç.

İnsan, hemen dudağının önündeki havadan, tâ cennete kadar herşeyin fakiri. Hiçbirine sahip değil. Mide yapmaktan âciz olduğu gibi meyvenin de fakiri. Göz yapmaktan âciz olduğu gibi Güneş’in de fakiri.
İşte ibadet, insana aczini hatırlatan, kul olduğunu, başıboş olmadığını ders veren en ulvî vazife. İnsan bir taraftan kendi aczine ve fakrına bakar, sonra herşeyi onun için ve ona göre terbiye eden Rabbi’nin bu sonsuz ihsanlarına karşı nasıl şükredeceğini bilemez hâle gelir. Bu hâl onu el bağlamaya götürür, bel bükmeye götürür, yüz sürmeye götürür. Bunu yapmayan insan kendinin gâfilidir, kendinin cahilidir ve nefsini bilmediği için de Rabbi’nin gâfilidir.


İşte insanı bu gafletten korumak ve kurtarmak üzere nazil olan bir İlâhî Ferman:

“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine nâil olasınız.” (Bakara Sûresi, 21)

İnsan ibadeti niçin yapar ve bu ibadet ona ne kazandırır? Bu iki sorunun cevabı bu âyette şöyle veriliyor:

“Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz.”

Âyetteki, ‘sizi ve sizden öncekileri yaratan’ ibaresi Rabb’in sıfatıdır. Bu sıfatı bir an için düşünmediğimizde, âyet-i kerime, “Rabbinize ibadet ediniz.” şeklinde karşımıza çıkar. Demek ki ibadetin sebebi, Rabbimizin bizi terbiye etmiş olması. Rabb’e, ibadet edilir. Bu kudsî vazifeyi idrak edebilelim diye Allah, vicdanımıza bazı işaretler koymuş. Babamıza itaat etmeyi vicdanî bir görev sayıyoruz. Niçin? Babamız olduğu için. Annemize isyandan sakınıyoruz. Niçin? Annemiz olduğu için. İşte âyet-i kerime bizim vicdanımıza hitab ediyor: “Rabbinize ibadet edin” diye emrediyor. Çünkü o sizi terbiye etmiştir. Babanızın yediği gıdayı beyaz kan hâline (meni) o getirmiş, sizi ana rahminde bir nutfe olarak rahim duvarına o yapıştırmış ve oradaki dokuz aylık terbiyenizi safha safha hep o icra etmiştir. Şimdi ise bir başka rahimdesiniz: Kâinat... 
Burada da sizi terbiye eden, besleyen, büyüten, yedirip içiren ancak O’dur.
Allah (cc) Rab’dir ve herşeyi O terbiye etmiştir. İnsan ise abd’dir, kuldur; herşeyiyle Allah’ın terbiyesinden geçmiştir. Elimizi tutmaya, ayaklarımızı yürümeye, ciğerimizi solunuma, midemizi sindirime, aklımızı anlamaya elverişli tarzda terbiye eden Allah’tır. Öyle ise biz Rabbimizin bu rakamlara sığmaz terbiye tecellilerine karşı edebimizi takınmak mecburiyetindeyiz.

Günlük hayatında bütün işlerini kul olmanın şuuruyla hep helâl dairesinde geçiren insan, belli vakitlerde Rabbinin huzurunda el bağlıyor. O’na yine O’nun emrettiği biçimde ibadetini takdim ediyor. Bu onun, Rabbine karşı bir kulluk vazifesidir, bir şükür borcudur. 

Âcizliğini, fakirliğini ve zilletini tam hisseden bir insanın kalbi Rabbine karşı derin bir mahçubiyetle dolar. Bu iç burukluğuna “inkisar” deniliyor. Ve İmam-ı Rabbani Hazretleri “İbadet, tezellül ve inkisardan ibarettir” buyurarak bu hâli ibadetin temeli, esası sayıyor.

Her insanın da bu âlemden istifadesi eşit değil.
Cennete ancak mü’min kullar girebilecekler. Allah’ın fazlı ve lütfu ile... Ondan istifade dereceleri ise ibadetleri ve ihlâsları nisbetinde olacak. 


