İkra Admin
İkra Admin

İkra Admin

-

Yazarın Haberleri
İKRA Derneği, SÜLEYMAN SOYLU, İçişleri Bakanı,Kİtap Okumak

İKRA Derneği olarak insanlara kitap ulaştırmak için Ramazan ayını değerlendirelim diye düşündük ve bu niyetle Bağcılar Belediyesi’nin Bağcılar Meydan’da organize ettiği Ramazan Etkinlikleri alanında 6 numaralı çadırda yerimizi aldık. Ramazanın her günü iftardan sonra bulunduğumuz çadırda, gelen misafirlerimize derneğimizi, kitap okuma programımızı anlatıyoruz, kitap okumak isteyen misafirlerimizi kitap okuma programımıza dâhil ediyoruz. Ayrıca çadırımızda bizi ziyaret eden küçük misafirlerimize balon, ailelerine ise 49. sayısına ulaşan dergilerimizi hediye ediyoruz.

Bu etkinliklerin 7. Gününde 12 Mayıs Pazar gecesi çadırımızı İçişleri Bakanımız Süleyman SOYLU ziyarette bulundular. Kendilerine derneğimiz hakkında kısaca bilgi verdikten sonra Dergimizi ve listemizin ilk kitabı olan “Niçin Yaratıldın?” kitabımızı hediye ettik. Ramazan ayı boyunca açık olan çadırımıza sıcak bir çay muhabbetine sizleri de bekliyoruz.

 

 

 

#

Müjdeler olsun! Öyle bir aya, öyle bir zaman dilimine ulaştık ki, Peygamber Efendimiz (sav) Yüce Allah’a o aya ulaşmak için dua etmiştir: “Allah’ım! Receb ve Şaban aylarını hakkımızda mübarek eyle, bizi Ramazan ayına ulaştır!”

Öyle bir aya ulaştık ki, o ayda kullar için rahmet ve mağfiret kapıları açılır; cehennem kapıları kapanır; insanları hak yoldan saptırmaya, kötülük ve günahlara boğmaya çalışan şeytanlar zincire vurulur; o aydaki bir gece, bin aydan daha hayırlı kılınarak kullara ikram üstüne ikram yapılır, hesapsız nimetler sunulur.

Bu aya ulaşıp da onu değerlendirmek, sevap hanelerini doldurmak, sadece oruçluların girebileceği Reyyan kapısından cennete girmeyi hak edebilmek ne büyük bir nimet, ne bereketli bir kazanç, ne güzel bir akıbettir. Yüce Allah’ın kullarını hesapsız nimetlere gark ettiği ve Sevgili Peygamberinin ulaşmak için dua ettiği bu aydan eli, gönlü ve amel defteri boş çıkmak ne büyük bir talihsizlik, ne büyük bir nasipsizlik, ne büyük bir bedbahtlıktır.   

Neler Yapmalı, Neler Yapmamalı

Bu mübarek ayda neleri yapıp neleri yapmayalım ki, bu rahmet iklimini en büyük kazançla tamamlayalım; nasipsizlerden ve bedbahtlardan değil, günahları affolunup cennetle müjdelenen kimselerden olalım.

Bütün Benliğimiz ve Azalarımızla Oruç Tutalım

Şüphesiz Ramazan ayı dendiğinde akla ilk gelen, Rabbimizin (cc) kulları için kötülüklere ve cehenneme karşı bir kalkan kıldığı oruçtur. Elbette oruç, yemeyi ve içmeyi terk etmekten ibaret değildir; bilakis bütün benliğimiz ve azalarımızla Allah’ın razı olmayacağı düşüncelerden, sözlerden ve hareketlerden uzak durmaktır. Kalplerimizi kötü niyetlerden ve düşüncelerden arındırmak; gözlerimizle harama bakmamak; ellerimizi kötülüklere ve hakkımız olmayana uzatmamak; dilimizi zikir ve hayırlı sözler için kullanıp yalan, gıybet, iftira ve faydasız sözlerden korumak; kulaklarımızı boş ve kerih sözlere kapatmak; ayaklarımızı ancak hayırlı işlere koşturmaktır… İşte Rabbimizin karşılığında tahmin edemeyeceğimiz sevaplar vereceği ve tutanları cennetin en üstün mertebelerine taşıyacak oruç böyle bir oruçtur. Peygamber Efendimizi şöyle buyurmuştur:

"Oruç bir zırhtır/kalkandır. Oruçlu kimse kötü söz söylemesin ve cahillik yapmasın. Eğer herhangi bir kimse kendisiyle dövüşmeye yâhut sövüşmeye girişirse, ona iki defa 'Ben oruçluyum' desin. Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, oruçlu ağzın kokusu, Yüce Allah katında misk kokusundan daha temizdir. Yüce Allah: Oruçlu kimse benim için yemesini, içmesini, cinsî arzusunu terk eder. Oruç, yalnız benim içindir / doğrudan doğruya benim için yapılan bir ibâdettir. Onun ecrini de doğrudan doğruya ben veririm. Hâlbuki diğer güzel amellerin hepsi on misli ile ödenir." (Buharî).

Ramazan Gecelerinin İhyası: Teravih Namazı

Ramazan ayı gündüzü ve gecesiyle mübarektir ve her iki zaman diliminin de değerlendirilmesi gerekir. Eskilerin deyimiyle “gündüzleri sâim (oruçlu), geceleri kâim (namazla)” geçirilmesi gerekir.

Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: "Şüphesiz Allah Ramazan orucunu farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerini ihya etmeyi sünnet kıldım. Her kim inanarak ve sevabını Allah'tan bekleyerek Ramazan'ı oruçla, gecelerini namazla ihya ederse, anasından doğduğu gün gibi günahlarından temizlenmiş olur" buyurmaktadır. (İbn Mâce, İbn Hanbel).

Büyük hadis âlimi Nevevî, "Ramazan gecelerini ihya etmenin, teravih namazını kılmakla hasıl olduğunu" zikreder. Bu nedenle ramazan gecelerini, “ramazan eğlenceleri” gibi bu ayın anlam ve kutsiyetiyle bağdaşmayan boş ve hatta dinen sakıncalı şeylerle heba etmek yerine, teravihle ihya etmeye gayret edilmelidir.

Ramazan Ayı Kur’an Ayı

“Ramazan öyle bir aydır ki, insanlara yol gösteren, doğrunun apaçık delillerini içeren ve doğruyu yanlıştan ayıran Kur’ân o ayda indirilmiştir…” (Bakara suresi: 185).

 Kur’an, okuyanların kalbini nurlandırır ve Peygamber Efendimizin (sav) buyurduğu gibi kıyamet gününde onlara şefaatçi olur: “Kur’an’ı okuyunuz! Muhakkak ki o, kıyamet günü dostlarına şefaat edici olarak gelecektir.” (Müslim). Yine Efendimizin (sav) buyurduğu gibi okunan Kur’an’ın her harfine on sevap verilir: “Kur’an’ın hârikaları tükenmez. Çok okumakla eskimez. Onu okuyunuz. Çünkü Allah, onu okumanın her bir harfine karşılık (en az) on sevap verir.” (Hakim).

