İkra Admin
İkra Admin

İkra Admin

-

Yazarın Haberleri
#ayasofya #istanbul #turkey #sultanahmet #ayasofyacamii #islam #bluemosque #mosque #kuran #turkiye #...

             İstanbul’un fethiyle birlikte İstanbul’un ve Müslümanların en önemli sembollerinden biri olan Ayasofya, 1934 yılında müzeye çevrilmesiyle derin bir hüzne gömülmüştü. Tam 86 yıl boyunca, cemaatiyle buluşacağı, mihraplarından vaazların, minberlerinden hutbelerin okunacağı, kubbelerinde Kur’an tilavetinin yankılanacağı günü bekledi. Ve nihayet, milletin adamı, halkın duygularının tercümanı olan Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın kararlı duruşu sayesinde beklenen gün geldi. Ayasofya’nın müzeye çevrilmesine ilişkin 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı Danıştay tarafından iptal edildi. Müslüman milletimiz ve İslâm âlemi için de sembolik bir değeri olan bu kararın halkımıza ve bütün İslâm âlemine hayırlı olmasını diler, başta Sayın Cumhurbaşkanımız ve kararı veren Danıştay 10. Dairesi hâkimleri olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ederiz.

İKRA (İlim, Kültür ve Rahmet) Derneği

 

 

Dr. İsa Kayaalp, Kaynakça: DİB Yayınları, Kitap Medeniyeti: Syf: 8-9

“Kâinat mektebi”nin dilini iyi okuyan şair, en üst mertebeden “Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur” diyordu. İnsanın kâinat mektebinde okuyabilmesi ve onun dilini anlayabilmesi için öncelikle aklının ve gönlünün yürürlükte olması gerekir. Çünkü kendini bilen Rabbini bilir, Rabbini bilen de kendini bilir. Hem kendini hem Rabbini bilen ise insân-ı kâmil olur ve eşref-i mahlûk mertebesine yükselir. Zaten insanın varlık amacı da bu değil midir?

Bilgi, biri varlığın görünen kısmı (fizik), diğeri de görünenin ötesine geçmek suretiyle (metafizik) elde edilen olmak üzere iki kısımdır. Özellikle görünen kısmı “bilmek” ve öğrenilen bu bilgiyi ifade edebilmek için anlaşılır ortak bir dile ihtiyaç vardır. “Orta nokta”da buluşa-bilmek için de “ortak dil”e dair okumaların düzenli ve sürekli yapılması gerekir.

Görünenin ötesindeki bilgi ise gönül yoluyla elde edilir, dolayısıyla “gönül dili”ni de bilmek gerekir. Gönül dilinin malzemesi sevgidir. Yaratan’ı ve yaratılanı sevmek... Gönül varlık/kâinat kitabını okur, okudukça heyecanlanır, heyecanlandıkça sular, seller gibi coşar. Coşan gönül koşar, koşar, hep koşar... Görünenin ötesine geçemeyen birilerinin idealleştirdiği varlık, ona bir tür oyun ve oyuncak gibi görünür. Bu hâl bir insan için en üst mertebedir, insan-ı kâmil mertebesi... Elbette herkesin böyle bir hâli yaşaması mümkün olmayabilir.

Biz “varlık/fizik” kanalında yürümek durumundayız. Bu sebeple öncelikle insanın insanla iletişim kurması gerekir. Bunun yolu da eğitimden, bilgiden, öğrenmeden yani okumadan geçmektedir. Çünkü “insan” öğrenme, bilgi edinme merakı üzerine programlanmıştır.

İnsan kendini bilmeye başladığı andan ölünceye kadar “bu nedir?” sorusunu hep sorar. Bu soru insandaki öğrenme isteğinin anahtarıdır. Bunun için insanın “dil” bilmeye ve dilini geliştirmeye ihtiyacı vardır, ki insanlarla iletişim kurabilsin ve dilleşebilsin.

İnsanın dili

Hz. Âdem ilk insandır. Buradaki “insan” ifadesi, insan olma özelliklerine sahip ilk varlık demektir. Dolayısıyla Hz. Âdem, insan için vazgeçilmez bir özellik olan “dil”e de vâkıftı. Çünkü Allah ona eşyanın isimlerini öğrenme kabiliyeti vermişti ve öğretmişti.

İnsan ilişkilerinin en önemli vasıtası dildir. Dil bilmeden dilleşmek, dil bilmeden insanlarla iletişim kurmak mümkün değildir. Dilsiz medenî olunmadığı gibi medeniyet de kurulamazdı. Bu sebeple dil medenî olmanın, medeniyet kurmanın en etkili vasıtasıdır.

İnsan için bu kadar önemli olan bir vasıtanın da elbette iyi bilinmesi, iyi öğrenilmesi gerekir. Dil nasıl öğrenilir? Dili doğru ve güzel bir şekilde öğrenebilmek için iyi bir “mürebbi”ye ihtiyaç vardır. Çünkü mürebbi sadece “öğreten” değil, aynı zamanda “terbiye eden”dir.

Allah, “ilk insan-peygamber” olan Hz. Âdem’den başlamak üzere son peygambere kadar, insanların okuması için sürekli kitap göndermiştir. Çünkü dil kitaptır, kitap medeniyettir. Dil medeniyeti doğurur. Allah, insanın “medenî” bir varlık olmasını istiyor, başka bir ifadeyle insan medenî olursa, “insan” oluyor. İnsan aklını ve iradesini doğru yönde kullandıkça eşref-i mahlûk oluyor; aklını ve iradesini yanlış ve yıkıcı yönde kullandıkça da “hayvandan aşağı” varlık hâline geliyor.

Allah’ın gönderdiği kitap insanın kâinatı kullanım kılavuzudur. İnsan, elinde kitabı/kılavuzu olduğu sürece yolunu şaşırmaz. Kitapsızlık dilsizliktir. Dilleşmek kitapsızlığı çağrıştıran eylemlerden uzak durmaktır.

İnsanın Rabbini bilmesinin yolu kitaptan geçmektedir. Onun için Allah insana kitap göndermektedir. Kitap aynı zamanda Allah’ın sünnetidir. Allah’ın kitabını okumak Allah ile konuşmaktır.

Okul ve Okumak

Dili formel bir şekilde öğrenmenin en güzel yeri okuldur/mekteptir. Okul insanlığın bulduğu en masum mekândır. Okul dilleşmeyi, dolayısıyla insanların daha erken yaşlardan itibaren kendi arasında iletişim kurmayı hem öğretmekte hem de sağlamaktadır.

İnsanlık “okul”a kilitlenmiştir. Okuldur insanları kaynaştıran, ortak noktalarda buluşturan, medeniyet kurmalarına ve kurulan medeniyeti geliştirmelerine zemin hazırlayan…

Okul demek dil demektir. Dil de isimlerden oluşur. Evrende her varlığın bir ismi vardır. Bu isimleri öğrenerek evreni tanıyoruz, varlığı bilmeye çalışırken anlamak istiyoruz. Anladıkça, varlığı kendi adımıza anlamlandırmaya başlıyoruz. Dilin formel kısmıyla yetinmeyerek “anlam bilgisi”ne/“anlam bilimi”ne doğru yol alıyoruz, o da yetmiyor hermenötik demeye başlıyoruz.

Mektepte kitap/kitabı okurken, kelimelerin görünen anlamlarını yeterli görmeyerek ya da farklı şekillerde anlayarak yeni dünyalara açılmaya çalışıyoruz. Öğrendiğimiz yeni kelimelerin dünyasında hayaller kurmaya başlıyoruz. Kelimelerle birbirimize sesleniyoruz. Seven sevdiğinin adını en iyi bilen ve en iyi telâffuz edendir.

Kelimelerle birbirimize sevdiğimizi söylüyoruz. Sevgi sözleriyle kanatlanıyor insan, uçuyor başka diyarlara doğru, yeni keşiflere koşuyor. Kelimeler onu fâtih yapıyor. Yeni yeni diyarlar fethediyor, gönüller fethediyor.

Dünya küçülüyor, “insan” ortaya çıkıyor. İnsan evrenin diliyle dilleşmeye başlıyor. “Evrenin ortak dili”ni yakalıyor. Sevgi dilini keşfediyor. Keşifler kâşiflerin sayısını çoğaltıyor. Fetihler fâtihlerin sayısını arttırıyor.

Dilin işlevi sayesinde insanın içini umut kaplıyor, yeni keşifler düşlüyor. Artık çelik çomakla oynamaktan vazgeçiyor. Gözünü hep yukarılara, daha yukarılara dikiyor. Kelimelerin anlamlarıyla bir olalım, birlik olalım diyor.

Evrenin Ortak Dili

Dilin sadece zahirinde kalınırsa da istenilene ulaşmak mümkün olmaz. Dilin maddî kalıplarının geçilmiş olması gerekir ki, insanın insanlaşmasına sebep olan “dil” dediğimiz vasıtanın amacı gerçekleşsin. Bu yüzden vasıtayı kullanma amacı çok önemlidir. Meselâ niyetinize bağlı olarak bir araba/vasıta bizi insan öldürmeye de götürür, sevdiklerimize de kavuşturur… Bunun için Mevlânâ ne güzel söylemiş: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler.” diye…

“Evrenin ortak dili” insanları birbirinden ayırmaz, birbiriyle kavga ettirmez, aksine onları birbirine yaklaştırır. Gönül dili, “ortak dil”e yansıdıkça insanın dili de güzelleşir.

İlk insanın kitaplı olması ve böyle bir mesajın insanlar tarafından algılanması Allah’ın sünnetinin doğru okunması/algılanması demektir. Aksi bir durum insanların dilleşmesine değil kinleşmesine sebep olur.

Bu yüzden medeniyet dilinin ortaya çıkmasına yardımcı veya sebep olan “dil”in iletişimdeki gücünü görmek ve onun yeşermesine vesile olmak insan olmanın da bir gereğidir.