Son olarak; 

Âbid ve ibâd kelimeleri, ibâdet kökünden; abd ise, ubudiyet kökünden türemektedir. Sufîler, buradan hareketle, abd'in âbid'den, ubudiyet'in de ibâdetten üstün olduğunu belirtmişlerdir. Çünkü âbid, hürdür, hür olanlar ise bir ücretle ve karşılığını bekleyerek çalışırlar. Abd ise, kuldur; kullar, köleler hiç bir şeye sahip olmadıkları için, çalışmalarının tek amacı vardır, o da efendilerini memnun etmektir. Başka bir deyişle, âbid nimet elde etmek, abd ise nimeti vereni memnun etmek için çalışırlar. Yani Rabbi’ni ...

Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de tövbe etmeyi ibâdetten önce zikretmiştir.

 “O tövbekârlar, ibadet edenler, hamdedenler, dünyada yolcu gibi yaşayanlar, rükûa varanlar, secde edenler, iyiliği teşvik edip kötülükten alıkoyanlar, Allah’ın sınırlarını gözetenler; müjdele o müminleri!” (Tevbe Suresi, 112)

Tövbe, ibadetten önce tutulmuştur. Bunun sebebi, makamlara ulaşma noktasının tövbe, makamların nihayetinin de ubûdiyet ve kulluk olmasıdır. Allah, günahkarların tövbelerinden sözederken; "Hepiniz birden Allah'a tövbe edin ey müminler" (Nûr, 24/31); Peygamberinden sözederken de; "Kuluna vahyettiğini vahyetti" (Necm, 53/10) buyurmuştur. Bu duruma göre; tövbe ilk, ubûdiyet ise, son makamdır.

Vakit ayırdığınız için size minnettar ve müteşekkiriz!


  -Her hafta Pazartesi günü saat 21:00'de ilim sohbetimiz devam etmektedir.
Sizi ve sevdiklerinizi bekleriz.

 -Adres: Akçaburgaz Mah. 3050 Sk. No:8 D:15 ESENYURT

#

İKRA Esenler Şubemizde Cuma günleri gerçekleştirdiğimiz Makale dersimiz de Emin Atalay hocamızın moderatörlüğünde Asım Çebi kardeşimiz  bizlere  Yazar Hüseyin ÖZTÜRK'ün "Akif'i Akif'in şuuruyla idrak etmek" adlı yazısını okudu. Emin Hocamızın Moderatörlüğünde bu yazıyı tahlil ettik.Sizleri de her Cuma günü Esenler şubemize bekliyoruz.

"Akif'i Akif'in Şuuruyla İdrak Etmek" 

En zor olan da budur! Mehmet Akif’i onun şuuruyla anlayabilmek, okuyabilmek, dinleyebilmek, bilgilenebilmek, anlatabilmek, yazabilmek.

İstiklal, İstikbal ve İslam şairi eğer bugün yaşasaydı, kendisini sömürenleri bulur ve onlardan şeytandan kaçar gibi kaçardı.

Yazının devamına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/huseyin-ozturk/akifi-akifin-suuruyla-idrak-etmek-30799.html

#

YAPTIKLARIMIZ, İHLAS VARSA KIYMETLİDİR

 

İhlas, yapılan işlerde sadece Allah'ın rızasını gözetmektir. İhlas iyi niyettir; ihlasın zıddı ise riyadır, ikiyüzlülüktür. Allah'tan başka ilah olmadığı için amellerimizi, O'nun dışındakilere kanıtlamaya çalışmamaktır. Bu anlamda ihlas, tevhid akidesinin tamamlayıcısıdır. İKRA Derneği Bağcılar Temsilciliğimizin 24.12.2019 tarihli Salı sohbetinde, Esenler Merkez Vaizi Sayın Mehmet Cafer Varol Hocamız bu önemli konuyu ele aldı.

 

Peygamber Efendimizin (sav) “riyayı küçük şirk olarak tarif ettiğini” hatırlatan Hocamız, ameller Allah için yapılmıyorsa hiçbir kıymeti yoktur dedi ve şu hadisi şerifi okudu:  

 “Ameller ancak niyetlere göredir ve herkese ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allâh’a ve Rasûlü’ne ise onun hicreti Allâh’a ve Rasûlü’nedir. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünyalık yahut nikâhlayacağı bir kadın için ise, onun hicreti de hicret ettiği şeyedir.” (Buhari, Müslim).

