Cemalettin Aydınoğlu
Cemalettin Aydınoğlu

Cemalettin Aydınoğlu

Yazarın Haberleri
ZORUNLU OKUR, GÖNÜLSÜZ TOPLUM

İnsan, canlılar ve varlıklar arasında mutlak ontolojik üstünlüğe sahip bir varlıktır. Çünkü diğer varlıklardan farklı olarak düşünür, konuşur, alet icat eder ve sebep sonuç ilişkisi kurar. Allah insana apstraksiyon/soyutlama yeteneği vermiştir. O, eşyanın anlamını, işleyişini ve diğer varlıklarla olan bağını çözümleyebilen müstesna bir kimliktir. Bilinen insanlık tarihi aynı zamanda dinler tarihidir. Bu süreçte insanları aydınlatmakla mükellef Nebilerin hiçbirisinin irrasyonel talepleri olmamıştır. 

Hz. Musa, piramit yapma becerisine sahip bir toplumda yaşamıştır. Hz. Yusuf, iyi bir ekonomisttir. Mısır’a maliye bakanı olmuştur. Hz. Salih ve Hz. Şuayb peygamberler, kayaları oyup muhteşem evler yapan bir topluma gelmişlerdir. Hz. İsa bir tabiptir. Bu örnekler dinin bilgiye düşman olmak gibi bir keyfiyetinin olmadığını göstermektedir. Din, bilginin içeriğini konu edinir. Bilimin ideolojik kaygılarla profan/din dışı bir alana kayması ve inançsızlığa kaynaklık etmesi onu endişelendirir. 

Tarih boyunca tüm dinler ve devletler müntesiplerini eğitmeyi amaçlamışlardır. Peygamberler bir nevi öğretmen, getirdikleri din; eğitim sistemi, kitapları ise bu sistemin araç gereçleri olarak düşünülebilir. 

Dünyada birçok devlet, süreleri farklı olmakla birlikte eğitimi zorunlu hale getirmiştir. Bu kadar külfetli ve yüksek maliyetli eğitim işini devletler niçin uhdesine alır? Maliyet-analiz hesabı açısından hiç de mantıklı olmayan bu eğitim işi devlet tekeline nasıl girmiştir? Bu sorulara ilk elden vereceğimiz masum cevap, cehalet yok olsun, çocuklarımız okusun diyedir. Devletlerin çoğu için eğitim; toplumu belli bir ideoloji, din ya da felsefi kanaate kanalize etmenin adıdır. Louis Althusser “Devletin İdeolojik Aygıtları” meselesinde din, hukuk, kültür, haberleşme, siyasal ve sendikal yapılara öğretimi de dâhil ederek eğitimin ideolojik boyutunu ortaya koymaya çalışmıştır. 

Ivan İllich “Okulsuz Toplum”u önerirken eğitime karşı değildir. O okullar aracılığı ile statükonun korunduğunu düşünür. “Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı” tezinin sahibi John Taylor Gatto, okulların düşünmeyi öğretmekten çok başarıyı kutsadıklarını ifade eder. Okulun insana rasyonel ve kasti zararının bulunduğunu, asıl amacının ülkelerin nüfuslarını yönetilebilir hale getirmek olduğunu ifade eder. Bu eleştirilerin tamamına katılmamakla beraber zorunlu eğitimden gönüllü toplumun çıkmadığı gerçeğini görmemiz gerektiğini bilmemiz gerekmektedir. Eğitime yüklenen farklı misyonlar okullarda okuma işinin “mış gibi yapmak olarak tecelli etmesi sonucunu doğurmuştur. 