 Ramazan ayında diğer ibadetlerde olduğu gibi Kur’an okumayı da çoğaltmak gerekir. Bunun yollarından biri de mukabeledir. Bilindiği gibi mukabele geleneği, ramazan aylarında her gece Cebrail ile Peygamber Efendimiz'in karşılıklı olarak o ana kadar gelen Kur'an ayetlerini okuyup kontrol etmelerine dayanır. Her sene bir defa tekrarlanan ayetler, yalnız son yıl iki defa okundu ve bu sebeple o seneye “arza-i ahira” (son arz etme/okuma) adı verildi. (Buhari, Müslim). Şüphesiz Kur’an-ı Kerim’i anlayarak, Rabbimizin söylediklerini bilerek okumak için bu mübarek ayda bir kere de meali ile birlikte okumak uygun olur.

Bir Gecelik Mesaiye Bin Aylık Maaş: Kadir Gecesi

“Doğrusu biz Kur’an’ı Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler ve Cebrail o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler. O gece, tanyerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.” (Kadir suresi: 1-5).

Ramazan ayındaki en büyük lütuf ve fırsatlardan biri de Kadir gecesidir. Bizzat Yüce Allah bu gecenin bin aydan daha üstün olduğunu haber veriyor. Bin ay, 84 küsur yıl yapıyor. Yani ortalama bir ömür. Bu geceyi ibadetle geçirmek bir ömür boyu ibadet yapmak gibidir; hatta daha fazlasıdır. Çünkü bu gece bin ay gibi değil, bin aydan daha üstündür. Farklı hadislerde Kadir gecesinin ramazanın son on gününde, tek gecelerinde ve yirmi yedinci gecesinde olduğuna işaret edilmektedir. En güzeli en azından son on geceyi Kadir gecesi niyetiyle ihya etmektir. Unutmayalım ki, kadir gecesine isabet eden bir gecelik mesaiye Rabbimiz bir ömürlük ecir vermektedir.

Bu gecede yapılacak dualardan biri Hz. Aişe validemizden gelen şu dua olmalıdır: Hz. Aişe validemizin “Ey Allah’ın Rasulü! Kadir Gecesi’ne rastlarsam nasıl dua edeyim?” sorusuna Resulullah (s.a.v.): “Allahümme inneke afüvvün tühıbbü’l-afve fa’fu anni: Allah’ım sen çok affedicisin, affi seversin, beni affet, diye dua et.” (Tirmizi) buyurdu.

Rabbimizle Başbaşa: İtikâf

İtikâf, ramazan ayı içinde -ve bazen diğer zamanlarda da- günler ve geceler boyu bir camiye kapanarak bütün dünyevî faaliyetlerden uzak bir şekilde kendisini tamamen ibadete ve tefekküre vermek demektir. Hanımlar evlerinin bir odasında itikâfa girerler.

Hazret-i Aişe’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber, vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününde itikâfa girmiştir. Vefatından sonra eşleri itikâfa girmeye devam ettiler.” (Buhârî, Müslim). Yine Hazret-i Aişe anlatıyor: “Resûlullah Ramazan ayında ibâdet husûsunda diğer aylarda görülmeyen bir gayret içerisinde olurdu. Ramazan’ın son on gününde ise kendisini çok daha fazla ibâdete verirdi. Bu günlerde geceyi ihyâ eder, âilesini uyandırır ve izârını bağlardı. (Yâni ibâdet için hazırlıklarını tamamlar ve büyük bir azimle Hakk’a yönelirdi.)” (Buhârî, Müslim).

Dünyamız Ramazan Olursa Âhiretimiz Bayram Olur

Rabbimiz ulaşmayı nasip ettiği bu mürarek ayı rızasına uygun olarak ve rızasını kazanacak şekilde değerlendirmeyi bizlere nasip etsin. Ancak unutmayalım ki, kulluğumuz ramazanla sınırlı değildir; onun için bu aydan elde edeceğimiz feyiz ve hızla, ibadetlerimize bir ömür boyu devam edelim. Yine unutmayalım ki, dünyası ramazan olanın, âhireti bayram olur.

#

Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’nda bir çok cephede yedi düvele karşı 4 yıl savaşmış bu cepheler içerisinde dünya tarihinin önemli savaşlarından biri olan Çanakkale’de haçlı zihniyetine, sömürgeciliğe karşı büyük şanlı bir zafer kazanılmıştır. Çanakkale’den sonra 2. büyük zafer de Irak cephesinde İngilizler’e karşı kazanılan Kut’ül Amâre savaşı olmuştur. Bu savaşlarda kime karşı, niçin savaşılmıştı? Bunun için tarihin derinliklerine inmek gerekir.

Geçmişten beri hak-batıl, haçlı-İslam çatışması devam etmekte olup tarih bu mücadelenin örnekleriyle doludur. Türklerin, İslamiyet’i kabulü ile birlikte İslam dini geniş sınırlara ulaşmış, Türk-İslam hükümdarları İslam’ın sancaktarlığını yapmışlardır. Gazneli Sultan Mahmut, Sultan Alparslan, Osman Gazi, Yavuz Sultan Selim, Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman’ı … Allah’ın dini İslam’ı, İslam’ın adaletini ve hoşgörüsünü dünyaya yaymak için fetihler yapan hükümdarlara örnek olarak gösterebiliriz. İslam devletlerinin hükümdarları fethettikleri yerlere – İslam’ın emrettiği üzere – huzuru, refahı ve adaleti götürmüşler, İslam’ı geniş alanlara yaymışlardır.

Osmanlı Devleti Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferiyle -halifeliğin Osmanlı’ya geçmesi- İslam’ın sancaktarlığını yapmaya başlamıştır. Bu durum Avrupalı hristiyan devletlerin Osmanlı devletini yıkmak için her türlü ittifaka girmesine neden olmuştur. Haçlı-İslam çatışmasına (mücadelesine) ilave olarak ekonomik sebepler de Avrupa devletlerinin İslam dünyası üzerine gelmesi için etkili olan bir diğer faktör olmuştur.

Zengin yeraltı kaynaklarına, enerji kaynaklarına sahip İslam coğrafyası Avrupalıların iştahını kabartmış, bu durum I. Dünya savaşında kendini daha açık bir şekilde göstermiştir.

Osmanlı Devleti yukarıda da belirtildiği üzere bir çok cephede düşmana karşı savaşmış, Çanakkale’de kendisinden silah, cephane, donanım açısından üstün düşmana karşı tarihinin büyük zaferlerinden birini kazanmıştır.