 

Yaptığımız amellerin Allah katında kabul olabilmesinin iki kriteri bulunduğunu söyleyen Hocamız, bunların "ihlas" ve "sünnete uygunluk" olduğunu ifade etti. İhlasın, sünnete uygunluk şartıyla birlikte, alelâde davranışları, altın kıymetindeki amellere çevireceğine vurgu yaptı.

 

"Din nasihattır" hadisini de aktaran Hocamız, nasihatin bir anlamının da "samimiyet" olduğunu hatırlattı ve hadisin devamının bu anlama işaret ettiğini söyledi: “Hz. Peygamber (s.a.s.) din samimi olmaktır, buyurdu. Kimler için, diye sordular:

Allah için, O'nun kitabı için, peygamberi için, müslümanların yöneticileri için ve umumu için, buyurdular.” (Müslim). Müslümanlar diğer milletler karşısındaki yükselişlerini ve üstünlüklerini, Allah’a karşı ihlasları ve kendi aralarındaki samimiyetleriyle elde etmişlerdi. Ümmet olarak içinde bulunduğumuz gerilik ve parçalanmışlıktan kurtulmanın yolu da yine bu değerlerin hayatımızda ve ilişkilerimize hakim olmasından geçmektedir.

 

Bağcılar Temsilciliğimizdeki Salı sohbetlerinde, hocalarımızın hatırlatmalarının ihlasımızı; dersten sonraki çay eşliğinde devam eden muhabbet ve sohbetlerin de aramızdaki samimiyetin güçlenmesinde önemli olduğunu düşünüyor ve hepinizi Salı akşamları Derneğimize bekliyoruz.

#

Hiç Bilenlerle Bilmeyenler Bir Olur Mu?

Derneğimizin 2019-2020 Hanımlar eğitim sezonunun açılışını 26.10.2019 tarihinde Tuna Temsilciliğimizde gerçekleştirdik. Programımız Kur'an-ı Kerim tilaveti ile başlayıp, Hanımlar Komisyonu Başkanımız Şule ÇELİK hanımın selamlama konuşması ile devam etti. Ardından İstanbul Güngören vaizesi Nimet YILMAZ hanımefendi "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu" ayeti çerçevesinde bir konuşma yaptılar. Hocamızdan birkaç anekdot paylaşmak gerekirse:

Bu yüz yılda her şey çok değerli fakat bilgi değerli değil. Allah, bilen ile bilmeyeni aynı kefeye koymuyor. İlmin dışarda kaldığı bu sistem de değerler değişmiş, bedenlerin gıdası değişmiş, kalbin gıdası değişmiş.

Batı bizim namazımıza, orucumuza karışmıyor ama asıl karıştığı alışkanlıklarımız, beklentilerimiz ve zihin dünyamızdır.

Eskilerimiz ayetleri tam bilmiyorlardı fakat dillerine yerleşen bir şey vardı: "Rızkı veren Allah, biz çalışırız Allah verir"

"Fayda vermeyen ilimden sana  sığınırım" diyen bir peygamberin ümmetiyiz; eğer bir bilgi beyne girip kalbe inmiyorsa kitap yüklü merkep misalidir ayetiyle sözlerine son verdi. Her davetimizde bizi kırmayıp icabet eden hocamıza çok teşekkür ederiz.

#

CİMRİLİK EDEN PİŞMAN OLUR

         İhtiyaç sahiplerine yardım etmek ve yoksulları doyurmak için yapılan harcamalar, malı eksiltmez. Aksine malı ve serveti koruyup bereketlendirir. Tıpkı cimrilik edilip, hiçbir hayır işine harcama yapmamanın malı ve serveti artırmayacağı gibi. Aksine cimrilik malın elden gitmesine ve bereketinin ortadan kalkmasına sebep olur.