Dili gönül kırmak, gönül yaralamak için değil de gönül yapmak, gönül onarmak için kullanmak gerekir. Farsça’da dilin “gönül” anlamına gelmesi ve bizim klâsik edebiyatımızda da tevriye sanatıyla iki anlamı çağrıştırır şekilde kullanılması, böyle bir güzelliği bünyesinde barındırmasından dolayıdır. Dilin ifade edilişindeki “ana dili” kullanımı ilginçtir. Dil ile anne arasında kurulan iletişim boşuna olmadığı gibi aksine çok anlamlıdır.

İnsanın yetişmesinden, büyümesine kadarki aşamada en önemli unsur annedir. Çocuk sevgidir, çocuğu büyüten, güzel insan olmasına sebep olan da sevilmesidir. Çocuk için anne ne kadar önemli ise, insan için de dil o kadar önemli ve sevgi merkezlidir. Dolayısıyla dilin “anne dili” gibi, anne ile iletişim gibi görülmesi gerekir.

Çocuk için “anne kucağı”ndan sonra ikinci bir “anne kucağı” olan okulun, anne kucağı özelliklerini bünyesinde barındırması, dil öğrenimi ve kullanımı açısından oldukça önemli ve anlamlıdır.

“Dil ağzımdaki annemin sütüdür.” diyor Yahya Kemal. Dil insana olduğu kadar insan ilişkilerinin de temel gıdasıdır. Gıdanın temiz olması insanın sağlıklı gelişmesini de sağlar.

 

Dr. İsa Kayaalp

 

Kaynakça: DİB Yayınları, Kitap Medeniyeti: Syf: 8-9

Doç. Dr. Ahmet Albayrak, Kaynakça: DİB Yayınları, Kitap Medeniyeti: Syf: 6-7

“Bir insanın değeri, okuduğu kitapların değeri ile ölçülür.” Herbert Spencer

Sık sık vurgulandığı gibi, insanın temel iki özelliği vardır. Bunlardan birincisi, kendi tercihleri ve iradesiyle bireysel davranışlarda bulunabilmesi, diğeri ise, bir toplum içerisinde yaşaması zorunluluğundan dolayı toplumsal davranışlar sergilemesidir. Bu sıralamadaki bireysellik önceliklidir, yani alt yapıyı kişiye özgü davranışlar belirlerken, üst yapıyı toplumsal normlar ve idealler belirler.

İnsanın, hem kendi var oluşunun anlamını gerçekleştirebilmesi hem de içinde yaşadığı toplumda ‘ideal birey’ olabilmesi yani toplumu-na ve tüm insanlığa bilgi, davranış ve değer olarak katkılarda bulunabilmesi için üç ögenin birlikteliği gerekmektedir; okumak, düşünmek ve fikir alışverişi yapmak.

Aristo’nun ifadesiyle, “okuyup yazanla okumayan arasındaki fark, ölü ile diri arasındaki fark gibidir.” Çünkü okumak, hayatın kabuğu-nu yeniden çatlatmaktır. Benjamin Franklin’e göre, “Bir ülkede okumaya karşı istek artmadıkça, gaflet ve bu gafletten doğacak felâket azal-maz.” Peki, niçin bazı insanlar veya bazı milletler çok okuyor da, diğerleri okumuyor? Bu sorunun pek çok cevabı olabilir. Ancak söylene-bilecek bütün cevapların kaynağı, insan olarak sizin veya toplum olarak herkesin gelecek tasarımına yönelik bir derdinin olup olmadığıdır. Çünkü insan dertten okur. Milletin de derdi ne kadar çoksa o kadar okur, kendi maneviyatı ve bilinciyle meşgul olur.

Ülkemizde basılan ve okunan kitap sayısını diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda, kendi maneviyatımız ve bilincimizle ne kadar meşgul olduğumuz ortaya çıkacaktır. Kitap, Batılı bir insanın ihtiyaç listesinde 18. sırayı alırken, Türk insanının ihtiyaç listesinde 224. sırada yer almaktadır. Yapılan istatistiklere göre; Amerika’da 1000 kişiye 3000 kitap; Almanya’da 2700 kitap; Rusya’da 700 kitap düşerken Türkiye’de 1000 kişiye maalesef sadece 7 kitap düşmektedir. Japonya’da 1 kişi yılda ortalama olarak 6 kitap okurken, Türkiye’de 6 kişi 1 kitap okumak-tadır. Bu tür istatistikî sonuçları çoğaltmak mümkündür.

Osmanlı, kültür ve medeniyetini kütüphaneler dolusu eserleriyle, sadece bölgesinde değil, tüm dünyaya taşımış; ilim, kültür, irfan ve medeniyette tarihe tanıklık ederek insanlığa örnek olmuştur. Bu neslin torunları olarak ülkemizdeki kitap okuma oranlarının son derece yetersiz olması, başta aydınlarımız ve yöneticilerimiz olmak üzere, okuma-yazma bilen herkesi düşündürmelidir.

Dertlenmek, işte asıl sorun bu... Necip Fazıl Kısakürek, çilesi çekilmemiş, bedeli ödenmemiş, derinlikten yoksun olarak sloganlaşmış her türlü yaklaşıma şu beyitleriyle karşı çıkmaktadır:

“Lafımın dostusunuz, çilemin yabancısı,

Yok mudur sizin köyde çeken fikir sancısı.”

İnsanın ve toplumun, içinde yaşanılan zamanın sıkıntılarıyla dertlenmesi ve çözüm yolları için çareler düşünmesi ve geleceğe yönelik beklentilerin yüce bir ideale dönüşebilmesi, kısacası fikir sancılarının çekilebilmesi, bir medeniyet problemidir. Hem bedeninizle hem de ruhunuzla içerisinde yaşadığınız medeniyet havzasının geçmişi, bugünü ve geleceğiyle ilgili fikrî plânda gayretleriniz yoksa günübirlik ya-şıyorsunuz demektir. Böyle bir insanın statüsü ve maddî durumu ne olursa olsun sonuç değişmez. Alman düşünürü Goethe, üç bin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insanın, günübirlik yaşamaya mahkûm olduğunu belirtmektedir. Unutmayalım ki, tarihî derinliği olan kültür ve medeniyetimizin gelişmesi, kitaplarda ve zihinlerde bulunan fikirlerin işlerlik kazanması ile mümkündür.

Ayrıca toplumun temel dinamiklerinden biri olan kültürün, ifade edildiği ve yaşatıldığı maddî ve manevî unsurlar vardır. Kültür ve medeniyetin yapıcısı olan insanın ruh dünyası, zihni, manevî bir faktör olarak kabul edilebilir. Maddî unsurların başında ise, sanatın bi-zatihi kendisi ve sanatın ürettiği eserler ile kültürü taşıyan kitaplar gelmektedir. Kültür, gelecek nesillere öncelikle kitaplar ve sanat eserleri ile aktarılmaktadır.

Kültür ve medeniyet, kendisini oluşturan maddî ve manevî unsurların birlikte değerlendirilmesiyle anlam kazanır. Plether’in şu sözü kanaatimizi desteklemektedir: “Yetişen zekâları kitaplarla beslemeyen milletler hüsrana mahkûmdurlar.” İnsan, zihin dünyasını kitaplar ile olgunlaştıracaktır. Kitaplar ile örülü bir dünyada, içinde yetiştiği toplumu ve çağı değerlendirebilen ‘kaliteli’ insan, üreteceği kalıcı eserler ile tarihte yer alacaktır. Bundan dolayıdır ki, “Kitaplar akıllı kişilerin bahçeleri, faziletli kişilerin güzel kokulu çiçekleridir.” (Hz. Ebubekir r.a) 

Kitaplar, hangi kültürde ortaya çıkmışlarsa o kültürün birer bahçeleridir. Kitapla diyalog kuran, hatta hayatını onunla örebilen insan, meyvelerini yetiştireceği bahçesine kavuşmuş demektir. “Kitap, insanın cebinde taşıdığı bahçedir.” (Atasözü) “Bir bahçen ve bir kitaplığın varsa, hiçbir eksiğin yok demektir.” (Çiçero)

Kitap, hürmet ister. O, ideallerle donanmış insanın yüce hedeflere varmasını sağlayan bir araç bile olsa, kullanılıp atılacak bir ‘nesne’ değildir. Cemil Meriç’in satırlarına giren şu anekdota dikkat edelim: “San Cassino’da çile dolduran Machiavelli, akşamları kütüphanesine girerken kirli elbiselerinden sıyrılır, bir tacidarın huzuruna çıkar gibi özenle giyinirmiş. Sonunda kendi de kitap oldu.”

Kitap, insana yeni ufuklar açar. Bir başka ifadeyle, elimize aldığımız kitabı yazan kişinin ufuklarında dolaşmamızı sağlar. Her kitap bir tecrübenin ürünüdür. Yazarların yaşadığı tecrübelerin idraki, insanı ufuklar ötesi sonsuzluğa kadar götürebilir. Dolayısıyla kitap okumak, hayatın kabuğunu yeniden çatlatmaktır. Franz Kafka’nın bir sözü de bu fikri vurgulamaktır: “Her iyi kitap, içimizdeki donmuş değerleri parçalayan bir araçtır.”