Peki! Osmanlı’yı başarılı kılan neydi? Tabii ki sahip olduğu iman gücü, milli ve manevi değerlerine bağlılık. İşte, Avrupalıların hesap edemediği de bu durumdur. İkinci zaferimiz ise Irak cephesinde İngilizler’e karşı kazanılan Kut’ül Amâre savaşıdır. Kut’ül Amâre’de Halil Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu İngilizlere karşı büyük bir zafer kazanmış, İngilizler’in her türlü oyun ve entrikaları boşa çıkarılmış, general ve subaylarıyla birlikte yaklaşık 13500 asker esir alınmıştır. Zafer üzerine başta padişah Mehmet Reşat olmak üzere önemli devlet erkanı 6. orduya tebrik mesajları göndermiş, bu mesajları birliklerine tebliğ eden Halil Paşa kazanılan zaferden dolayı askerlerini tebrik ederken bu zafer gününü “Kut Bayramı” olarak ilan etmiştir.

102 yıl önce Irak cephesinde, Osmanlı coğrafyasının uzak bir köşesinde imkânsızlık ve yokluk içinde her bakımdan donanımlı, zamanın tekniğinin getirdiği bütün silahlarla donatılmış İngiliz ordusunu mağlup eden Osmanlı ordusuna mensup kahraman şehit ve gazileri anmak mukaddes bir görev ve borçtur.

I. Dünya savaşı sonunda başlayan ve başarıyla sonuçlanan milli mücadele sonucunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş, geçmişten günümüze haçlı-İslam, hak-batıl mücadelesi güncelliğini koruyarak devam etmiştir: Irak’ın, Afganistan’ın işgali, Filistin –Kudüs- meselesi bunun en açık örneğidir.

Ülkemizin jeopolitik durumu, ecdadından aldığı mirasla yoluna devam etmesi, Türkiye’yi bu mücadelenin merkezine yerleştirmiştir. Son dönemde ülkemizin başına gelen ve başarıyla göğüslediği badireler sınırımız dışında görüntüde terör örgütleriyle ama gerçekte ve geri planda dış güçlerle olan mücadelemiz bu bağlamda dikkate değerdir.

Bizlere düşen Kur’ân’a ve sünnete bağlı kalarak Peygamberimiz (sav)’e layık bir ümmet olmak, milli ve manevi değerlerimize bağlı kalmak, kısacası özümüze dönmektir. Peygamberimizin (sav) hayatını örnek alarak yaşantımızı sürdürmek, ilim öğrenmek, her daim tedbirli ve uyanık olmak, geçmişteki olaylardan ders çıkararak ona göre hareket etmek, milli birlik ve beraberliğimizi sağlayarak korumak ve devam ettirmektir.

Bu vesileyle Kut’ül Amâre’de ve diğer tüm mücadele alanlarındaki şehitlerimizi rahmetle anıyor, Cenab-ı Allah’ın ümmetimizin ve milletimizin yar ve yardımcısı olmasını diliyoruz.

 

#

Her insanın bir hedefi muhakkak vardır, bu hedefine ulaşanlar mutlu olurlar ki, hedefine ulaşamayanlar ise bir o kadar üzülürler. Fakat hedefine ulaşmayı başaranlar asla şımarmamalı ve bu başarının Allah’ın (cc) kendisine bir lütfu olduğunu unutmamalıdır.
Hz. Süleyman (as), Allah’ın (cc) bir lütfu ve buyruğu olarak rüzgara hükmedebiliyorken, bunu sadece Allah’ın kendisi için bir şeref ve lütfu olarak bilip, hep şükretti. 

“Böylece rüzgarı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi.” (Sad, 38/36)

Allah’tan başkasından medet umanlar ahirette feci bir son ile karşılaşırlar. Kainat hercü merce gitse de, dağlar ova, ovalar dağ olsa da, birey olarak Allah’ı dost edinenler muhakkak ki kazanmışlardır. 
Allah’ı kazanan neyi kaybetmiş ki, kaybettiğinde neyi kazansın!

Bizler ülke olarak ne darbeler ne zulümler gördük. İmanı güçlü olanlar her türlü engellemelere ve zorluklara rağmen ibadetini yapabiliyorlardı. İmanın olması imkanın da olması anlamına geliyordu. Ne mutlu bunu anlayabilenlere.

Aslolan Rabbin rızasını kazanmak, bizi yaratan Rabbimiz’e kul olmaktı. En büyük makam ve en büyük kazanç muhakkak ki O’nu, yani Rabbimiz’i memnun etmekti.

Kıymetli dostlar Cennet’i kazandıramayan her türlü makam ve her türlü mevki unutulmamalı ki, kesinlikle bir kayıptır, asla kazanç değildir.

Konumuza gelecek olursak, 
Allah (cc) Maide Suresi’nde şöyle buyurmuştur; 

“Sizin veliniz ancak Allah’tır, Peygamberidir, bir de Allah’ın emrine boyun eğerek namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren müminlerdir.” (Maide,55)

“Kim Allah’ı, Peygamber’ini ve iman edenleri velî edinirse bilsin ki Allah’tan yana olanlar mutlaka galip geleceklerdir.”
(Maide,56)

“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer müminseniz Allah’tan korkun.” (Maide,57)

> Yüce Allah (cc), burada özel olarak Ehl-i Kitap’tan sadece dini alay ve eğlence konusu yapan kimselerle, genel olarak da bütün kâfirlerle veya bir başka kıraate göre bunlardan yalnız dinle alay edenlerle böyle bir ilişki kurmalarını yasaklamaktadır. Âyetin iniş sebebi olarak bazı müslümanların birtakım münafıklara karşı sevgi ve muhabbet duygularıyla muamele etmeleri gösterilmiştir. 

“Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu, onların aklını kullanmaz bir topluluk olmalarındandır.”
(Maide,58)

> Bir önceki Ayet’te mutlak olarak dini oyun ve eğlence yerine koyma söz konusu iken, burada dinin özel bir hükmüyle yani ezanla veya namazla alay etme söz konusudur. Müslümanları namaza çağırmak maksadıyla ezan okunduğunda münafıklar ezanın sözlerini çarpıtarak, yahut eğlenceye alarak, ezanla veya namazla alay ediyorlardı. Ezanı veya namazı bu şekilde alay konusu yapmaları şüphesiz ki onlardaki düşünce kıtlığından, cehalet ve anlayışsızlıktan ileri geliyordu.

 Bu âyet, “namaza çağırma” mânasında ezanın Kur’an’da yer aldığını göstermektedir. Çağırmanın şekli ve sözleri ise sünnet’te belirlenmiştir.