         İKRA Derneği Genel Başkanı Sayın Mehmet ÇELİK Hocamız, Güngören Şubemizin 23.12.2019 tarihli Salı sohbetinde işte bu konuyu işledi. Hocamız konuyu, Kalem suresinin 17. Ayetinden itibaren anlatılan “bahçe sahipleri” kıssası çerçevesinde ela aldı. Surede kıssa şu şekilde anlatılır:

         “Şüphesiz biz, vaktiyle "bahçe sahipleri"ne belâ verdiğimiz gibi, onlara (Mekkeli inkârcılara) da belâ verdik. Hani o bahçe sahipleri, sabah erkenden (fakirler gelmeden) bahçenin ürünlerini devşirmeye yemin etmişlerdi (17). (Bunu tasarlarken) istisna da yapmıyorlardı. ("İnşaallah" demiyorlardı) (18). Nihayet onlar uykuda iken Rabbinden bir afet (ateş) bahçeyi sardı (19). Böylece bahçe, (anızı) yakılmış toprağa döndü (20). Derken, sabahleyin birbirlerine, "Haydi, eğer ürününüzü devşirecekseniz erkenden gidin" diye seslendiler (21, 22). Bunun üzerine, "Sakın, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın" diye fısıldaşarak yola koyuldular (23, 24). (Yoksullara yardım etmeğe) güçleri yettiği hâlde (böyle söyleyerek) erkenden yola çıktılar (26). Fakat bahçeyi o hâlde gördüklerinde, "Biz mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız!" dediler (26). (Gerçeği anlayınca da), "Hayır, meğer biz mahrum bırakılmışız!" dediler (27). Onların en akl-ı selim sahibi olanı, "Ben size 'Rabbinizi tespih etseydiniz ya! dememiş miydim?" dedi (28). Onlar, "Rabbimizi tesbih ederiz (yüceltiriz). Şüphesiz biz zalim kimseler imişiz" dediler (29). Bunun üzerine birbirlerini kınamaya başladılar (30). Şöyle dediler: "Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz!" (31).  "Umulur ki, Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz artık Rabbimizi arzulayanlarız." (32). İşte böyledir azap! Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür; ah bir bilselerdi!” (33).

Rivayete göre geçmişte dindar bir adamın her türlü meyve, ekin ve hurma ağaçları bulunan bir bahçesi vardı. Hasat zamanı geldiğinde fakirleri çağırır, bahçenin ürünlerinden onlara ikramda bulunurdu. Adam ölünce oğulları, aile fertlerinin çokluğunu ileri sürerek yoksulların payını kesmeye ve bahçenin ürününü sabahleyin erkenden gizlice toplamaya karar vermişler, ancak gece gelen bir âfet ürünü imha etmişti. Yüce Allah, Kur’an’da birçok yerde, verdiği nimete şükredenlere daha fazla nimet vereceğini, nankörlük edenleri de cezalandıracağını haber vermiştir (örneğin Nisâ suresi, 147; İbrâhim suresi, 7; Lokmân suresi, 12).

 

         Allah’ın insana lütfettiği nimetlere karşılık kulların yapması gereken, nimeti verene şükretmektir. Nimete şükrün göstergelerinden ve şekillerinden biri de sahip olduğu nimetlerden, ihtiyaç sahiplerine vermektir. Böyle yaparsa nimete şükretmiş olur ve Allah, şükreden kullarına daha güzel nimetler verir. Ama kul nimetin gerçek sahibini unutursa ve Allah’ın lütfettiği nimetler yüzünden şımarırsa, bunları ben kendi aklımla kazandım derse ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmezse, Rabbine nankörlük etmiş olur ve ilahi cezaya muhatap olur. Bahçe sahipleri ve Karun örneğinde olduğu gibi. Bu nedenle sahip olduğumuz mal, mülk ve servetin bizi şımartmaması ve bütün bu nimetlerin sahibini unutmamamız gerekir. Yoksa bir anda hepsi elimizden uçup gider.

 Her hafta pazartesi akşamları saat 21.00’de yapılan ilim sohbetlerine siz değerli dostlarımızı da bekliyoruz.

İnsanın iki Yönü ve Dua

İkra Derneği Esenyurt Temsilciliği olarak gerçekleştirdiğimiz sohbetimizde, Bekir YILDIRIM Hocamızı ağırladık.
Hocamız bizlere “Zuhruf Suresi” (36,37,38) Ayetlerin tevsirini ve Dua’nın önemini nakletti. 


﴾36﴿ Allah’ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır.

﴾37﴿ Kendilerini doğru yolda zannederken bu şeytanlar onları yoldan saptırıp dururlar.

﴾38﴿ Sonunda o kişi bize gelince -şeytana hitaben- "Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!" der. Ne kötü arkadaş!