Hedefimiz, örnek yazarı keşfetmek olmalıdır. Kendimize, ruh iklimimize seslenebilen yazar, bizlere okumayı da sevdirebilir. “Örnek okur ancak örnek yazarı keşfettiğinde ve onun kendisinden istediklerini anladığında (ya da yalnızca anlamaya başladığında) tam anlamıyla örnek okur hâline gelecektir.”(Umberto Eco)

 

 Doç. Dr. Ahmet Albayrak

 

Kaynakça: DİB Yayınları, Kitap Medeniyeti: Syf: 6-7

 

 

Doç. Dr. İsmail Karagöz, Kaynakça: DİB Yayınları, Kitap Medeniyeti: Syf: 4-5

İnsanları diğer yaratılmışlardan ayıran en önemli özellik, onların okuma, yazma, öğrenme, düşünme, anlama ve anlatma yeteneğine sahip olmalarıdır. Bu yetenekleri vererek yüce Allah, insanları yeryüzünün halifesi yapmış ve diğer varlıkları onların hizmetine sunmuştur.
Rabbimiz merhameti sebebiyle sadece bu yetenekleri vermekle yetinmemiş, insanların bu yeteneklerini iyi, güzel, hayırlı ve yararlı işlerde kullanmaları ve kulluk görevlerinde rehberlik etmesi için ilk insandan itibaren peygamber ve kitaplar göndermiştir. Son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.), son kitap da Kur’an-ı Kerim’dir.
Peygamberimiz (s.a.s.), kırklı yaşlarına geldiğinde Nur dağında inzivaya çekilmeyi ve tefekkürü âdet hâline getirmişti. Bozulan toplum hayatını, insan ahlâkını ve haklarını, karanlığı aydınlatan yıldızları ve varlık âlemini düşünür, yüce Yaratıcı’ya ibadet ederdi. Milâdın 610. yılında yine bu amaçla bulunduğu Hira’da Ramazan ayının 27. günü Pazarı Pazartesiye bağlayan gecesinde tan yerinin ağarmaya başlamasından az önce seher vaktinde ufukta nurdan bir şekil gördü. O zamana kadar hiç görmediği bu varlık Cebrail’di. Aralarında şu diyalog geçti: Cebrail, Hz. Muhammed’e seslendi: “Oku” dedi. Hz. Muhammed, “Ben okuma bilmem” dedi. Cebrail, Hz. Muhammed’i kollarının arasına alıp kuvvetle sıktı, tekrar “oku” dedi. Hz. Muhammed yine, “okuma bilmem” dedi. Cebrail, Hz. Muhammed’i tekrar kollarının arasına aldı ve kuvvetli bir şekilde sıktı ve “oku!” dedi. Hz. Muhammed, yine “okuma bilmem” dedi. Cebrail, Hz. Muhammed’i üçüncü defa kollarının arasına aldı ve daha kuvvetlice sıkıp bıraktı ve şöyle dedi: “Yaratan Rabbi’nin adıyla oku; O, insanı ‘alak’tan (asılıp tutunan zigottan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretendir. O insana bilmediklerini öğretti.” (bk. Buharî, Bed’ü’l-Vahy, 3; Müslim, İman, 252)
Varlık âleminin sonuna kadar rehberliğini sürdürecek olan ve bütün insanlara gönderilen son ilâhî mesajın “oku” emri ile başlaması ve bu emrin iki defa tekrar edilmesi çok anlamlıdır. Ayetlerde okumanın Allah adı ile yapılması, Allah’ın Rab ve kerem sahibi, insanı yaratan ve yazmayı öğreten oluşu dile getirilmektedir. İnsan neyi okuyacak? Ayette neyi okuyacağı belirtilmemiş, söz gelimi “Kur’an’ı oku” denilmemiş, mutlak olarak “oku” emri verilmiştir. Bu itibarla insan her şeyi; kendini, kâinatı, varlıkları, olayları ve hepsinden önemlisi Kur’an’ı okuyacak, anlayacak, öğrenecek, ders alacak, hayatına değer ve anlam katacak, iyi insan ve iyi Müslüman olacaktır.
“Oku” emri, hem tilâveti yani yazılı bir metni okumayı hem anlamayı ve gerçekleri anlatmayı ifade eder.
İnsan; kendisini okuduğu zaman bu mükemmel varlığın kendiliğinden oluşamayacağını, bir yaratanının bulunduğunu, Yaratan’ı tanımak, O’nun sevgisini ve rızasını kazanmak gerektiğini, boş yere yaratılmadığını ve “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?” (Müminun, 115) ayetinin sırrını anlayacak ve kulluk bilincine ulaşacaktır.
İnsan; kâinatı okuduğu zaman; gökyüzü, güneş, ay, yıldızlar, galaksiler, bulutlar, rüzgârlar, fırtına, kasırga, yağmur, kar ve dolu, yıldırım ve şimşek, soğuk ve sıcak, yeryüzü, dağlar, ovalar, ırmaklar, denizler, ağaçlar, bitkiler, sebzeler, meyveler ve daha nice varlıkların kendiliğinden oluşamayacağını, bunların milyonlarca yıldır nizam içinde varlıklarını sürdürdüklerini, görevlerini yaptıklarını, insanlara hizmet ettiklerini, güneş enerjisi, atmosfer, yağmur, temiz hava olmadan yaşamanın mümkün olmadığını ve “Göklerde ne var yerde ne varsa hepsini Allah’ın sizin hizmetinize verdiğini ve açıkça yahut gizlice üzerinizdeki nimetlerini tamamladığını görmediniz mi?” (Lokman, 20) ayetinin
sırrını, bütün bu varlıkları yaratan kudreti tanımak, O’na kulluk ve teşekkür etmek gerektiğini anlayacak ve bunun gereğini yapacaktır. İnsan; karada ve denizde yaşayan, yeryüzünde yürüyen, sürünen ve gökyüzünde uçan hayvanlar âlemini okuduğu zaman; her birinin şekli ve görevi farklı olan bu varlıkların kendiliğinden var olamayacaklarını, “Allah, göklerdeki her şeyi, yerdeki her şeyi kendi katından
(bir nimet olarak) sizin hizmetinize verendir. Elbette bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.” (Casiye, 13) ayetinin sırrını anlayacak ve yaratan Allah’a kulluk etmek gerektiğini idrak edecektir.
İnsan; aynı toprakta aynı su ve aynı güneş enerjisi ile yetiştiği halde elma, armut, şeftali, erik, muz, keçiboynuzu, patlıcan, domates, patates, buğday ve benzeri şekli, rengi ve tadı farklı olan ürünleri, sebzeleri ve meyveleri düşündüğü zaman bunun bir tesadüf olamayacağını ve “İnsan yediğine bir bakıp düşünsün! Biz gökten bolca su indirdik, sonra toprağı uygun şekilde yardık, oradan ekinler bitirdik, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar (var ettik, bütün bunlar,) sizin ve hayvanlarınızın yararlanması içindir.” (Abese, 24-32) ayetlerinin sırrını anlayacak, yüce yaratanın eşsiz kudretini ve O’na itaat edilmesi gerektiğini bilecektir.
İnsan; bilim, teknoloji, sanayi, üretim, temel haklar ve benzeri alanlarda gelişmiş ve geri kalmış toplumları okuduğu zaman bunun arka plânında çalışkanlık veya tembelliğin olduğunu görecek ve “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 39) ayetinin sırrını anlayacak, dünya nimetlerinden faydalanabilmek için çalışmak, üretmek ve eğitimli insan yetiştirmek gerektiğini bilecektir.
İnsan; sosyal olayları ve tabiî afetleri okuduğu zaman bunun arka plânında ilâhî imtihan veya insanların hatalarının olduğunu görecek ve “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlıkla bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz.” (Bakara,155), “Başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir.” (Şura, 30), “İnsanların kendi işledikleri (kötü fiiller) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır.” (Rum, 41) ayetlerinin sırrını anlayacak ve sünnetüllaha (Allah’ın kâinat kanunlarına) uymak gerektiğini bilecek ve ona göre hareket edecektir.
İnsan; Allah’ın insanlık âlemine gönderdiği son mesajı Kur’an’ı okuduğu zaman; bu kitabın insan ürünü olmadığını, Allah, aile fertleri, insanlar, toplumlar, varlık âlemi ve çevreye karşı görevlerinde insanlara rehber olması için gönderilen bir hayat kitabı olduğunu, insan ve toplum hayatının her alanı ile ilgili emir ve yasakların, hüküm ve tavsiyelerin, geçmiş toplumların hayat hikâyeleri ve ahiret hayatı ile ilgili bilgilerin bulunduğunu görecek, dünya ve ahireti kazanmanın ancak Kur’an’ı anlamak ve hükümlerini özel, aile ve toplum hayatında uygulamakla mümkün olabileceğini anlayacak ve “Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan müminler için büyük bir mükâfat olduğunu ve ahiret hayatına iman etmeyenler için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler.” (İsra, 9-10) sırrını kavrayacak, bunun için, “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın.” (Âl-i İmran, 103) ilâhî fermanına uyup Kur’an’a sarılmak gerektiğini bilecektir.
Okumak anlamayı, anlamak bilinçlenmeyi intaç eder. Özellikle Kur’an’ın bu amaçla okunması gerekir. Kur’an okumayı, sadece sevap kazanma vasıtası veya merasimleri süsleme aracı yapamayız, böyle yaptığımız zaman “oku” emrinin gereğini yerine getirmiş olmayız. Evet, Kur’an bu amaçlarla da okunur. Kur’an namazda okunur, namaz dışında okunur, her yerde okunur, okunmalıdır. Ancak Kur’an’ı okumanın anlamaya, öğrenmeye ve ilkelerini uygulamaya koymaya yönelik olduğunu, bu sayede Kur’an’ın öngördüğü çizgide sosyal hayatı anlamlandırmak, yaşamak ve yaşatmak gerektiğini aklımızdan, gönlümüzden çıkarmamamız gerekir.
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öyle sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün.” (Al-i İmran, 102) emrini yerine getirebilmek için Kur’an’ı okumamız, anlamamız ve hayatımıza hâkim kılmamız gerekir. Böyle yapabilirsek dünyamızı da ahiretimize mamur etmiş, güven ve huzura ermiş, Allah’ın rahmetine ve rızasına ermiş oluruz. Bu takdirde hesap için Allah’a arz olunduğumuz, hiçbir sırrımızın gizli kalmadığı ve bütün yapıp yapmadıklarımızın yazılı olduğu kitap ortaya konulduğu kıyamet gününde (İsra,14; Kehf, 49; Hâkka, 18); “Gelin, kitabımı okuyun! Çünkü ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum.” (Hâkka, 19-20) diyebiliriz. Artık biz, hoşnut bir hayat içinde, yüksek bir cennette oluruz ve “Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık, afiyetle yiyin, için” ikramı ile taltif ediliriz (Hâkka, 21-22).
Kitabı okumaz, anlamaz, inanmaz ve öngördüğü şekilde bir hayat sürmez ve Müslüman olarak yaşayıp Müslüman olarak ölemezsek; Allah korusun, “Keşke kitabım verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, keşke ölüm her şeyi bitirseydi, malım bana hiçbir yarar sağlamadı, gücüm, saltanatım da yok olup gitti.” (Hâkka, 26-29) diyenlerin konumunda oluruz.
Ne mutlu, ne bahtiyardır Kur’an’ı okuyan, anlayan ve ilkelerini uygulayan insan!