“De ki: "Ey Ehl-i kitap! Biz yalnız Allah’a, bize indirilene ve daha önce indirilene iman ettiğimiz için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Oysa sizin çoğunuz yoldan çıkmış kimselersiniz."
(Maide,59)

> Ehl-i kitap (yahudiler), müslümanları kıskandıkları için onlara karşı kin ve nefret besliyor, onları küçümsüyorlardı. Çünkü Müslümanlar, Allah’ın (cc) önceden indirdiği tüm kitaplara ve Peygamberlere iman etmişlerdir.
Allah (cc) burada yahudileri kastetmektedir. Yahudiler, sırf Efendimiz (sav)’e olan kinlerinden dolayı, belki de kendi dinlerini yok edecek olan müşriklere arka çıktılar. Yahudilerin Müslümanlara karşı menfi tavırlarının iki sebebi vardır: Biri, müslümanların Hz. Muhammed ve Kur’an dahil, bütün Peygamberlere ve onlara indirilmiş olan kitaplara iman etmeleridir. İkinci sebep ise Yahudilerin çoğunun yoldan çıkmış olmalarıdır.

“De ki: "Allah katında cezası bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, bir kısmını maymunlara ve domuzlara çevirdiği, tâğuta tapan kimselerdir. İşte bunlar, yeri daha kötü olanlar ve doğru yoldan daha fazla sapmış bulunanlardır."
(Maide,60)

> Tâğut: Hakk’ı tanımayıp azan ve sapan her kişiye ve her güce veya Allah’tan başka tanrı edinilen şeylere verilen isimdir. Azgın ve sapkın olması sebebiyle şeytana da tâğut denilmiştir. Kimisinin tâğut’u milyon dolarlar, kimisinin de mal mülk...

Ayet’teki “aralarından maymunlar ve domuzlar çıkardığı” ifadesinin gerçek bir dönüşmeye mi yoksa ahlâki ve mânevi bir değişim ve bozulmaya mı işaret ettiği hususunda Kur’an’da herhangi bir açıklama yoktur. Müfessirlerin çoğunluğuna göre Allah’ın buyruklarına uymayanlar gerçekten fiziksel bir dönüşüme uğratılarak maymun veya domuz haline getirilmişlerdir. Mesela maymunlarda hak, adalet, aile kavramı, birlik ve gözetim kavramları yoktur. Bir diğer husus hayvanlarda ‘ensest ilişki’ sadece domuzlarda vardır. Ve batıda bu tür ilişkilerin çok yaygın olduğu söylenir. Ancak başta ‘Mücâhid’ olmak üzere bazı müfessirler bu tür ifadeleri, Allah’ın emir ve yasaklarını çiğneyen günahkâr kimselerin mâruz kalacağı ahlâki çöküntünün mecazi bir anlatımı olarak yorumlamışlardır.

Sohbetimize iştirâk eden başta Bekir YILDIRIM Hocamıza ve tüm misafirlerimize teşekkür ediyor, bir dahaki sohbete kadar sizi Allah’a emanet ediyoruz.

Sohbetlerimiz her hafta Pazartesi günü saat 21:00’de devam etmektedir. Sizi ve sevdiklerinizi bekleriz İnşaAllah.
Adres: Akçaburgaz Mah. 3050 Sk. N:8 D:15 Esenyurt 

 

İkra Derneği Esenyurt Temsilciliği

 

 

KÜTÜPHANELER HAFTASI

 

Ülkemizde 1964 yılından beri Mart ayının son Pazartesi günü ile başlayan hafta Kütüphanecilik Haftası ya da diğer adıyla Kütüphaneler Haftası olarak kutlanır. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz 2019 yılının 25–31 Mart tarihleri arasını Kütüphaneler haftası olarak idrak etmiş olacağız.

Kitaplar, insanı diğer canlılardan ayıran aklın en güzide ürünleri, kütüphaneler de bu ürünlerin bir araya getirilip yine insanların istifadesine sunulduğu yerlerdir. İslâm medeniyeti, tarihte kitaplar ve kütüphanelerle ayrıcalıklı bir konuma gelip haklı bir şöhrete kavuşmuş ve bu parlak dönemlere Müslümanların siyaset, bilim ve ekonomideki üstünlük dönemleri eşlik etmiştir. Müslümanlar okumak ve kitaplarla aralarına mesafe koydukça, üstünlük ve hâkimiyet güneşi de kitaba yönelen yeni coğrafyalarda parlamaya başlamıştır. Bu gerçek, biz Müslümanların “kitap ve okuma” konusuna nasıl bakmamız gerektiğini de ortaya koymaktadır.

Elbette kitaplara ilgi ve okumak, bir haftayla sınırlandırılamaz. Ancak okumanın önemine vurgu yapmak ve kütüphanelerin kıymetini hatırlatmak için yine de bu özel günler iyi değerlendirilmeli ve farkındalık oluşturulmalıdır.

Bizler de İKRA ailesi olarak, kütüphaneler haftası vesilesiyle bir kez daha insanımızı kitaba ve okumaya davet ediyor; ev, okul, iş yeri, otobüs, metro… kısaca yaşadığımız her yeri kütüphaneye çevirmeyi ve bütün hayatımızı kitap ve okumakla doldurmayı diliyoruz.

                                                           İKRA (İlim, Kütlür ve Rahmet) Derneği

18 Mart Çanakkale Zaferi

Müthiş bir hırsla dolu olan insan 20.yy.’a gelindiğinde aklı sayesinde teknolojinin zirvesini yakalamış, demir ve çeliği bir araya getirerek denizlerde ölüm makinaları olarak kullanmaya başlamıştı.

Elde etme, sömürme ve yok etme olarak kendisine bu kez Osmanlıyı hedef alan emperyalist güçler, tüm şartların kendi lehlerine olduklarını düşünerek ölüm makinalarını Çanakkale Boğazı’nın önlerine dikmişti. Öyle ya, onlara göre Osmanlı hasta adamdı ve Osmanlı’nın mirası iştahlarını kabartıyordu.

6 asırdan beri İslam’ın kılıçtarlığını yapmış olan, dünyaya yön veren koca imparatorluk şimdilerde çatırdıyor, etrafındaki çakallar paylarını alabilmek için sevinç çığlıkları atıyorlardı.

Ve işte! Türk’ün ateşle imtihanı bir kez daha başlıyordu. Her şey tamamlandı. Artık Türk’e son darbenin vurulma anı gelmişti.

Çeliğe karşı etin, kemiğin; devasa top mermilerine karşı kalpleri Allah ve vatan aşkı ile dolu imanlı yüreklerin mücadelesiydi bu…

Ölümü yok olma sananlarla, vatanı, bayrağı, namusu için ölmeyi cennet kapılarının aralanmasını sağlayacak olan şehitlik mertebesine yükselmeyi ve unutulmaz olmayı hedefleyenlerin mücadelesiydi bu…

Saldırdılar, ağızlarından köpükler, salyalar fışkırarak saldırdılar.

Adına medeniyet dedikleri tek dişi kalmış canavar gibi saldırdılar. Denizin mavimsi turkuaz rengi kıpkırmızı olmuştu.

Mehmet’im kolunu, bacağını, gözünü, kanını… Veriyor, ama vatanını, bayrağını, namusunu… Asla vermiyordu.260 bin vatan evladı, bu uğurda gözünü kırpmadan vatan toprağına düşmüş, demir ve çeliğe karşı imanıyla müthiş bir zafer kazanmış ve bu topraklarda ezan sesinin asla susmayacağını, susturulmayacağını tüm dünyaya haykırmıştır.