Sormamız gereken soru okullarda çocuklarımıza kitap okutmak mümkün müdür? Çocuklarımızın ve ebeveynlerimizin birçoğunun teknoloji bağımlısı olduğu bir yerde, kitap okumak fantastik bir taleptir. Rol model olacak olan anne/baba ve öğretmen; tarihi, kültürü, medeniyeti dizi filmler üzerinden anlatıyorsa meselenin geldiği yeri siz düşünün. Başarı odaklı bu eğitim sisteminde, okuttuğunuz kitap sınavda çocuğa fayda sağlıyorsa tahammül edilebilir bir durumdur artık. Okullarımız okumayı pragmatist bir süreç olarak kurgulamaktadır. Okumanın soru çözmedeki pozitif etkisi üzerinden okur ikna edilmeye çalışılmaktadır. Okumanın iyiliğinden bahsetmek yerine faydasından söz eden bir sistemden gönüllü okur nasıl çıkar?  

“Bir insanı ahlâken eğitmeden sadece zihnen eğitmek topluma bir bela kazandırmak demektir”  diyen Theodore Roosvelt, ahlâki eğitim olmadan varılacak yerin felâket olduğunun altını çizmektedir. Unutmayalım ki bu gün dünyamızı kan gölüne çeviren insanların önemli bir kısmı hayatında hiç başarısız olmamış, okullarını birincilikle bitirmiş, prens-prenses muamelesi görmüş, yarı Yunan tanrısı muamelesiyle büyütülmüş insanlardan oluşmaktadır. 

Hz. Muhammed ilk olarak oku emriyle vahiyle tanışmıştır. O’nun okuma yazma bilmeyen bir ümmi olduğunu biliyoruz. Öyleyse ne okuyacak? Bu sorunun birçok cevabı vardır: 

  • Birincisi, benim okuduklarımı sen de tekrar et emridir.  

  • İkincisi, oku emrinin akabinde gelen yaratılış ile ilgili ayetlere bakarak yaratılışı düşün ve ibret al kısmıdır.  

  • Üçüncüsü ise oku emrini “anlat” diye anlamak da mümkündür. 

İkra/Alak1 süresinde eğitim öğretim sürecinin ayrılmaz birleşenleri zikredilmektedir: 

  • Öğretmen, Allah’tır. Rabbü’l-Alemin tüm bilgilerin kendinden neşet ettiği varlıktır. 

  • Öğrenci, insan ve Hz. Muhammed’dir. 

  • Araç-gereç: Kitap, kalem, defter 

  • Hedef: İnsana bilmediğini öğretmektir. 

Bu ayetler bilginin asıl kaynağının Allah olduğunu, ondan bağımsız bir bilişsel sürecin olamayacağını ifade etmektedir. Kontrolsüz ve Allahsız bir okuma, modern insanı “bilim kilisesi” diye yeni bir anlayışa teşne etmiştir. Bu tip insanlar bilimsel gerçekleri eleştiri süzgecinden geçirmeden kabul ederler. Tam bir teslimiyet içerisindedir. Dolayısıyla antropomorfik (insan biçimli) yeni Yunan tanrıları tabipler ve bilim adamlarıdır. Onlar öleceksiniz derse karalar bağlar, bir şeyiniz yok derse haylazlığın dibini buluruz.   

Bilimi eleştirmek, düşük sesle bile olsa acaba?” demek çağdışı, yobaz, gerici gibi ötekileştirici kavramlarla tanışmanıza sebeptir. Bu süreçte yaşanılan sekter ve seküler hayat din dışı alan kavramını da doğurmuştur. Böylece bilgi; dini bilgiler ve pozitif bilgiler diye kategorize edilmeye başlanmıştır. Müslüman açısından bu düalist yaklaşım kabul edilemez. O yaşadığı hayatı bir bütün olarak kabul eder. Çünkü onun hayatında din dışı diye bir alan yoktur. 

Dindarlık bir ceket midir ki gün içerisinde giyinelim, çıkaralım?  Kişi günah işlerken din dışına mı çıkabilmektedir ya da güzel bir manzara karşısında duyduğu derin taaccüp din dışı bir duyguyu mu imlemektedir? 