 

Doç. Dr. İsmail Karagöz

Kaynakça: DİB Yayınları, Kitap Medeniyeti: Syf: 4-5

Yazan: Vahdet TURHAN

Çocuk; cennet kokulu çiçek, anne baba için cennetin anahtarı, ailenin huzur kaynağı, evlerin neşesi ve neslimizin devamıdır. Çocuk eğitimini; evlilik dönemi,  anne karnındaki dönem ve doğum, altı yaşına kadar olan dönem ve ergenliğe kadar olan dönem olarak ele alabiliriz.

a) Evlilik dönemi: Bu konuda eş seçimi çok önemlidir. Efendimiz (s.a.v.) “kadınla şu dört şey için evlenilir: Malı için, asaleti için, güzelliği için ve dini için. Sen dindar olanı tercih et, mesut olursun” buyurmuşlardır (İbn-i Mâce). Seçilen eş, hem kadın  hem erkek için çok önemlidir. Neslin devamının  ilk temelleri burada atılmaktadır.

b) Anne karnındaki dönem ve doğum: Çocuğun eğitimi klasik tabirle anne karnında başlar. Bu dönemde helal ve haramlara daha çok dikkat edilmeli, hal ve hareketlere  çeki düzen verilmelidir. Bir sohbette annenin hamilelik döneminde okuduğu Kur’an sayfalarının, çocuk tarafından algılandığını ve çocuğun altı, yedi yaşlarında hafızlık yaptığı dönemde, bu sayfaları çok daha hızlı ezberlediğini duymuştum. Bu olay anne karnındaki eğitimin önemini anlatmak için kâfi gelecektir.

Çocuğun doğumu ile ailenin çocuğa karşı sorumluluğu  artarak devam etmektedir. Sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunması, güzel bir isim konulması, imkân ölçüsünde akika kurbanı kesilmesi  v.b. gibi hususlar anne babanın çocuğa karşı yerine getirmeye özen göstermesi gereken sorumluluklardır. Dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan biri de  çocuklar arasında adil olma, erkek ve kız çocuklar arasında ayrım yapmamadır. Peygamber Efendimiz (a.s) “çocuklarınızın  arasını eşit tutun, eğer ben birini üstün tutacak olsam kızları üstün tutardım” buyurmaktadır (Buhari). Çocuklar arasında adil olmak ile ilgili Efendimiz’den (a.s) gelen bir rivayet de şöyledir: Bir keresinde torunu Hasan  Peygamber Efendimiz’den (a.s) su ister. O esnada diğer torunu Hüseyin de uyanır ve o da su ister. Peygamber Efendimiz (a.s) suyu Hasan’a verir. Kızı Fatıma babasına (a.s); Hüseyin’i daha mı az seviyorsun, der. Peygamber Efendimiz (a.s) “hayır suyu önce Hasan istedi ve ona verdim” buyurdular. Bu da çocuklar arasındaki adalete çok güzel bir örnektir. 

c) Altı  yaşına kadar olan dönem: Çocuklar için bu zaman dilimi,  gördüğü duyduğu her şeyi hafızaya aldığı bir dönem olduğundan, çocuklara bu dönemde dini eğitimi ince ince, nakış nakış işleyerek, göstererek, en önemlisi de yaşayarak vermeye gayret etmeliyiz.  Dikkat edilecek önemli hususlardan biri de çocuklara dini eğitimi, sevdirerek, nedenini, nasılını, anlatarak vermeye çalışmalıyız. Şu husus muhafazakâr ailelerin çok karşılaştığı sorunlardan biridir: Mesela, çocuk evde aile baskısıyla namazlarını kılmaya, dini sorumluluklarını yerine getirmeye çalışır; ama yalnız kaldığında namazı terk eder veya gevşek davranır. Bunun altında yatan neden genelde, dini eğitimi anlatarak, yaşayarak değil de baskı yolu ile vermeye çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Ama sonuçta bu yaşlarda çocuğun dini eğitimine özel bir önem verilmelidir. Ağaç yaş iken eğilir düsturundan ve Peygamber Efendimizin “çocukları küçük yaşta namaza alıştırın” buyruğundan yola çıkarak ahlaki ve dini eğitime çok önem vermeliyiz. Rabbimizin “yakıtı taşlar ve insanlar” olduğunu bildirdiği cehennemden kendimizi ve ailemizi korumaya çalışmalıyız 

d) Ergenlik Dönemi: Her dönemin zorlukları vardır; fakat ergenlik dönemi daha meşakkatli ve sabır gösterilmesi gereken bir dönemdir.  Ergenlik; somut düşünmenin yerini soyut düşüncenin aldığı, dini şuurun uyandığı dönemdir. Bu dönem, gençlerin bebek kadar hassas ve kırılgan oldukları için, ikinci doğum olarak da adlandırırlar. Gençler bu dönemde ailelerinden uzaklaşıp daha çok arkadaşlarının ve çevresinin etkisine girmektedir. Kararlarını kendisinin almak istediği ve sorumluluktan kaçtıkları dönemdir. Bu dönemde bir çok soruya cevap ararlar. Bu dönemde karşılaşılabilecek problemlerin en önemli çözüm yolu, gençlerle sağlıklı bir iletişim kurmaktır. Bu konudaki en güzel örneklerden bir tanesi, Peygamber Efendimize gelerek zina için izin isteyen genç sahabinin örneğidir. Efendimiz (a.s) hiçbir sert ifade kullanmadan genç ile sağlıklı bir iletişim kurarak ve genci empati yapmaya yönlendirerek hatasından dönmesini sağlamıştır.

Yaşadığımız dönemin şartlarına göre gençleri anlamaya çalışıp, onlara sorunlarını çözme hususunda yardımcı olmalıyız. İletişim bağlarını kuvvetlendirmek ve en önemlisi onlara iyi bir model olmak, problemlerin çözmünde bizlere yardımcı olacaktır. Allah-u  Teala Peygamberimize hitaben  “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi” (Âl-i İmran suresi: 159) buyurmuştur. Başka bir ayet-i celilede Rabbimiz  “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saff suresi: 2) buyurarak bizleri model olma konusunda ikaz etmektedir. Çünkü yapmadığımız şeyleri emir veya tavsiye etmenin gençler karşısında hiç bir ciddiyeti ve etkisi olmayacaktır. Kal dilinin yanında, hatta daha çok hal dilini kullanmalıyız. Kolay olan; tavsiye etmek, ikaz etmek, nasihat etmektir. Zor olan; örnek olmak, rol model olmaktır. Yani zora talip olmalıyız. Rabbim zorlarımızı kolaylaştırsın, neslimizi ve nefsimizi muhafaza eylesin.  

 

 

                                                                                   Yazan: Vahdet TURHAN

 

#

“Okuduğumuz kitapların hayatımıza yansıması gerekiyor.”

Erdoğan Gül: Erdoğan hocam, merhabalar. Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

Erdoğan Aydın:  1977, aslen Kastamonuluyum; ama doğma büyüme İstanbul, Bağcılarlıyım. Evli, 4 çocuk babasıyım. MEB’de öğretmenim ve bir ortaokulda müdür yardımcısı olarak görev yapmaktayım. Erciyes Üniversitesi Nevşehir Turizm İşletmeciliği (yeni adıyla Hacıbektaş üniversitesi Turizm Fakültesi) ve İstanbul Üniversitesi İlahiyat fakültesi mezunuyum.

Erdoğan Gül: İKRA Derneği ile ilk tanışmanız nasıl oldu ve şu an dernekte hangi görevdesiniz?

Erdoğan Aydın: İKRA Derneği Genel Merkez Sekreterlik Birimi Başkanı Yusuf Şerefli’nin abisi Davut beyin bir kuyumcu dükkânı vardı. Orada çalışırken bir gün Yusuf geldi ve bana dernekte ortaokul çocuklarına İngilizce dersi verip veremeyeceği mi sordu? Kuyumcudan önce bir lisede ücretli İngilizce öğretmenliği yaptığımı biliyordu. Bu teklifi kabul ederek ilk defa İKRA'nın Esenler Temsilciliği’ne gittim ve orada çocuklara İngilizce dersi vermeye başladım. Ümit ve Cengiz kardeşlerin bana olan güzel yaklaşımları da üzerimde çok olumlu etki bıraktı. Daha sonra İKRA Derneği’nin yönetimine girdim ve önce Esenler Temsilciliği Gençlik Birimi’nde, sonra Eğitim Birimi’nde görev yaptım. 2008 yılında Derneğimizin Güngören Temsilciliği açılırken Eğitim Birimi Başkanı olarak orada görev yapmaya başladım ve daha sonra şube başkanlığı ile birlikte toplam 12 yıl orada görev yaptım. Hali hazırda İKRA Genel Merkez Gençlik Birimi Başkanlığı görevini ifa etmekteyim.