Yine bir 18 Mart’ın yıl dönümünü yaşadığımız şu günlerde Çanakkale şehitlerimiz başta olmak üzere, Yeni Zelanda da terör saldırısında şehit olan Müslümanları ve tüm şehitlerimizi saygıyla yâd ediyoruz.

Aziz şehitlerimiz! Ruhlarınız şad olsun. Bu millet size müteşekkirdir.

 

                     

                

İslâm Düşmanları Kinini Kusuyor: Kimi Ezana Uluyor, Kimi Müslüman Kardeşimi Vuruyor

 

        Yarasaların kendilerini karanlığa hapsetmeleri gibi, kalplerini ve zihinlerini küfrün ve zulmün karanlığına gömmüş İslâm düşmanları da, her türlü ahlâk, insaf ve insanlık sınırlarını çiğneyerek kinlerini kusmakta, çirkeflik ve katliamlara devam etmekteler.

         İmanla ve ezanla yoğrulmuş bu ülkede, minarelerden okunan ezana karşı uluyacak kadar alçalan İslâm düşmanlarının, Yeni Zelanda’daki ruh ikizleri de tam bir vahşet sergileyerek bugün (15.03.2019, Cuma) çok sayıda Müslümanı şehit ettiler ve yaraladılar.

Yeni Zelanda’da 2 camiye yapılan silahlı saldırıda Cuma namazı için toplanmış 49 müslüman şehit edildi ve 49’u da yaralandı. İçerdeki İslâm düşmanları, “zulüm 1453’te başladı” diyecek kadar, bu coğrafyanın değerlerine, kültürüne ve medeniyetine olan düşmanlıklarını açıkça ilan ettikleri gibi, Yeni Zelanda’daki katliamı gerçekleştiren caniler de “Konstantinopolis’e gelir, tüm cami ve minareleri yıkarız” diyecek kadar, içerdekilerle aynı karanlık düşüncelerden beslendiklerini ve aynı emellere hizmet ettiklerini ortaya koydular.

İçerde ve dışarda İslâm’a ve Müslümanlara karşı sergilenen düşmanlık ve vahşeti lanetliyor; şehit olan kardeşlerimize Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Güneş balçıkla sıvanamayacağı gibi, İslâm nurunun tüm dünyayı adalet ve iman nuruyla aydınlatması da engellenemeyecektir. Yeter ki biz Müslümanlar olarak, dostumuzu ve düşmanımızı tanıyalım; sorumluluklarımızı yerine getirelim.

 

                                            İKRA (İlim, Kültür ve Rahmet) Derneği

28 Şubat

28 Şubat Süreci… Bir İhanetin Adı

          Bu milletin değerlerine ve inancına; bu ülkenin zenginliğine ve kalkınmasına; Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Gürcüsüyle… bu vatan evlatlarının kardeşliğine kasteden, insanları kamplara bölmek isteyen alçakça bir ihanetin adıdır 28 Şubat post modern darbesi.
 
          Ülke kaynaklarının bir avuç çapulcuya peşkeş çekildiği; başörtülü oldukları için kız öğrencilerin okullara alınmadığı, üniversite kapılarında sürüklendiği, örtülerinin başlarından çekilip alındığı, evladı bu vatan topraklarını korumak için şehit olmuş annelerin, başörtüleri oldukları için kışlalarda yapılan törenlere alınmadığı, zulüm ve ihanet dolu karanlık günlerin adıdır 28 Şubat süreci. Bin yıl süreceği ifade edilen, sokaklarda bile başörtüsünün yasaklanacağı konuşularak, topluma bir korku ve terör havasının pompalanmak istendiği, bu coğrafyanın inancına ve değerlerine yabancı gayrimeşru bir zihniyetin ürünüdür 28 Şubat ihaneti. 
Peki üzerinden 21 yıl geçen ve tarihe “post modern darbe” olarak geçen bu süreçte neler yaşanmıştı?
         
          24 Aralık 1995 seçimlerinde Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi %21.4 oy alarak birinci parti oldu. Başarısızlıkla sonuçlanan farklı koalisyon girişimleri ve denemelerinden sonra 28 Haziran 1996 yılında Prof. Dr. Necmettin Erbakan başbakanlığında Refah Partisi/Doğruyol Partisi (Refahyol) koalisyonu kuruldu. Hükümet, devlet kaynaklarının israf edilip yağmalanmasının önüne geçen ve verimli bir şekilde kullanılmasını sağlayacak bir ekonomik programı uygulamaya koydu. Ekonomi hızlı bir düzelme sürecine girdi, memur ve işçi maaşlarına, onların bile beklentilerinin üzerinde zam yapıldı. Ama ülkemiz ve halkımız için yaşanan bu olumlu gelişmelerden, çıkarları zedelenenler ve rahatsız olanlar da vardı. Tıpkı bu gün olduğu gibi.
 
          Çıkarları zedelenenler, çok geçmeden harekete geçtiler; sonradan kurku olduğu ve belirli odaklar tarafından yönlendirildiği anlaşılan olaylarla “irtica hortladı, şeriat geliyor” yalanlarıyla büyük bir algı operasyonuna başladılar. Askeri harekete geçirdiler, Sincan’da tankları yürüttüler. Hükümeti istifa etmeye mecbur bıraktılar. Sahnenin arkasında ise ülkenin zenginliklerini yağmalamaya devam ettiler. Ardından Refah Partisi kapatıldı, yöneticilere siyaset yapma yasağı getirildi. Bu süreçte onlarca banka batırıldı, Türkiye milyarlarca dolar zarara uğratıldı, gayrisafi milli hasılanın üçte biri yok edildi.
 
          Ülke, ekonomi ve millet vicdanı büyük bir yara aldı ve etkileri hala devam ediyor. Ama tarih boyunca çok büyük badireler atlatan bu millet, yoluna devam etmesini bildi. Yaralarını sardı ve kervan, birilerinin çıkardığı seslere aldırmadan yoluna devam ediyor. 28 Şubat darbesi, bu ülkenin gerçek sahipleri olan millet için sürekli uyanık olmayı gerektiren bir ibret vesikası olarak, sürecin aktörleri için ise alınlarındaki bir kara leke olarak hafızalardaki yerini koruyor.
 
İKRA (İlim Kültür ve Rahmet) Derneği

 

BİRİLERİ BİZİ GÖZETLİYOR

      İnsanoğlu, yaratıcıya muhtaç bir varlıktır. Gerçek ilahı bulana kadar bu arayış kendi içerisinde devam eder. Bugün yeryüzünde Rabbini bulamayıp inanma ihtiyacını putlar ile teselli etmeye çalışan kişi sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.