   İnsanın iç dünyasında daima bir ikilik, çelişkili eğilim ve çekim vardır. Bunların iyi olan, yani Allah rızasına çeken kısmı, insan fıtratına yüklenmiş bulunan din duygusundan, ezelî sözleşmeden, ilâhî ruhtan ve melekten gelir. İnsan gördüğü eğitimin de yardımıyla iradesini kullanarak kendini bu çekime bıraktığı (İslâm’ın anlamı da budur), Peygamber Efendimiz (SAV)’in mesajını rehber edindiği sürece nefsin ilâhî ruha dönük yönü gelişir, bunun rengi bütünü kaplar. Kötüye, aşağı varlık tabakalarına çeken güce teslim olduğu, ilâhî mesaja kulaklarını tıkadığı sürece de artık onun danışmanı kendine mahsus şeytandır. 

Öyle ki, her türlü melaneti işler, Allah’ın istemediği herşeyi yapar, şeytanın vagonu olmuş, fakat hala kendini doğru yol üzere olduğunu zanneder. 

Şeytanın işi, Meleklerin tersine insanı Allah’tan uzaklaştırmak, beşerî arzuların tutsağı haline getirmektir. Böyle bir ömür geçirip ölen insan Allah’ın huzuruna çıkarıldığında yaptıklarının ve seçiminin ne kadar yanlış olduğunu anlayacak, fakat iş işten geçmiş olacaktır.

Belli hatalar ve günahlar vardır ki, geri dönüşü yoktur. Allah uzak eylesin bizi.

Hocamız daha sonra Dua’nın önemine binâen şu bilgileri paylaştılar;

Duanın manası ve hikmeti nedir?


 -Dua; Allah’a yalvarmak, yakarmak, niyaz etmek, çağırmak, yardım dilemek anlamlarına gelmektedir. Kelime anlamıyla da çağırma demektir. İnsan dua ile Allah’a yakınlaşır ve ruhen rahatlayıp huzura erer.

 -Üstad Bediüzzaman, duanın manası ve hikmeti konusunda şöyle diyor:
“Dua, ubudiyetin ruhudur ve hâlis bir imanın neticesidir. Çünkü dua eden adam, duası ile gösteriyor ki, bütün kâinata hükmeden birisi var ki; en küçük işlerime kadar, hiç kimsenin bilmediği ama herşeyi bilen Allah’ın haberi var ve bilir, en uzak maksatlarımı yapabilir, benim her halimi görür, sesimi işitir. Öyle ise; bütün mevcudatın bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri o yapıyor ki, en küçük işlerimi de ondan bekliyorum, ondan istiyorum. İşte duanın verdiği hâlis tevhidin genişliğine ve gösterdiği nur-u imanın halâvet ve safîliğine bak, “Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin?”(Furkan Suresi) Ayeti’nin sırrını anla ve “Bana dua edin cevap vereyim” (Mü’min Suresi) fermanını dinle. Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”(Risale-i Nur Külliyatı)

 -Yani Allah (c.c), dualarımızla istediğimiz şeyleri vermeyecek olsaydı, bizlere isteme duygusunu vermezdi. Hem, midemizin istek ve ihtiyacı olan yiyecek ve içecekleri vermek için mevsimleri değiştirdiğini, “baharı, erzak yüklü bir vagon” gibi muhtaç olduğumuz gıdalarla doldurup imdadımıza gönderdiğini görüyoruz. Kullarına böylesine şefkatli ve merhametli olan Yüce Rabbimiz, elbette ve hiç şüphesiz dualarımızla da istediğimiz şeyleri verecektir. Diğer taraftan, midemizin istek ve ihtiyaçlarını giderdiği gibi, ruhumuzun en büyük istek ve ihtiyacı olan ebediyeti, rızasını ve cennetini de verecektir.

 -Dua aynı zamanda bir ibadettir. Bu konuda ayet ve hadisler oldukça fazladır. Bunlardan bazıları şunlardır:
Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”(Bakâra Suresi)

“De ki: (Kulluk ve) Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin?”(Furkan Suresi)

 -Numan İbnu Beşîr (r.a)’den nakledildiğine göre Peygamber Efendimiz (SAV): ‘Dua ibadetin kendisidir.’ buyurup sonra şu Ayeti Kerime’yi okumuştur:

"Rabbiniz: ‘Bana dua edin ki size icâbet edeyim. Bana (dua ve) ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir.’(Mü’min Suresi) buyurdu.”