Erdoğan Gül: Daha önce kitap okuma alışkanlığınız var mıydı, eğer var ise ne tarz kitaplar okuyordunuz ve okuma periyotlarınız nasıldı?

Erdoğan Aydın: Okumayı seven bir insanım. İlk okuduğum kitabı hala dün gibi hatırlıyorum: Ortaokul 8. sınıf öğrencisi iken Ahmet Günbay Yıldız'ın Figan adlı kitabını okumuştum. O zamanlarda maddi durumumuz iyi olmadığı için kitap almak gibi bir lüksümüz (o zaman için lüks görülüyordu) yoktu; ama yolda bir gazete parçası veya tabela gördüğümde okumak hoşuma gidiyordu. Fakat okumalarım genel itibariyle düzensiz, daldan dala atlar bir vaziyette idi. İKRA ile daha düzenli bir kitap okuru haline gelip seviye seviye belirlenmiş kitapları okudum, okuyorum.

Erdoğan Gül: Okuduğunuz kitaplar elbette ki size ilham vermiş ve insanlara karşı davranışlarınızı da değiştirmiştir. Peki! İnsanların size karşı geri dönüşü nasıl olmaya başladı?

Erdoğan Aydın: Okuduğumuz kitapların hayatımıza yansıması gerekiyor. Eğer okuduğumuz kitapları hayata yansıtamazsak çok affedersiniz, ayette buyurduğu gibi “kitap yüklü merkepler” gibi bir konuma düşme durumu söz konusu olur. Biz de çok şükür, Dernek'teki arkadaşların da vesilesiyle, -hani bir atasözü var ya ” Bana dostunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim”, diye- beraber olduğumuz iyi insanlar, okuduğumuz güzel kitaplar, dinlediğimiz faydalı sohbetler sayesinde bildiklerimizi hayata yansıtmaya başladık. Bu şekilde hayatınız da düzene giriyor.  Tabii siz düzgün olduktan sonra düzgün insanlar da sizi buluyor. Düzgün olmayan tipler “eğer varsa” bunlar da sizin halinizi ve tarzınızı bildiği için size ona göre davranıyor.

 Bu arada ben İKRA Derneği sayesinde öğretmen oldum. Zaten üniversite mezunuydum ve ikinci bir üniversite okumayı düşünmüyordum. Ama Dernek’te İngilizce dersi verdiğimden dolayı bana hoca diyorlardı. Bu hocalık kelimesinin altını doldurmak için Anadolu Üniversitesi 2 yıllık İlahiyatı bitirdim. Akabinde DGS ile İstanbul İlahiyata geçtim. Peşinden formasyon ve KPSS sınavı ile Bağcılar’a öğretmen olarak atandım. Hayatıma İKRA girmesi idi kuvvetle muhtemel şu an öğretmen olamazdım.

Erdoğan Gül: İlahiyat mezunu olmadan önce Turizm mezunu olduğunuzu söylediniz; çok ilginç. Turizm alanında çalıştığınız yerler neresiydi?

Erdoğan Aydın:  İlk önce Laleli’de 4 yıldızlı bir otelde, daha sonra Ürgüp ve Bodrum'da çalıştım. Bunlardan en ilginç olanı Bodrum'da çalışmışlığımdır. Şöyle ki; Bodrum'a gitmeden önce İstanbul'da gezerken karşısına nahoş kıyafetli bir bayan çıktığında kafasını, gözünü çeviren ben, daha sonra İstanbul’a gelince bu kafa, göz çevirme ihtiyacını hissetmedim. Bu şu demek oluyor: İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlıyorsunuz. Bu benim için bir hayat tecrübesi oldu. Çok şükür İKRA ile doğruları öğrendim, öğreniyorum. Hamdolsun ki bugün ruhumun ve kalbimin huzur bulduğu meslekteyim.

Erdoğan Gül: Peki! Bu meslekleri yaptığınızda namaz kılıyor muydunuz? Eğer kılıyorsanız sizin için zor oluyor muydu?

Erdoğan Aydın: Öncelikle namaza nasıl başladığımı anlatayım. Lise bitene kadar namazla arası olmayan, hatta namazı pek bilmeyen biriydim; çünkü Kur'an okumayı bile bilmiyordum. Ailemizde böyle bir durum söz konusu değildi. Ne zaman ki liseden sonra Ordulu bir komşumuzun beni fındık toplamaya davet etmesi üzerine Ordu Fatsa'ya gittim, o zaman değişme başladı. Gittiğim evde bulunan üç genç erkek dışında çoluk çocuk herkes namaz kılıyordu. Evin büyüğü, yani dedesi diğer ikisi torunu olduğu için onları azarlıyor ama ben misafir olduğum için bana bir şey demiyordu. İstanbul'a döndükten sonra bu durumdan etkilendim ve çok fazla bir zaman geçmeden bir gün kendimi odaya kapattım. Namaz kılmayı şekli olarak biliyordum ama duaları bilmediğim için namaz hocasını açtım ve çekyatın kenarına koydum. Yani kitaba bakarak duaları okuyarak namazı kılmaya çalışıyordum. Bu şekilde başladım namaz kılmaya. Namaz kılmak ve İslami bilince sahip olmamda Emine Şenlikoğlu'nun kitapları da etkili olmuştur, birçok genci etkilediği gibi. Ayrıca üniversitede turizm bölümünde okumuş olsam da, daha önce de söylediğim gibi, Allah’tan hep namazında niyazında olan iyi arkadaşlarım oldu, bu çok önemli. Öyle olmasa bile en azından ahlaki davranışı düzgün arkadaşlarla beraber oldum. Bu da beni olumsuz durumlardan korudu.

Otellerde çalışırken de namaz kılıyordum ama henüz bilinç anlamında tam oturmamıştı. Bodrum'da çalışırken tek namaz kılan kişi bendim, bir müddet sonra namaz kılan kişi sayısı 7'ye çıktı. Fakat daha sonra 1 ay geçmeden tekrar tek başıma kaldım. Çünkü yaşadığımız, bulunduğumuz ortam ister istemez etkiliyor bizi. Bunun önüne geçebilmek için de körü körüne taklidi bir bilgiden ziyade, davranışları niye yaptığımızı bilmek ve öğrenmek gerekiyor. İKRA Derneği sohbetleriyle ve okumuş olduğumuz kitaplarla bu bilince sahip olduğumu düşünüyorum.

Erdoğan Gül: Röportajımızın son sorusu olarak da şunu sormak istiyorum: Öğrenmek sizin için bir yere kadar mı, yoksa hala devam ediyor mu?

Erdoğan Aydın: İKRA’lı olmak insana çok şey kazandırıyor, tabii uygularsanız. Eğitimim “Beşikten mezara kadar ilim öğrenmek” anlayışı üzerine kurulu. Aynı zamanda mesleğim de zaten bunu gerektiriyor; ama imamlar ve öğretmenlerin en çok kitap okuması gereken kesim olması gerekirken maalesef kitap okuma seviyelerinin az olduğunu görüyoruz. Benim şu anda da hala öğrenciliğim devam ediyor. İstanbul Sebahattin Zaim Üniversitesi’nde Eğitim  Yönetimi’nde tezli yüksek lisans yapmaktayım, ders kısmı bitti inşallah tez aşamasındayım.

Eğitimle ilişkili şunu da söylemek isterim. Benim hayat felsefem şu üç noktaya dayanıyor. Birincisi; hedef ve azim olacak; bir işte hedefiniz olması yeterli değil azim de olması gerekiyor. Yani çalışacaksın, gayret göstereceksin. İkincisi; başta ana baba duası olmak üzere dua almak. Öğretmenlik sınavlarına girdiğimde Ramazan ayı idi. Arabamla arkadaşları teravih namazına götürmüştüm. Orada da hoca sınava girenler için başarı duasında bulunmuştu. Hem anamın babamın, hem arkadaşlarımın hem de hocanın duası ve cemaatin amin demesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Üçüncüsü; belki de en önemlisi, Allah'ın dinine yardım. Dernek'teki çalışmalarımı ben böyle görüyorum. Allah'ın dinine farklı açılardan, farklı şekillerde yardım olabilir. Herkes kendine göre bunu değerlendirebilir.

Erdoğan Gül: Hocam sizin hayatınız gerçekten kitap ve okumakla, İKRA ile değişmiş ve şekillenmiş. Bundan sonra da ilim ve okumak yolculuğunuzda, öğrenen ve öğreten/öğretmen olarak kolaylıklar ve başarılar diliyoruz. Bu güzel söyleşiden dolayı teşekkür ederiz.

Erdoğan Aydın: Ben teşekkür ederim. İnşallah bu ilim yolculuğunda el ele, gönül gönüle hep birlikte yürüyeceğiz.

Yazan: Sebahattin OLCAY

Tövbe sözlükte geri dönmek anlamına gelir. Dindeki anlamı ise işlenmiş olan günahtan, suç ve kabahatten bir daha işlenmeyeceğine dair verilen söz demektir veya kabahatten, kabahat olduğu için pişmanlık duyarak vazgeçmektir.

İnsan beden ve ruhtan meydana gelmektedir. Yine insan, hata yapabilecek, günah işleyebilecek bir özellikte yaratılmıştır. Daha doğrusu hata ve günah olan şeylere istek ve arzu duyabilecek bir nefse sahiptir. Bu özelliği insanı, zaman zaman veya çoğu zaman kendisine yasak olan şeyleri yapmaya sürüklemektedir. Ama yüce Allah insana olan sonsuz rahmetinin bir sonucu olarak, işlenen günahları hemen cezalandırmamakta, onları pişman olmaya ve yaptıklarından vaz geçmeye çağırmaktadır. Eğer pişman olup tövbe ederlerse onları bağışlayacağını vadetmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Hepiniz Allah’a tevbe edin, ey mü’minler! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz.” (Nur sûresi: 31).