Halil Cibran’ın Ermiş kitabında anlattığı şu hikâye meramımızı daha güzel dile getirecektir: Bir gün bir adam bilge birisine gelir ona aşk, nefret, şiddet ve bunun gibi başka meselelerden sorar. Sonra da der ki “Hocam şimdi de bana dini anlat.” Bilge kişi şaşkın bir şekilde şöyle cevap verir: “A kuzum! Saatlerdir sana ben ne anlattım ki zaten! 

Müslüman karşılaştığı bir bilgi ya da kaynak/kitapla ilgili bir bakış açısı oluşturmalıdır: 

  • Bilginin kaynağı Allah’tır. O yüzden Müslüman bilgiyi ayrıştırmaz. 

  • Allah’ı gerçekten tanıyan ve bilenler ancak ilim sahipleridir. (Bkz: Fatır,28) 

  • Müslüman bilgi edinme sürecini Allah’ı hesaba katarak, O’nun adını anarak yapmaya çalışır. (Bkz: Alak,1) 

  • İlim sahipleri peygamberlerin mirasçıları olacak kadar önemli bir misyonla görevlendirilmiştir. (Alimler, peygamberlerin varisleridir) 

  • İslam, cinsiyetçi bilgi anlayışına karşıdır. (“İlim tahsil etmek kadın ve erkek tüm Müslümanlara farzdır” Hadis) 

  • İslam; alimin uykusunu, cahilin ibadetinden daha hayırlı kabul eder. 

  • İslam’a göre bilginin yurdu yoktur. Evrensel okumalara açıktır. (“İlim Çin’de de olsa talep ediniz.” Hadis) 

  • Bilgi karşısında mutlak bir teslimiyet içerisinde değildir. Kendisine bir bilgi ya da haber ulaşırsa bu bilginin kaynağını ve niyetini sorgular, öyle kabul eder.(Hucurat, 6) 

Müslüman bir bilgi kendisine ulaştığında ya da bir kitap okuma programı yaptığında Sokrates’in üçlü filtresini devreye sokmalıdır. 

  • Gerçeklik filtresi :Bu bilgi gerçek mi? 

  • İyilik Filtresi  :Bu bilgi iyi bir bilgi mi? 

  • Faydalı olma filtresi:Bu bilginin kişiye ya da topluma faydası var mı? 

Cevaplar olumsuzsa o bilgiden de, o kaynaktan/kitaptan da uzak durur. 

 

Sevgili okur! 

Bilmek, sorumluluğumuzu artırır. Bilgisiyle amil olmayan hamal olur. Alim ile bilgin arasındaki fark da budur. Alim amel eder, bilgin onu bilmenin hazzını yaşar. Okumak da böyledir. Okuduğun metin ruhunda, bedeninde ve hayatında olumlu bir değişimin sebebi değilse boşuna bir uğraştır. 

BİR MANİPÜLASYON ARACI OLARAK ÇEVRECİLİK

Sanayi devrimi kapitalizmi vahşileştirmiş ve kazancını katlamak isteyen muhteris insan, çevreyi tüketim nesnesine dönüştürmüştür. Bunu yaparken insanın sınırsız arzularını tatmin edecek kaynaklarının sınırlılığını yok saymış ve yenilemeden bu kaynakları tüketme yoluna gitmiştir. Bu süreçte vandalist bir tavır takınmaktan sakınmamıştır. Artık hava, su ve toprak tabiatın kendi döngüsü ile temizlenemeyecek bir seviyeye geldiği için çevre sorunundan söz etmek mümkün olmuştur. Bu bağlamda çevre sorunları ve çevrecilik modern hayatın hatalı bir ürünüdür. 

Müslüman çevre ve çevreciliği mühim bir mesele olarak görmelidir. Çünkü orta gelir tuzağını atlayan toplumsal katmandaki birey dindar olsun olmasın hayatına anlam katma ve kendini gerçekleştirme arayışında çevreyi fark etmektedir. Bu kitleye ulaşmak için bir mesele olarak çevrecilik Müslümanı meşgul etmelidir. Müslüman çevreyi korumayı zorunlu bir eylem olarak telakki etmelidir. Çünkü; 

  • Çevre bize emanettir. Müslüman emanete hıyanetlik yapamaz. 