 -Ayrıca dua etmek, kişinin yapabileceği en kolay ve en güzel iştir. Çünkü abdestli, abdestsiz, yatarak, oturarak, gezerek, çalışarak, hasılı her halde ve her şartta yapabileceği en kolay ibadettir. Dua yapan kimsenin dili sürekli Allah’ı anacağından dolayı kendisine hayır kapıları açılacak ve işleri kolaylaşacaktır. 

Nitekim İbn-u Ömer (r.a)’den rivayet edilen bir Hadisi Şerif’te, Peygamber Efendimiz (SAV), duanın rahmet kapılarını açtığını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

“Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah'tan istenen (dünyevî şeylerden) Allah'ın en çok sevdiği şey afiyettir. Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit (musibet) için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyle ise sizlerin görevi dua etmektir.”

 -Dua konusunda Üstad Bediüzzaman şöyle demiştir;

“Hem, dua bir ubudiyettir. Ubudiyet ise semereleri uhreviyedir. Dünyevî maksatlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil. Meselâ: Yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz.

 Yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve belaların istilası ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların mahsus vakitleridir ki; insan o vakitlerde aczini anlar, dua ve niyaz ile Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına iltica eder. Eğer dua çok edildiği halde belalar def olunmazsa denilmeyecek ki: "Dua kabul olmadı." 
Belki denilecek ki: "Duanın vakti, kaza olmadı." Eğer Cenab-ı Hak fazl u Keremi ile belayı ref' etse; nurun alâ nur... o vakit dua vakti biter, kaza olur."
"Demek dua, bir sırr-ı ubudiyettir. Ubudiyet ise, hâlisen livechillah (Allah için) olmalı.”

 -Son olarak; Birşey deneyin! 
Hiç sevmediğiniz veya görmek bile istemediğiniz ve hergün aleyhinde konuşup dedikodu yaptığınız bir insan varsa, bu insan için bir kere bile olsa samimi bir şekilde Allah’a dua buyurunuz. 

De ki; “Ya Rabbim sen bu falanca kişiye merhamet et, kalbini ferâhlat, işlerini düzelt, yuvasına huzur ver ve günahlarını affet.”
Emin olunuz ki, o dakikadan itibaren o insana sempati duymaya başlarsınız. 
İşte o zaman ‘Dua’nın hikmetini ve sırrını böylece anlayabilirsiniz.
Deneyip görebilirsiniz.

Vakit ayırdığınız için size minnettar ve müteşekkiriz!


  -Her hafta Pazartesi günü saat 21:00'de ilim sohbetimiz devam etmektedir.
Sizi ve sevdiklerinizi bekleriz.

 -Adres: Akçaburgaz Mah. 3050 Sk. No:8 D:15 ESENYURT

 

Doğu Batı Okumaları

DOĞU BATI OKUMALARI

                “Deki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunu anlar"   (Zümer suresi, 9.)”  Rabbimizin buyruğu; ilmin, doğru bilginin Allah katında mutlak  bir değer olduğuna işaret eder; yine "Rabbim ilmimi arttır, de " (Bakara suresi, 120.)

“Rahman ve Rahim olan Rabbimizin öğretisi” ile “Rabbim ilmimi artır” duasıyla karınca kararınca İKRA çatısı altında eğitim ve öğretime devam ediyoruz. İKRA Derneği Hanımlar Komisyonu Genel Başkanı Şule Hanım'ın öncülüğünde 2015 yılında “Akademi Programı” başlatıldı. Akademi programınızın içerisinde İslam Coğrafyası, Diksiyon, Hitabet, Etkili İletişim, Kur'an'da ki insan karakterleri, Liderlerin topluma etkileri, Tefsir usulü, Hadis usulü, İslam tarihi ve kitap kritikleri,  Doğu-Batı okumaları konulu dersler işlendi. Doğu-batı okumalarımız Mehmet Çelik hocamızın gözetiminde yapılmaktadır.