Âyet-i kerîme, korkulardan emin olmanın ve umulana ulaşmanın yolunun tövbe olduğunu bildirmektedir. Yani işlenilen günahlardan dolayı cezalandırılmaktan (cehennemden) kurtulmanın ve arzu edilen mükâfatlara (cennete) ulaşmanın yolu tövbe etmektir. Bir başka ifade ile günah işlemiş olmaya pişmanlık duymak ve bir daha günah işlememek azmiyle Allah’tan af ve bağışlanma dilemektir.

Bir başka ayet-i kerimede Allah Teâla şöyle buyurmaktadır:

“Rabbinizden sizi bağışlamasını isteyiniz; sonra ona tövbe ediniz.” (Hûd sûresi: 3).

 Bu ayet-i kerimelerde kimden af dilenmesi gerektiği, günahları kimin bağışlayabileceği de açıklanmaktadır. Kul sadece Allah’tan bağışlanma dileyecek, sadece O’na tövbe edecektir. Bu hususla ilgili bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır

 “Ey insanlar! Allah’a tövbe edip ondan af dileyiniz. Zira ben ona günde yüz defa tövbe ederim.” (Müslim)

 Makbul bir tövbenin en önemli özelliklerinden biri de, tövbede samimi olmaktır. Yani işlenilen günahtan gerçekten pişman olmak ve bir daha o günaha dönmeme azmine sahip olmaktır:

“Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile (tevbe-i nasûh ile) Allah’a samimiyetle tövbe edin!” (Tahrîm sûresi: 8).

Samimi tövbe, her şeyden önce işlenilen günaha pişman olmak, günahın işlenmiş olmasında dolayı vicdan azabı duymaktır. Bir daha asla o günaha yaklaşmamaktır, yaklaşmamaya azmetmektir. Ancak böyle bir tövbe günahlarını siler ve insanı arındırabilir. Yoksa sadece dille “tevbe tövbe” deyip, o fiili işlemekten vazgeçmemek, ayetlerde işaret edilen tövbe değildir.

Tevbe insanda bir hal olmalıdır, insan bilip bilmediği bütün hatalarına tevbe etmeli, Allah’tan af dilemelidir. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

“Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’dan beni bağışlamasını diler, tövbe ederim.” (Buhârî, Tirmizî, İbn-i Mâce).

 

Yazan: Sebahattin OLCAY

Yazan: Recep YÜCEER

Müslüman olarak bizlerin en önemli görevlerinden biri, hayatımızın her alanında yegane önderimiz Hz. Peygamber’i (sav) örnek almaktır. Yaşamımızın her alanında Peygamberimizin uygulamalarını ve davranışlarını esas alalım ki, kurtuluşa erenlerden olabilelim: “And olsun ki sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah'ı çok zikreden kimseler için Allah'ın Resûlünde güzel bir örnek vardır.” (Ahzab suresi: 21). Bu yazıda Hz. Peygamber’in (sav) aile, babalık, ticaret, arkadaşlık, liderlik ve adalet konularında bizlere örnek olacak bazı davranış ve uygulamalarını paylaşacağız.  Bunlara uyduğumuz takdirde inşallah sonsuz nimetleri kazanacağımızı inanıyorum.

Hz. Peygamber, Aile ve Babalık

Peygamber Efendimizin aile hayatı nasıldı ve O nasıl bir babaydı? Şüphesiz Hz. Peygamber’in aile hayatı “Ey iman edenler! Kedinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrim suresi: 6) ayetindeki uyarıya uygun bir hayattı. Efendimiz (sav) ehli beytini (aile efradını) bu ayete göre yönlendiriyor, onları cehennem ateşinden koruyup, cennete ulaştıracak amellere teşvik ediyordu. Dolayısıyla her Müslümanın aile hayatındaki temel gayesi de, Efendimizin örnekliğinde olduğu gibi bütün aile fertlerini ateşten koruyup cennete ulaştırmak olmalıdır.

Bir baba olarak Peygamber Efendimiz (sav) çocukları ile her daim ilgilenmiş, onları dinlemiş ve hep korumuştur. Baba figürünün gereği de korumaktır esasen. Kötülüklerden, yanlışlılardan ve Allah’ın sevmediği bütün fiillerden. Yani çocuklarını güzel ahlâk ile donatmaktır. Nitekim bir hadisi şeriflerinde Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Bir baba çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakamaz." (Buhari). O halde önderimizin takipçileri olarak bizlerin (anne babaların) çocuk yetiştirmedeki parolası da “ahlâklı nesiller” yetiştirmek olmalıdır. Bunu yaparsak,  zaten çocuklarımıza en güzel mirası bırakmış oluruz

Hz. Peygamber ve Ticaret

Mekke, Arap Yarımadası'nın merkezi konumunda olduğu için burada değişik zamanlarda panayırlar kurulur ve canlı bir ticaret hayatı sürdürülürdü. Zaten tarıma elverişli değildi. Dolayısıyla bu yörede yaşayan insanların en önemli geçim kaynağı ticaretti. Peygamber Efendimiz de risalet görevinden önce ticaretle iştigal etmiştir. Çocukken amcası Ebu Talip ile birlikte ticaret için Şam’a giden kervana katılmıştır. Ancak Rahip Bahira’nın uyarıları üzerine Ebu Talip, yahudilerin Hz. Muhammed’e zarar vermesinden korktuğu için yolda mallarını satarak Mekke’ye geri dönmüştür. Yine Hz. Hatice validemizle evlenmeden önce Hz. Hatice adına ticaret için Şam’a gitmiş ve kârlı bir ticaret yapmıştı. Peygamber Efendimizin ticaretteki dürüstlüğü ve mahareti Hz. Hatice’nin dikkatinden kaçmamış ve Efendimizle evlenmek istemiştir.

Allah Teâlâ, ayetlerinde insanların yaptıkları bütün amellerin aslında bir çeşit ticaret olduğu anlatılmaktadır. "Ey iman edenler! Sizi elem dolu bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?" (Saff suresi: 10) "Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır." (Tevbe suresi: 111). "Allah'ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden, gizlice ve açıktan Allah yolunda harcayanlar, asla zarar etmeyecekleri bir ticaret umabilirler." (Fatır suresi: 29). "İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden alışverişleri onlara kâr getirmemiş ve (sonuçta) doğru yolu bulamamışlardır." (Bakara suresi: 16). Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere Hz. Peygamber ve ticaret denildiğinde, O’nun (sav) önceliğinin, ebedi hayatı kazandıracak ticaret olduğu anlaşılacaktır. En kârlı ticaret de budur. Dolayısıyla Müslümanlar olarak bizlerin de ticaretteki birinci önceliği ebedi hayatı kazandıracak alış veriş olmalıdır. Bunun dışında dünyevi ticaretteki yolumuz ise dürüstlük, aldatmamak ve helalinden kazanmak olmalıdır. Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim).

Hz. Peygamber ve Arkadaşlık

Arkadaş, insanın hayatındaki en önemli etkenlerden biridir. İnsanlar, arkadaşlık ettikleri kişilerin iyi veya kötü olmalarına göre, iyiliğe yönelip kurtuluşa erebilecekleri gibi, kötülüklere dalıp kaybedenlerden de olabilirler. Efendimiz (sav) arkadaşın ne kadar önemli olduğunu şu hadis-i şerifleriyle ortaya koymuştur: “Kişi arkadaşının dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin.” (Ebû Dâvûd). Peygamber Efendimiz, arkadaşlarına karşı son derece vefalı idi. En büyük vefası da onları, Allah’ın rızasını kazandıracak şeylere yönlendirmesinde ortaya çıkıyordu. Çünkü gerçek dost, dostunun ebedi mutluluğa erişmesine yardım etmesinde belli olur. Dünyada sıkıntılarını ve mutluluklarını paylaştığı gibi, âhirette de onu selâmete çıkaracak tavsiyelerde bulunur. Dostluğu şahsi çıkarlara ve menfaatlere dayanmaz. Bu nedenle kendi çıkarları uğruna dostunun yanlışlarını görmezden gelmeyeceği gibi, hakkı söylemekten de çekinmez. Yani bütün bunları tek bir cümleyle ifade edecek olursak, Hz. Peygamber’in dostluk konusundaki örnekliği Allah için sevmek ve Allah için dostluk yapmaktır. Bizler de dostluğumuzun hangi esaslara dayandığı gözden geçirmeli ve bizleri Allah’a ve Allah’ın rızasını kazandıracak kişileri dost ve arkadaş edinmeliyiz.

Hz. Peygamber ve Liderlik

Liderliği sadece devlet başkanlığı, ordu komutanlığı gibi yüksek seviyelerde bir paye gibi anlamamalıyız. Herhangi bir işyerinde, her hangi bir kurumda yönetici konumunda olmak da bir nevi liderliktir. Bunun için emrinizin altında az veya çok kişi olması fark etmez. Müslümanlar için bu konudaki örneğimiz de Efendimiz Hz. Muhammed’tir. Hz. Peygamber çok iyi bir liderdir. Karalarını alırken hep danışmış, Allah’ın hükümlerine karşı gelinmediği sürece fikirlere hep önem vermiştir. Kimseyi küçük görmemiş, kimseye üstünlük taslamamıştır. Aksine liderliği, yani bir topluluğun başında olmayı, o topluluğun hizmetkârı olmakla nitelemiştir: “Bir topluluğun efendisi (lideri), ona hizmet edendir.” O halde yöneticiler ve liderler olarak müslümanların Hz. Peygamber’den alacağı en önemli örneklik, işlerimizi daima istişareyle ve danışarak yürütmek, görevimizin üstünlük taslamak değil, hizmet etmek olduğunu unutmamak olmalıdır.