  • Müslümanın çevre ile olan ilişkisi mukayyed bir ilişkidir. O çevreyi bir mutlak mülkiyet meselesi olarak göremez.  Sahip olduğu varlıkların emanetçisi olduğunu vurgular. 

  • Her canlı Allah’ın bir ayeti olarak mesaj yüklüdür. Arne Neas’ın tanımı ile “derin çevre” insana ontolojik sırlar üflemekte, Yaratıcı kudretin “bed’i” (emsalsiz yaratma) sıfatını hissettirmektedir. 

Günümüz insanının çevre ile olan menfaat ilişkisinin oluşturduğu problemlere bağlı olarak çevrecilik gibi bir tepki hareketi doğmuştur. Tabiata zarar verecek eylemlerde bulunulmadığı yerlerde hobi amaçlı çevrecilik yapıldığı pek vaki değildir. Başlangıçta bir tepki hareketi olarak ortaya çıkan bu yapının: 

  • Çevreci eylemlerin amacına kolay ulaşabilmesi, 

  • Farklı toplum katmanlarının bu harekete verdiği gönüllü destek, 

  • Sponsor, bağışçı gibi ekonomik kaynakların kolay elde edilmesi, 

  • Kamuoyu oluşturmadaki etkinlikleri sebebiyle popüler bir harekete dönüştüğü görülmektedir. 

Algı yönetme ve toplum mühendisliğinde kullanışlı bir aparat olduğunun görülmesi çevreciliği bir anda gözde bir hareket haline getirmiştir. Artık güç ve iktidar sahipleri çevre örgütlerinin bir paratonere dönüştürülmesi gerektiğini fark ettiklerinde iki yola başvurmuşlardır: 

  • İlgili çevre örgütü ile sponsorluk, birlikte proje yürütme gibi gerekçelerle kurulan bağ çevreyi kirleten kişi ve kuruluşları hedef olmaktan çıkarmıştır. 

  • Rakip firma veya ülke, küçük bir çevre ihlali bahane edilerek hedef haline getirilir. Böylece terbiye edilmeleri sağlanır. Sonuçta aklanmak için pazarlığa ikna edilirler.  

 

Son yıllarda küresel ölçekli çevre örgütlerinin stratejik hamlelere aracılık ettiği birçok örnek dikkat çekmektedir. Sera etkisini tetikleyen ve ozon tabakasının incelmesine yol açan karbon monoksit gazının oluşturduğu kloroflorokarbon salınımını en fazla yapan ülke ABD olmasına ve bu gazların salınımının sınırlandırılması ile ilgi KYOTO sözleşmesini imzalamamasına rağmen bu ülkede tek bir çevre eyleminin olmayışı manidar değil midir? 

Bu çevre örgütlerinin Japon denizindeki orkinosların avlanmasına gösterdiği cengâver direnç ya da pandaların kar yağmaması sonucu girdiği stresi dünyanın birinci gündemi haline getirmedeki başarısı kuşa bak deyip daha büyük çevre felaketlerinin görülmesini engellemek için midir? Çevre örgütlerinin, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını talan ederek dünyayı cehenneme çeviren sanayileşmiş ülkelerde hiçbir eylem yapmamaları ne ile izah edilebilir? 

Yoksa çevrecilik kalkınmakta olan ülkelere ayar vermek için icat edilmiş bir terbiye aracı mıdır? Küresel sermayenin ülkeleri hizaya çekmek ve herkesi kolaylıkla ikna etmek için bulabileceği en iyi aracın çevrecilik olduğunu düşünmek çok mu art niyetli bir düşüncedir? 