      Ama elhamdülillah Müslümanlar, nitelik olarak Rabbimizin istediği gibi olmasa da nicelik olarak çoğalmaya devam ediyor. İşte bu noktada nitelikli Müslümana ihtiyaç var. Dini konuda kendini iyi yetiştirmiş, tam donanımlı müminlerin sorumluluk almalarının zamanı geldi ve geçiyor. Bu müminlerin insanlara örnek model olmaları mecburidir. Çünkü bugün bilgiye ulaşma konusunda hiçbir zorluluk yok ama pratikte yaşayan örnek Müslümana ulaşmak konusunda zorluluklar yaşanıyor. Rabbimizin bize ihtiyacı yok, lakin bizim O’na su, hava kadar ihtiyacımız var. Kendimize bir iyilik yapalım ve insanların hayra yönelmelerine vesile olalım; çünkü “hayra vesile olan onu yapan gibidir.” Bu dünyada yaptıklarımızdan hesaba çekileceğimiz gibi, yapmamız gerekip de yapmadıklarımızdan da hesaba çekileceğimizi aklımızdan çıkarmayalım.

      İnsanları hayra davet etmenin tabi ki birçok vesileleri vardır. Onları kitapla buluşturarak işe başlayabiliriz. Tabi insanların kitap okumalarını sağlamak biraz zordur; fakat zora talip olunmadan, rahatı yakalamamız olanaksızdır. Kitap okumanın bir ihtiyaç olduğu, biraz sabır gerektiği bilincini vermek gerekecektir. Ama her şeye rağmen okumayanları, kitabî bilgilerin konuşulduğu sohbet/konferanslara çağırmak ve onlara böyle ortamlar hazırlamak gerekir. İnsanların kafalarının dank edeceği zamanlar vardır. Kimin ne zaman, nerede ve kimden etkileneceği bilmez. Dolayısıyla bu sohbet-muhabbet ortamları önemlidir.

Buna da ikna olmayanlar, yani kitap okumadığı gibi, sohbet/konferans ortamlarına gelmeyenler de olabilir. Onlar da yine kendi hallerine terk edilmezler. Demokraside değil, İslâm’da çare tükenmez. Bıkmadan ve usanmadan başka yöntemlerle Hakk’a davet etmeye ve Hakk’ı göstermeye devam edeceğiz. Bu husus çok önemli ve o kadar da gereklidir.

Bu noktada şu hususu da unutmamak gerekir ki, her an gözetim altındayız ve “bir gün” karşımıza çıkartılmak üzere bütün yaptıklarımız veya yapmamız gerekip de yapmadıklarımız kayıt altına alınmaktadır. Allah’ın (cc) bizi her an, her yerde gördüğünden ve görevli meleklerinin yaptıklarımızı kaydettiğinden şüphesi olanımız var mı? Peki sadece kendimizi düzeltmemiz, iyilikleri kendimize saklamamız doğru ve makbul müdür? Böyle bir tavır, “ben” değil, “biz” anlayışına sahip olması gereken Müslümanın sergileyebileceği bir tavır mıdır? Duasını bile “ben” değil “biz” olarak yapan Müslüman elbette kendisiyle birlikte başkalarının da kurtulmasına ister ve bunu hedefler: “Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, ahirette de ve bizi ateş azabından koru.” (Bakara: 201).

Çünkü Müslüman sorumluluk sahibidir; evde ailesine, tenhada kendisine ve sokakta herkese karşı sorumluluk duygusuyla hareket eder. Ayrıca bilir ki, “ben Müslümanım” diyenlerin olumlu ya da olumsuz olarak ortaya koyacağı her hareketi, insanlar tarafından âdeta mikroskopla takip edilmektedir. İşte Müslüman böyle bir şuur ve sorumluluk duygusuyla hareket eder ve insanları Allah’a davet eder.

      İnsanları Allaha davet etmek aslında çok kolaydır. Fıtrata uygun olarak, yani İslâm’ın ölçülerine göre yaşamak büyük oranda yeterli olacaktır. Yemek yerken besmele çekmemiz Allah’a davettir; giyinişimizin sünnete uygun olması Allah’a davettir; konuşmamızda yalana başvurmadan doğruları söylemek Allah’a davettir… Örnekleri istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz. İslâm’ı bu şekilde, yani bizzat yaşayarak ve hâl diliyle anlatmak aslında en etkili davet metodudur.

      Söylediklerimi toparlayacak olursam, Müslüman sadece kendi kurtuluşunu değil bütün insanların kurtuluşunu ister ve bunun için elinden gelen gayreti ortaya koyar. Emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emredip kötülükten sakındırmak) her Müslümanın bir şekilde yapabileceği ve yapması gereken bir şeydir. Başta Rabbimiz ve melekleri olmak üzere,  insanlar bizi gözetliyorlar ve dolayısıyla yaptıklarımız ve yapmamız gerekip de yapamadığımızdan dolayı hesaba çekileceğiz bilincinde olmamız ve gereğini yapmamız dileğiyle… vesselam

 

 

Murat Elçiboğa

RAMAZAN KAYAN, İKRA DERNEĞİ, KİTAP OKUMAK, KİTAP, OKUMANIN FAYDALARI

Bir içe bakış ihtiyacının zaruret arz ettiği günlerden geçiyoruz… Dış ve dışarı bizleri öylesine yordu ki içi, içeriyi unuttuk… İçtenliğimizi kaybettik… Dışa dönük atılım ve açılımlarımız artarken, iç acılarımız büyüdü… Kazanma hırsı, kaybetme korkusu insanı acımasızlaştırıyor… Gerçi dünyayı kazandık ama kendimizi kaybettik. Birçok şeye sahip olduk ama bir türlü nasipsizliğimiz ve bereketsizliğimiz bitmiyor… Evlerimiz genişledi fakat ruhumuz daraldı… Evdeki herkes kendisini dışarı atma derdinde… Acaba dışarıda bulup da evde kaybettiğimiz nedir? Hazımsız ve tahammülsüz olduk. Haset ve husumetten kurtulamıyoruz… Neden bu kadar gerginiz? Dünya neden güvensiz? Keyfimiz kaçtı, hayatın tadı tuzu kalmadı… İnsanlar çoğaldı, insanlık azaldı… Soğuk bir yaşam, donuk bakışlar, endişeli ilişkiler… Ruhsuz bir kulvara savruluyoruz… Biliyorum, dünyanın içinde olmakla yetinmedik, dünya içimize kaçtı… Dünyevileştikçe duyarsızlaştık, değersizleştik… İdeallerimiz çöktü, irademiz zayıfladı, iddialarımızdan koptuk… Moral gidince mecal de kalmıyor… Mücadele alanı genişlese de heyecan kalmayınca olmuyor. Dava yürümüyor… Heyecansızlık bitiriyor… Cehdsiz, vecdsiz, aşksız, feyzsiz yol alınmıyor… Heyecan oluşturmazsak harcanırız… Coşkusu olmayanın çabası sonuç vermiyor… Gözlerimizin ışıltısı, kalplerimizin kıpırtısı gitmişse, yüreklerde kıvılcımlar çakamıyoruz… Biz tutuşmuyorsak kimseyi tutuşturamayız… His, heyecan, hareket yoksa; edebiyat, hitabet kifayet etmiyor… Maneviyat, ruhaniyat eksikse; maddiyat, makam, mevki, mal, mülk hedefe taşımıyor… Malumatta zenginiz ama marifet yoksuluyuz… Bilgi çok fakat bilgelikte sınıfta kalıyoruz… Teşebbüslerimiz çok ama ilâhî tecellileri yanımıza almadan sonuç alınmıyor… Hazlar baskın çıkınca heyecanımız söndü… Hırslarımızı kontrol edemediğimiz için huşusuz kaldık… Hız dünyasında halsiz kalışımız, hayata nereden baktığımızla ilgili… Üzerimizdeki ağırlık hayra alamet değil… Yüreklerde inşirah, itminan hâsıl olmuyorsa, kalpsiz bir dünyada nasıl yaşarız? Fırsatları değerlendirecek feraset lazım… Bulanıklıkları giderecek basiret gerek… Hikmeti kuşanmadan hakikati taşımak mümkün değil… Gaybi yardımlardan kopunca seküler ve popüler sularda yakînimiz kalmadı… Artık sâdık rüyalar da göremez olduk… Kâbuslardan kurtulamıyoruz… İlham gelmeyince imkânları gereği gibi kullanamıyor ve imtihanı vermekte zorlanıyoruz… Aşkımızı besleyecek adanmışlıklar azaldı… Aşkınlığımızı güçlendirecek arınmışlıklar kayboldu…