Hz. Peygamber ve Adalet

Yüce Allah adaleti ve adaletli olmayı emretmiştir: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder…” (Nahl suresi: 90). Hz. Peygamber, her hususta olduğu gibi, adalet konusunda da Kur’an’ın emirlerinin yaşayan hali olmuştur. Kişilerin soylarına, konumlarına, akrabalık derecelerine bakmadan daima adaletle hükmetmiş, kimseye haksızlık etmemiştir. Çünkü adalet, denge demektir. Adaletten sapmak, bütün dengelerin bozulması demektir. Dengenin bozulduğu yerde ise her şey ters yüz olur. Ortada hiçbir düzen kalmaz.

Adalet konusunda dikkat edilecek en önemli husus, adaletin keskin kılıcının hiçbir ayrımcılığa yer vermeden işlemesidir. Eğer bu kılıç fakiri kesip zengini kesmezse, zayıfı kesip güçlüyü kesmezse, sıradan insanları kesip makam-mevki sahiplerini kesmezse, bu adalet değil zulüm olur. Ki bu cahiliye düzenlerinin yöntemidir. Bilindiği üzere Peygamberimiz döneminde soylu bir kadın hırsızlık yapmış, suçu sabit olmuş ve elinin kesilmesine karar verilmişti. Kadının elinin kesilmemesi için Efendimizden (sav) ricada bulunmuşlardı. Peygamber Efendimiz (sav) onlara, hepimize ders olacak bu cevabı vermişti: “Sizden önceki milletler şu sebeple yok olup gittiler: Aralarından soylu, mevki ve makam sahibi biri hırsızlık yapınca onu bırakıverirler, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca da onu hemen cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, elbette onun da elini keserdim.” (Buhari, Müslim).

Peygamber Efendimiz’in bizler için örnekliği elbette sadece yukarıdaki başlıklarla sınırlı değildir. Hayatımız her alanında onun örnekliğine muhtacız. Yeryüzünün her türlü zulüm ve ahlâksızlıkla dolduğu günümüzde O’nun ‘(sav) örnekliğine ne kadar ihtiyacımız var! Sadece Müslümanlar olarak bizim değil, aslında bütün insanlığın. Ama biz hayatımızı O’nun sünnetine uygun yaşarsak, insanlığa da en güzel örnekliği sunmuş oluruz. Hem kendimiz kurtulur, hem de insanlığın kurtuluşuna vesile oluruz. Rabbim bizlere “en güzel örnek” olarak vasfettiği Habibini örnek almayı ve insanlığa örnek olmayı nasip etsin. Âmin!

 

Yazan: Recep YÜCEER

Yazan: İbrahim Tancı

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu dünyada insanlar, imkânları oranında istedikleri gibi yaşayabilirler, dilediklerini yapabilirler. Ancak bu dünyada istediği gibi yaşamanın bir sonu olacak ve sonra yaptıklarının hesabını vereceği âhiret hayatına intikal edecektir. “Her nefis ölümü tadacaktır” (Âl-i İmran Suresi: 138) ayeti ile herkesin bir gün bu gerçek ile karşılaşacağını bildirmiştir Allah-u Teâla.

Bundan dolayı Sevgili Peygamberimiz’in (sav) şu hadisine dikkat kesilelim:

 "Beş şey gelmeden önce şu beş şeyi ganimet bil: İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğin, hastalıktan önce sıhhatin, fakir düşmeden önce varlıklı olmanın, meşguliyetten önce boş zamanın ve ölüm gelmeden önce hayatın!" (Buhâri, Hakim).

Dünya hayatı bizleri aldatmasın, şeytanın tuzağına düşmeyelim; şeytan  (aleyhilane) türlü türlü vesveseler ile bizleri aldatarak imtihanı kaybetmemiz için var gücüyle çalışıyor. Bizlerin de bilinçli birer müslüman olarak onun tuzağına düşmemek için var gücümüzle çalışmamız, Rabbimizin emirlerine sımsıkı sarılmamız gerekiyor. Aksi takdirde karşılaşılacak akîbet çetin bir azap olacaktır.

"Doğrusu Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı çetin bir azap vardır." (Sad suresi: 26).

İşte Allah-u Teâla bizleri kendi yolundan sapmamamız ve âhireti unutmamamız için uyarmaktadır. Müslüman uyanıktır; uyanık ve akıllı kişi ise öğüt dinler ve gereğini yapar. Bu nedenle Müslüman, Kur’an’a ve sünnete sarılıp, dünya hayatını, ebedi hayata ulaştıracak bir yolculuk gibi, kendini de bir yolcu gibi görmelidir.

Nitekim önderimiz ve örneğimiz Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav), bu dünyada bir yolcu gibi yaşamış, bu dünyanın geçici nimetlerine dalmamış ve bütün gayretini bu yolculuğu en güzel şekilde tamamlamak, yani ebedî hayatın sonsuz nimetlerine ulaşacak şekilde yaşamıştır. Ümmetine de bunu tavsiye etmiştir. Dünya hayatının gerçeğini de yine en güzel ve veciz bir şekilde O (sav) tarif etmiştir: “Dünya hayatı (bir yolculuk esnasında) bir ağaç altında dinlenip, gölgelenen ve az sonra kalkıp yoluna devam eden yolcunun konaklaması gibidir. O oradan ayrılır, bir başka yolcu gelir, biraz dinlenir ve kalkar gider.” (Tirmizi).

Hepimiz uzun âhiret yolculuğumuzda bu dünyada geçici olarak konaklayıp, yolumuza devam eden yolcularız. İstesek de istemesek de kısa bir süre sonra ayrılacağımız bu konak yerini, ebedî âleme tercih etmek ne büyük bir gaflettir. Halbuki bu dünya hayatı, âhiretin yanında pek değersizdir: “Muhakkak ki ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır (üstündür)!” (Duhâ suresi: 4).

Ancak âhiret hayatı için elzem olan amellere engel olmayan bir dünya hayatının meşru, mubah, nimet ve mutluluk vesilesi olduğu unutulmamalıdır. Başka bir deyişle, müslüman kişinin, hem dünya için ahiretini, hem de ahireti için dünyasını ihmal etmemesi; ikisi arasında bir denge kurması; dünya hayatının bir imtihan sahası olduğunun farkında olması gerekir. Ama her zaman asıl hayat ve mutluluğun âhirette olduğunu ve ona ulaşmak için bu dünyada külfete katlanmak gerektiğini de unutmadan. Zira bu dünya hayatı müslüman için  külfet'tir; asıl rahatlık ve  mutluluk ise Rabbimize kavuştuktan sonra alacağımız mükâfattır.

Evet, her nefis ölümü tadacaktır. Yüce Allah’ın bize verdiği hayat geçicidir. Allah’tan geldik ve neticede her birimiz tekrar O’na döneceğiz. İster inansın, ister inanmasın herkes, ölüm gerçeğini mutlaka tadacak ve kıyamet günü Yüce Yaratıcının huzurunda hesap verecektir. Kazananlar, bu dünyadayken o günü unutmadan yaşayanlar ve o gün için hazırlıklarını yapanlar olacaktır.

 

 

Yazan: İbrahim Tancı

Yazan: Hatip DEMİR

Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde de zamanın önemine işaret edilmiştir:

“Asra (ikindi vaktine) yemin olsun ki, insan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr suresi: 1-3).

“Bir işi bitirince hemen başka bir işe giriş ve yalnız Rabbine yönel.” (İnşirah suresi: 7-8).

“Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında: “Rabbim! Beni geri çevir, belki yapmadan bıraktığımı tamamlar, iyi işler işlerim” der.” (Mü’minun suresi: 99-100).

Peygamber Efendimiz (sav), kıymeti ancak elden çıktıktan sonra anlaşılacak beş şey konusunda bizleri uyararak şöyle buyuruyor:

 “Beş şey gelmeden önce, beş şeyin kıymetini bilin. İhtiyarlık gelmeden önce gençliğin, hastalık gelmeden önce sıhhatin, meşguliyet gelmeden önce boş vaktin, fakirlik gelmeden önce zenginliğin ve ölüm gelmeden önce hayatın.” (Buhari).

Dikkat edilirse hadis-i şerifteki uyarıların çoğu, hep zamanla, zamanı yerli yerinde kullanmakla ilgilidir.

Zaman Allah’ın koyduğu kanunlar icabı akıp gider. Dünya hayatında pek çok şeyi satın almak veya geri getirmek az çok mümkündür; geçen zamanı asla… Geçen zaman asla geri getirilemez, dondurulup bekletilemez, satın alınamaz, borç verilemez, borç alınamaz.

Onun için zamanın her anını iyi planlamak ve vaktinde değerlendirmek gerekir. Eskilerin dediği gibi: “Geçmiş (mazi) geçip gitmiştir, gelecek ise sır ve bilinmezliklerle doludur, sadece yaşamakta olduğu an insana verilmiştir.” İnsan ancak içinde olduğu vakti değerlendirir. Fırsat eldeyken imkan varken onu Allah Teâla’nın razı olacağı şekilde değerlendirmek en akıllıca davranıştır.

Hasan Basri hazretleri şöyle der: “Öyle insanlar gördüm ki, onlar, sizin para ve altına (dirhem ve dinara) karşı olan hırsınızdan daha ziyade, vakitlerini iyi değerlendirme konusunda hırslı idiler. Ey kardeşlerim, insan dediğin zamandan ibaret. Hayatından bir gün geçince senin bir parçan gitmiş demektir.”

Dünya dediğimiz üç gündür: Dün, bugün ve yarın. Dün geçti, yarın meçhul, sen içinde bulunduğun anı, zamanı ve fırsatı değerlendir. Dün yapman gerekip de yapamadıklarını telafi etmeye çalışarak, yapmaman gerekip de yaptıklarına tevbe ederek değerlendir bugününü. Yarına çıkamayacağını düşünerek işlerini ertelemeden sarıl elindeki vakte.   