Alın size Gezi parkı eylemlerini!  

27 Mayıs 2013 tarihinde Taksim gezi parkında bölgenin yayalaştırılması ile ilgili 4-5 ağaç sökülüp başka bir yere nakledilecektir. Buna tepki gösteren Taksim Dayanışma Grubu parkın içerisine çadırlar kurarak eyleme başlar. Bu eyleme bazı siyasi partilerin ve sol örgütlerin verdiği destek hareketi kitleselleştirir. Polisin müdahalesi eylemi kontrolden çıkarır.  Kamu binaları işgal edilir, kamu araçları yakılır. 

Bu eylemlerin Türkiye’ye faturası döviz, faiz, sermayenin yer değiştirmesi, kaybolan güven ortamı ile yaklaşık 157 milyar dolar olmuştur.1 Aynı günlerde 48 ilde de eylemler düzenlenir. Bir anda ortaya çıkan uluslararası canlı yayın araçları/muhabirleri, kırmızı fularlı kadınlar, açık hava piyano resitalleri birçok insanı biz bunu daha öncede görmüştük noktasına getirir. 

Doğu Karadeniz sahilinde bir ilin merkez parkında bir gecede 80 küsur ağaç kesilirken eylemcilerin buna tepki göstermek yerine Gezi parkına desteğe gittikleri görülmüştür. Bu izah edilmesi güç durum meselenin sadece ağaç olmadığını anlatmaya yetecektir.  

Taksim Dayanışma Grubunun eylemleri bitirmek için hükümete sundukları teklifin Türkiye’ye rakip ülkelerce ve küresel sermayenin sözcülerince dile getirenlerle aynı olmasını ne ile izah edebiliriz? Grubun teklifleri arasında bulunan 3. Köprü, 3. Havaalanı, Kanal İstanbul, AOÇ ve HES'lerin durdurulması teklifini hatırlatalım. 

Bu örneklerden sonra çevreciliğin salt çevrenin menfaati için yapıldığını söylemek romantik saflık olur. Talebin kimden geldiği ve çevrenin korunmasının bu taleple bağlantısını araştırmak birinci önceliğimiz olmalıdır. 

Ez cümle çevrecilik, çevre üzerinden sempati ve meşruiyet kazanan marjinal grupların tekeline bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir.  

Ey genç adam kalk ve de ki; bitkilerin ve hayvanların yaşama hakkı benim emanım altındadır. Ben onların bana fısıldadıkları ilahi mesaja meftun oldum. 

 

 

 

İDEOLOJİK TARİHÇİLİĞİN SEFALETİ

Tarih, yaşanmış olayların yer/zaman göstererek ve sebep sonuç ilişkisi de kurarak hikâye edilmesi ile oluşturulmuş metinler, anlatılardır. Genellikle tarih ideolojik okumalara mahkûm edilir ve olaylar, kişiler nesnel bir anlatımdan ziyade sisteme/ideolojiye uygun hale getirilerek yazıya geçirilir. Bu bağlamda tarih bir bilim değildir.

Tarih kelimesinin İngilizcede karşılığı olan history kelimesi hikâye/öykü anlamına da gelir. Hikâyeden farkı bağımsız ve bağlantısız bir göz tarafından yazılmamış olmasıdır. Unutmayalım ki tarihi galipler yazar. Dolayısı ile bu hikâyenin kötü kişileri mağluplardır. Çoğunlukla tarih metinleri kurgusal, ideolojik ve taraflıdır. Bu özellikleri ile algıları yönetme sürecinde kullanışlı metinler olarak dikkat çekerler. Üstelik bu anlatıların toplumun yeniden inşasında ki rolü yadsınamaz.