Kitap, sohbet, muhabbet, dostluk artık bizi kesmiyor… Doymuşluk mu desem, bilmişlik mi desem, bilmiyorum. Profesyonelleştik ama amatör ruhumuz gitti… Hasbîliğimize halel geldi. Günahkârların günah işlemedeki coşkusu, salih amel işleyenlerde neden yok? Stadyumlarda taraftarların çılgınca coşkusu yankılanırken, Saraçhane’de neden ses yok? Beyazıt neden suskun? Düğünlerimizde bile heyecan yok… Nikâhta keramet kalmadı sanki… Görünürlük gönüllülüğü gölgeliyor… Ahval bu olsa bile bize düşen aşk ve aksiyondur… Bize düşen elimizden geleni yapmaktır… Yani bir rüzgâr estirmek ve yeni bir ruh yakalamaktır… Yeniden yola koyulmaktır… Secdelerde rehabilite olma vaktidir. Abdest suyunda, şadırvan soğukluğunda arınma zamanıdır… Sadıklarla buluşup yeni seferlere doğrulma ânıdır. “İman edenlerin Allah’ı anma ve ondan hak sebebiyle kalplerinin huşu içinde olma zamanı daha gelmedi mi?” (Hadid, 16)

 

 

RAMAZAN KAYAN

Sıtkı ASLANHAN, İKRA DERNEĞİ, KİTAP OKUMAK

Sıtkı ASLANHAN ile Bir Pazar Sabahı;

İKRA Derneğimizin geleneksel hizmetlerinden biri olan, motivasyon seminerlerimizin 20 Ocak 2019 Pazar günkü misafiri Sıtkı ASLANHAN idi. 1976 yılında Malatya doğumlu olan Sıtkı ASLANHAN Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. Evli ve 4 çocuk babası. Anadolu’nun farklı kültürlerini genç yaşta gözlemleme ve tanıma fırsatını bulmuş ve insanların kendi örf, âdet ve geleneklerine yönelik tavırlarını ve duyarlılığını uzun süre incelemiş, irdelemiş biri. Kadim geleneğimizin önemini hatırlatmak, Anadolu irfanını 21. yüzyıl insanının gündemine yeniden taşımak, medeniyetimizin yapı taşları örf, adet ve geleneklerimizi yeni bir bakış açısıyla insanların idrakine sunmak için şehir şehir dolaşan ve bu doğrultuda bizleri de kırmayarak davetimize icabet eden biri.

Sıtkı Aslanhan’ın ana gayesi; varlık sebeplerini idrak etmeleri, farkındalık ve bilinç düzeylerini artırmaları, gerçek huzurun ve mutluluğun kapılarını aralamaları için insanlara hatırlatmalarda bulunmak, yol göstermek, yardımcı olmak…

Yapılan kahvaltı sonrası, Genel Başkanımız Mehmet ÇELİK beyin, giriş konuşmalarıyla başlayan programımız, Sıtkı beyin kürsüye arz edilmesiyle devam etti. Değerli hatibimiz konuşmasında İlahiyat’ta okuma serüveninden ve hangi badireler atlatarak bugünkü konumuna geldiğinden bahsetti. Hocamızın o tatlı ve akıcı üslubuyla yaptığı konuşmasından bazı anekdotları paylaşmak isteriz:

* İlahiyat’ta okurken öğretmen olma hayalim vardı ama 28 Şubatla bu hayallerim bitti. Sabaha kadar ağladım ama kendime söz verdim: “Madem ben sınıflardaki 20-30 kişilik öğrenci gruplarına öğretmenlik yapamayacağım, o zaman ben de bütün dünyada seminerler vereceğim, onlara öğretmenlik yapacağım.”

* 25 yaşında evlendim ama erken evlenilmesini, üniversiteye giderken evlenilmesini tavsiye ederim. Bu hususta herkesin evliliği kolaylaştırması, evlenmek isteyenlere yardımcı olması gerekir. Zaten 30’undan sonra yapılan evlilikler “şirket evliliği” gibi bir şey oluyor.

* İlahiyat Fakültesi’nde okurken, kişisel gelişim ve motivasyon konusunda kitaplar okumaya ve bu alanda kendimi geliştirmeye başladım. Bir gün şehirdeki bir dershaneye gittim ve öğrencilere, hiçbir ücret talep etmeden bir seminer vermeyi teklif ettim. Bana iki tane rehber öğretmenlerinin olduğunu, söyleyip bu teklifimi kabul etmek istemediler. Ben de ne kaybedersiniz, sizden bir ücret istemiyorum, getirin en çalışkan öğrencilerinizi onlara konuşayım deyince, kabul ettiler ve bir gurup öğrenciye seminer vermemi sağladılar. Gerçi getirdikleri öğrenciler, 3 yıldır bir yer kazanmak için dershaneye devam eden öğrencilermiş. Seminerden sonra öğrenciler, idarecilere gidip, sene başından beri niçin böyle birini getirmediniz, demişler. Bu şekilde seminerler vermeye başladım.

* Yurt içi, yurt dışı senede en az 250 seminer veriyorum.

* Seminerler vermeye başladıktan bir süre sonra bir radyoda eğitim programı yapmak istedim ve bunun için Radyo 7’ye gittim. Radyo 7 o zaman saat başlarında haber veren bir müzik kanalı durumundaydı. Burası bir müzik kanalı, eğitim programı gitmez dediler. Yapacağım program buraya gider, bir deneyelim diye ısrar edince, tamam 15-20 dakikalık bir demo yapalım, sonra karar veririz dediler. Demoyu beğendiler ve 3-4

dakika konuşma, sonrasında müzik olmak kaydı ile program yapmamı kabul ettiler. İlk hafta söyledikleri şekilde yaptık. Ama ikinci haftadan itibaren konuşma süresi arttı, müzik azaldı.