1. Leyla ile Mecnun ( İskender Pala ) - Romeo ve Juliet  (Wıllıam Shakespeare)

2. İslam ve Batı (İbrahim Kalın) - İslamsız Dünya (Graham E. Fuller)

3. Fincanımda Cola Var (Sadettin Ökten) - Kapımızdaki Yabancılar (Zygmunt Bauman )

3.sünü gerçekleştirdiğimiz “Fincanımda Kola Var” kitabı ile “Kapımızdaki Yabancılar” kitabının karşılaştırmasını yaptık. Kitabı okuyan kardeşlerimiz kitaptan neler anladılar, nasıl çıkarımlarda bulundular, kısaca söz alarak açıklamalarda bulundular. Sonrasında Mehmet Çelik hocamızdan kitapların değerlendirmelerini dinledik ve çok istifade ettik, elhamdülillah. Hocamızın özetle anlattıkları şunlar oldu:

 Fincanımda Kola Var kitabında yazar;

* Yazar, Doğu-Batı değerler karşılaştırması yapmış.

* Toplumdaki değişimin tarihsel sürecini anlatıyor.

* Madde-mânâ karşılaştırması yapıyor.

* Kişilik oluşturmada tasavvufun önemini anlatıyor.

* Türkiye'de Batı aydınlanmasının tutmadığını anlatıyor.

* Ahlak vurgusu önemli, ahlakın kaynağı ilahidir.

* İstanbul üzerinden geçmiş-gelecek mukayesesi  yapıyor.

 

Kapımızdaki Yabancılar kitabında;

* Doğu ve batı karşılaştırması,

* Yeniden Ulus devlet anlayışının yükseldiğinden, milliyetçilik ön planda,

* Tek gezegen, tek insanlık,

* Batı dünyasının, Doğu dünyasını kayıtsızlıktan tanıma aşamasına gelmişliği.

* Kapitalizmin her şeyi paraya çevirdiği,

* Dış güçlerin tanımı,

* Kaygılı sınıf, güçlü adam, güçlü halkı meydana getirir anlayışı.

* Disiplin toplumundan (itaat, haklar, sorumluluklar); artık değişti performans toplumu (özgürlük, arzular, tatmin),

* Avrupalılar Müslümanlara nasıl bakıyor,

* İnsanları dışlaştırma,

* Ahlaki olarak kör ve sağır olma,

* Artıklar kapımızda …var.

Mehmet Çelik hocamız her iki kitabın içeriğini anlattıktan sonra karşılaştırmasını yaptı.

Her iki kitaptaki ortak yönler;

* Doğu ve batı karşılaştırması yapıyor.

* Ben ve öteki diye ayırıyor, yabancıların kötü olduğunu vurguluyor.

* Kaçınılmaz sona toplumlarını hazırlıyor, yani yabancılarla bir arada yaşamak zorundasınız.

* Karşılıklı konuşma ile çözüm arıyor, yani artık oturup konuşma zamanı gelmiştir. Bu sorunlara çözüm; iletişim, konuşmak.  Bize göre tebliğ zamanı.

Hocamıza ve tüm katılımcılarımıza teşekkür ediyoruz. Rabbim ilmimizi, gayretimizi artır. Çalışmak bizden, muvaffakiyet Rabbimizdendir.

Doğudan ve Batıdan yazarların kitaplarını okuyup değerlendirdiğimiz bu dersimize ilgili olanları ve okuma sevdalılarını bekliyoruz. Allah'a emanet olun.

Doğu Türkistan'da Zulme Dur De !

Doğu Türkistan’daki Çin zulmünü protesto etmek amacıyla tüm Türkiye tek ses, tek yürek oldu.Namaz kılmanın, oruç tutmanın, özgürce seyahat etmenin, dinî eğitim almanın kısıtlandığı Doğu Türkistan topraklarında asimilasyon ve baskı politikaları aralıksız devam ediyor. Uygurlar, yıllardır devam eden Çin işgali altında hayatlarından endişe ederek, en temel ihtiyaçlarından yoksun bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Çin asimilasyonuna ve işkencelerine maruz kalan Doğu Türkistanlılar için, İHH İnsani Yardım Vakfı öncülüğünde tüm Türkiye tek ses, tek yürek oldu.İKRA Derneği'nin de aralarında bulunduğu bir çok  STK’nın desteğiyle İstanbul’da Fatih Camii’nden Beyazıt Meydanı’na meşalelerle Sessiz Çığlık yürüyüşü gerçekleştirildi. Ayrıca diğer illerde de Cuma namazının ardından meydanlarda basın açıklamaları yapıldı.

Kayıt Ol



Üye Girişi