 

Yazan: Hatip DEMİR

Yazan: Yakup Yemez

Kur’a’n-ı Kerim Yüce Allah tarafından Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sav) gönderilen son ilahi kitaptır. İlk insan Hz. Adem’den (as) itibaren, Yüce Allah’ın insanlığın yolunu aydınlatmak için lütfettiği nur ve hidayet halkasının sonuncusudur. Allah’tan korkanlar ve nefsinin arzularına uymayanlar için bir hidayet kaynağıdır: “Elif Lâm Mîm. Bu, kendisinde şüphe olmayan ve muttakîler için de hidayet kaynağı olan bir kitaptır.” (Bakara suresi: 1-2).

Kendisine iman edip tâbi olanları, her türlü sapkınlığın ve kötülüğün karanlıklarından çıkartıp, imanın, doğruluğun ve güzelliğin aydınlığına ulaştırır: “İnsanları rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, aziz ve övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için bu Kitab’ı indirdik.” (İbrâhîm suresi: 1).

Yüce kitabımızın muhatabı bütün insanlardır ve gayesi de insanlığın dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamaktır. Bu gayeye ulaşabilmemiz için Kur’an’ı okumamız, anlamamız, emir ve yasaklarına uymamız, yani yaşamamız gerekir. Tabi O’nun Allah katından gelen ilahi bir kitap olduğuna gönülden iman ederek ve sarsılmaz bir imanla bağlanarak. Kur’an-ı Kerim’e iman etmek demek, O’nun emir ve talimatlarına uymayı, yasakladıklarından da kaçınmayı taahhüt etmek demektir. Yani yaşantımı, ticaretimi, ilişkilerimi… artık Kur’an’ın söylediklerine göre düzenleyeceğime söz veriyorum demektir.

Peki buna söz vermek, hayatımı Kur’an’a göre düzenleyeceğim demek neyi gerektirir. Elbette Kur’an’ı öğrenmeyi, okumayı, O’nun emir ve yasaklarını bilmeyi. Peygamberimiz (sav), Hz. Osman bin Affan’dan (R.Anh) rivayet edilen bir hadisi şerifte “sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir” buyurmaktadır. Daha bununla ilgili pek çok ayet ve hadis-i şerif vardır. Kuranı hep okuyacağız ve iyi bir müslüman olabilmek için yaşayacağız. Bir müslüman hangi meslekten olursa olsun Kur’an’ı daima muhatap almak ve söylediklerini yaşamak zorundadır.

Buradan anlıyoruz ki, Kur’an’ı okumak demek, sadece yüzünden okumak değildir. Anlamını bilmeden, içindeki emir ve yasakların neler olduğunu öğrenmeden Kur’an okumak çok eksik bir okumadır. Her müslüman imkanları ölçüsünde Kur’an’ın anlamını da öğrenmeye çalışmalıdır. Yüce Allah’ın ona neleri emrettiğini, neleri yasakladığını bilmek için gayret etmelidir. İman ettiği kitabın emir ve yasaklarını bilen müslüman, bildiklerini uygulamaya da yönelecektir.

Kur’an’da Mü’minin Özellikleri adlı kitabı okuduğumda bir müslümanın annesine, babasına, ailesine, çocuklarına, akraba ve komşularına karşı nasıl davranması, hatta ticarette, alış verişte nasıl olması gerektiğini okuyunca çok etkilenmiştim. Hiç unutmuyorum, gece geç saatlerdi, okuduklarımın etkisiyle dargın olduğum bir akrabamı aradım, hal hatır sordum, o da çok mutlu oldu.

Şüphesiz Kur’an’dan en azından belli sureleri/ayetleri ezberlemek gerekir; çünkü namaz kılmak için bu zorunludur. İşte hiç olmazsa namazda okuyacağımız bu surelerin ve ayetlerin mealini bilip ezberlemek de çok uygun olur. Bu, namazı daha huşu ile kılmamıza vesile olur. İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı Kur’an ayıdır, Kur’an’ın indiği aydır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır…” (Bakara suresi: 185).

Bu ayı fırsat bilerek Kur’an’a daha sıkı yapışalım. Çünkü kâinatın Yaratıcısı, hayatımızı nasıl yaşayacağımızı tarif eder Kur’an’da. O’nu okumamızı, anlamamızı ister. Onun bizi ne kadar sevdiğini anlamak için Kur’an’ı sürekli okuyalım. Bir şeyi daha yapalım; kitapların anası Kur’an’ı anlamamızı sağlayacak kitapları da okuyalım. Rabbim bizleri Kur’an’ı okuyan, anlayan ve yaşayanlardan eylesin. Âmin!

 

Yazan: Yakup Yemez

Yazan: Hamdi Bakın

 

Soru: Acaba insanoğlu kendi tarihinde haberleşmenin bu kadar kısa ve kolay olduğu bir dönem yaşamış mıdır?

Tarihi olayları okuduğumuz, izlediğimiz kadarı ile insanlık tarihinin en hızlı ve net haberleşme aracı kuşlardı. Acaba günümüzde de en büyük haberleşme portalı olan Twitter’ın logosu bu sebeple mi kuştur? Eski çağlarda hızlı haberleşmek için önce kuşlar yetiştirilir, onlara gidip gelecekleri yerler öğretilir, sonra da onun ayağına bağlanan bir not ile doğru adrese gitmesi umut edilirdi. Vay be! Bu ne gönlü bolluktur. Bugün ise kuş logosunu kullanan twitter portalı neredeyse dünya liderlerinin resmi açıklama merkezi haline gelmiştir. Dünyanın süper güçleri, devlet liderleri, bakanları… en ciddi mesajlarını, tehditlerini bu portaldan dünyaya iletiyor ve paylaşımlarını takip eden birkaç dakika içerisinde savaş naraları yükseliyor, ekonomik krizler çıkıyor ve devlet liderleri birbirlerine yine aynı sosyal medya kanalından cevaplar yazıyor.

Soru: Peki, bu bir nimet mi, külfet mi?

Günümüz dünyasında sosyal medya olarak bilinen haberleşme ve kendini gösterme portalları insana görmeyi istediği şeyleri (hayrı da şerri de) anında gözlerinin önüne seriyor. Hatta öyle portallar var ki siz en çok hangi konuda gönderilere bakıyorsanız ekranınıza hep o tarz paylaşımlar geliyor. Maalesef birçok portalda reklam geliri elde etmek için hiçbir İslâmi kriterleri olmayan firmaların reklamları da ansızın karşınıza çıkabiliyor.

Soru: O halde kullanmayalım mı?

Yakın zamanlara kadar dindar kesimde hep tartışılan bir gerçek veya çıkmaz vardı: Kızım üniversite okumasın denir, ancak eşimi kadın doktor muayene etsin, arayışına girilirdi. Falanca hastanede Müslüman bir kadın doktor var, dendiğinde bu kulaktan kulağa ulaşır ve herkes kapısında sıra olurdu. Peki ya hani kız çocuğu okumasındı!  Elbette aslında mesele kız çocuklarımızın okutulmaması değildi; mesele gittikleri okullarda inançlarına aykırı davranmak zorunda kalmamaları ve ahlaklarının bozulmaması hassasiyetiydi. Yani İslâm düşmanı öğretmenlerin art niyetli ve kasıtlı propagandalarının ve başörtüsü problemlerinin sürdüğü dönemlerdi o karanlık dönemler. Şimdi ise kişinin ahlâkı ne ise o hayatı yaşamakta, o ahlâkta kendisine alan bulmaktadır.

Peki ya tebliğ?

Günümüz de insanlık sosyalleşeceğim derken asosyal bir halde. Elinde telefonu, tableti birkaç sosyal medya platformunda saatlerini harcıyor. Tebliğde esas olan kişiye ulaşmak ise sosyal medya bunu en iyi şekilde yapıyor. Ancak gönderdiğimiz paylaşımları izleme süresi artık dakika bile sürmüyor; insanlar daha fazlasını okumaktan, dinlemekten sıkılıyor. Cuma - bayram - kandil mesajlarının ardı arkası kesilmez iken, aslında bu mesajların genelinin okunmadığını gönderen de, alan da biliyor. Hatta gönderen toplu mesaj sistemleri sayesinde kimlere gönderdiğinin bile farkında değil. O halde bu yöntemin bir etkisinin olmadığı aşikâr.

İnsanların sabırlarının olmadığı, okuduklarının onları etkilemediği bir platform da İSLAMİ TEBLİĞ…

Uzun makaleler okunmaz, kitaplarla hemhal olunmaz ise bu kişilere nasıl tebliğde bulunacağız? İşte soru bu!

Her insanın dikkatini çeken, onda kendisini bulduğu bir yol vardır. İşte bizler sosyal medyada bu yolu bulmaya gayret etmeliyiz. Nice hocalarımız var ki, insanlara ulaşacakları doğru yolları ve üslupları bularak, bu platformlardaki yerlerini çoktan aldılar. Gönderileri binlerce kişi tarafından beğeniliyor ve her gönderilerine binlerce yorum yapılıp hayr dua isteniyor. Buraya kadar gayet güzel; ancak eksik olan şudur ki bu duygular birkaç dakika sürüyor ve komik videolar izlemeye devam ediliyor. İşte burada bire bir tebliğ devreye girmeli. İltifatlara cevap verilmeli, kişiler ile bir mekânda sohbet halkası düzenlenmeli, gerekiyorsa büyütülen bu takipçi kitlesinin ayağına gidilmelidir. Yoksa yapılan hizmet beğeni ve yorum atmanın ötesine geçmez.

Sosyal medya, tebliğ gayreti olan Müslümana sadece bir vesiledir. Tebliğci Müslüman bu alanı bilmeli, buradan kendisine faydalı olan ilimleri almalı ve bu mecrayı boş bırakmamalıdır.

Sonrası kişinin nasibi ve tebliğcinin marifeti olmalıdır vesselam…

 

Yazan: Hamdi BAKIN

Kayıt Ol



Üye Girişi