* Daha sonra Akra FM’de program yapmaya başladım. Burada 2009 yılından beri cumartesi günleri saat 14-15 arası “Bilinçli Aile” adlı bir program yapıyorum ve hâlâ devam ediyor.

* 2001 yılında yani DSP döneminde Manisa’daki okullardan seminer vermem için teklifler alıyorum ama dönemin valisi “bu adamı okullara sokmayacaksınız” diye emir verdi.

* Ben çok yazan bir yazar değilim. İlk kitabım olan “Hayata Gülümse” kitabından sonra on yıl hiç kitap yayımlamadım. Şu anda yayımlanmış 5 kitabım var ve 6. kitap da yayına hazır olmasına rağmen yayınlamadım. Yayınlayacağım kitabın önce beni tatmin etmesi ve Rabbimin huzurunda gururla hesabını verebileceğim bir kitap olmasını istediğim için şu an beklemede. Rabbim fırsat verir, gönlümün tatmin olduğu bir kıvama getirirsem yayınlarım.

* Rahmetli Ahmet KABAKLI hoca yazılarını gazetedeki çaycıya okutur, o çaycı yazıyı anlarsa yayınlatırmış. Çünkü halkın yazıları anlayıp anlayamayacağını bu usulle anlarmış.

* İnsan tanınmaya, dinlenmeye, ilgi görmeye başlayınca devreye nefis giriyor. Bir gün seminer vermişim, bayağı pohpohlanıyorum, ayaklarım yerden kesilmiş. Namaza durdum ve namaz sonrası secdede uzun uzun kaldım ve kendime dedim ki “Ulan Sıtkı, senden daha bilgili, daha güzel konuşan nice insan var. Allah, o sevgiyi insanların gönlüne koymazsa sen nesin ki!?”

* Birkaç meczup, yani gönül ehli dostum var. Yine ayaklarımın yerden kesildiğini hissettiğim bir seminer sonrası onlardan biri aradı ve dedi ki: “Sen de kendini hoca zannediyon, de mi? Hocanın olmadığı yerde keçiye Katip Çelebi derlermiş misali yani.” Bunlar insanın nefis muhasebesi yapmasını ve kendine gelmesini sağlayan önemli şeylerdir.

* Bu ülkede kavramlar üzerine oyun oynanıyor. Bakın bu ülkenin en zeki öğrencileri Fen Liselerine gönderiliyor. Bunların çok önemli bir kısmı da doktor oluyor. Bu aslında bu ülkeye yapılmış bir ihanettir. Fen liselerine karşı olduğum anlaşılmasın ama bu ülkenin, yüreği vatan, millet sevgisiyle atan meslek erbaplarına; sosyal bilimcilere, siyasal bilimcilere, kültür yansıtıcılarına… ihtiyacı da var. Milli olan eğitim değil kültürdür.

* Avrupa’da eğitimde söz sahibi olanların ekseriyatı papazdır. Eğitimle ilgili, kişisel gelişimle ilgili yazanların çoğu dini eğitim kökenli kişilerdir.

* Çocuklarımızdan ilgiyi ve sevgiyi esirgememiz gerekiyor. Yoksa evinde, annesinde babasında bulamadığı sevgiyi başkalarında, yanlış yerlerde arar. Sahte sevgilere aldanır. Çocuklarımızın, özellikle kız çocuklarımızın başlarını dizlerimize koyup saçlarını okşamalıyız. Bir kızın sevgilerinin toplandığı saçlarıdır, saçlarının okşanmasıdır. Sevgiden mahrum kalan kızlar, hep “saçlarımı okşamadı” derler.

* ABD’de yapılan bir çalışmada kız çocuğunu alnından öpmek; onun özgüvenini arttırıyor, rahat ve huzurlu uyumasını, hata yapacaksa hata yapmamasını sağlıyor. Babalar, kız çocuklarınızın alınlarından öpün. Hz. Muhammed (sav) kızı Hz. Fatıma’ya nasıl değer verdiyse siz de kızlarınıza o şekilde değer verin.

* Evlerinizde aile bireylerini dışarı giderken uğurlayın ve eve geldiklerinde karşılayın. Ben şahsen eve geldiğimde kapıyı anahtarla açmam, zile basarım. Evdekiler geldiğimi bilsin, ne de olsa “Şam Babası” gelmedi. Çocuklarının geleceğini garanti altına almak isteyenler çocuklarına değer versin. Bir çocuk, iki çocuk yapmak, onları maddi anlamda rahata kavuşturmak onlara değer verildiğinin göstergesi değildir.

* Çocuklarınıza sorumluluk verin. Eve gelen faturaların ne kadar olduklarını bilsinler. İsraf haramdır. Hele hele elektrik, su …vs. milli israftır.

* İmam-ı Gazali; çocuklarınızı açlıkla terbiye edin diyor. Merhametsizliğimiz, yediklerimizden kaynaklı. Şimdiki çocuklar canının istediğini yiyor, canının istemediğini yemiyor.

* Çocuklarınızın yediğine içtiğine dikkat edin ve onlara sağlıklı şeyler yedirin. Bir kasap arkadaşım bana şöyle demişti: Sosis, salam, sucuk bir mezbahanın çöplüğüdür. Çöpe atılacak olanlar bu şekilde değerlendiriliyor.

* Türkiye, ahlâk dışı sitelere girmede dünyada 2. sırada. Evinize, çocuklarınıza dikkat edin. Belirli bir yaşa kadar onları internetten, bilgisayardan, cep telefonundan, televizyondan koruyun. Korkmayın hayat onlarsız da yaşanıyor.

* Cinsiyetsiz bir toplum projesi yaygınlaştırılmakta. Gençlerimiz, kız mı erkek mi olduğu belli olmayan Koreli sanatçıları takip ediyor.

* Çocuklarınızla mezarlıkları ziyaret edin. Dedelerinizin, şehitlerin … mezarlarını ziyaret edin. Onlara, bugünkü hayatımızı bunlara borçluyuz, şehitlerimize borçluyuz diye dualar öğretin.

* Çocuklarınıza kitap okuma alışkanlığı kazandırın. Ne güzel ki siz İKRA olarak zaten bu amaçla kurulmuşsunuz.

* Çok kitap okuyan çocuklar başarıyı daha kolay yakalıyorlar. Kitap okumayan çok zeki bir çocuk ise bir gün duvara toslar.

* Gece 2-3 gibi kalkın, teheccüd kılıp çocuklarınız için dua edin. Ağlamaklı bir şekilde, can-ı gönülden onlar için dua edin.

 

 

Kayıt Ol



Üye Girişi