Milletler tarihleri ile övünmeyi severler. Ontolojik üstünlüğün ancak takva ile olduğu bu dünya da ötekine karşı sosyolojik üstünlük kurmanın araçlarından biri de tarihsel hikâyelerle mümkün olacaktır. Geçmişte kussasların (kıssa anlatanlar) gördüğü itibar buna delildir. Geçmişle övünmek geçmişte kalmanın sebebi olacaksa bu tehlikeli bir sürecin adıdır. Biz atalarımızın dini üzerineyiz (Bakara,170) deyip geçmişin şirk kokan inanç paradigmasına sarılıp kalmış yapıyı Kur’ân şiddetle eleştirmiştir. Bazen geçmişe olan özlem saplantılı bir hal alır. Mezarları saymaya kadar giden bir sürecin kapılarını bile aralar. (Tekasür suresi,2) Kur’ân bunu “çoklukla övünmek” diyerek kabul etmez. Kur’ân kıssalara geniş bir yer ayırdığına göre tarihi olaylara ilgi göstermek zorunluluğumuz vardır. Kur’ân kıssalarında yer, tarih ve kişiler anlatılmaz. Onun yerine sebep sonuç ilişkisi ve tevhid ilkesi merkeze alınarak bir tarih dili ile kıssaları anlatır. Bu yeni bir tarih okuma biçimidir. Kıssaların özellikleri:

a. Teolojik bir dil kullanılmıştır. Bu anlatılarda bütün kapılar Allah’a çıkmaktadır.

b. Hz. Muhammed ve takipçilerine başlarına gelen sıkıntının bir benzerinin daha önce de yaşandığı ve sonucun inananların lehine tecelli ettiği anlatılmaktadır.

c. Kıssalar aracılığı ile ahlaki dersler verilmektedir.

Tarih, milletleri birbirine düşman edebildiği kadar dost da edebilir. Öte yandan bir bilinç tazelemenin aracı olarak kullanıldığında ise milletlerin safları sıklaştırmasına da sebeptir. Tarih üç adım atlamaya benzer; Geriden hızlanarak gelmezseniz, ileriye atlayamazsınız. Batılılar bizlerin tarih yapan ama tarih okumayan/ders çıkarmayan bir millet olduğumuzu iyi bildiği için geçmişle bağımızı kopartacak hamleleri planlamaktadır. Öyleyse batı neresidir ve batılı kimdir? Batı coğrafi bir mekândan ziyade zihni bir kategoriyi ifade eder. Buna göre:

a. Kültürel anlamda kendini greko-romen(yunan/roma) mirasının devamı sayan,

b. Dini anlamda Jude/cretien (Yahudi / hristiyan) bir geleneğe yaslanan,

c. Milliyet olarak da Anglo sakson ve kıta Avrupa ülkeleri kökenli olan toplumlara batılı denir.

 

Bu şartlardan birini bile taşımak sizi batılı yapmaya yeterlidir. Ortadoğu’nun kalbine bir hançer gibi saplanan İsrail batı, bitişiğindeki Lübnan doğudur. En doğudaki Avustralya batı en varsıl ülkelerden biri olan Japonya doğudur. Batı Ortaçağ’da yaşadığı kilise baskısını Rönesans, reform, aydınlanma ve sanayi devrimi ile üzerinden attıktan sonra dünyayı ve ötekini bir mülkiyet

meselesi olarak görmeye başlamıştır. Dünya tüketilecek bir kaynak diğer insanlar ise batıya hizmet edecek uşak olarak algılanmıştır. Peki, batı nasıl oldu da başka ülkelerde batının değer ve çıkarlarını gönüllü savunan yerli ajanlar üretebilmiştir? Atilla İlhan’ın söylediği “Türk aydını dediğimiz kişi batının manevi ajanıdır” noktasına nasıl ulaşılmıştır? İşte cevabı:

1. İlerlemeci tarih anlayışı: Bu anlayışa göre Âdem ile başlayan insanlık tarihi içerisinde en üst nokta içinde bulunduğumuz zaman dilimidir. Bu günün kazananı batı olduğuna göre ona minnet duymamız gerekir ve bunun için tarih batıya uygun olarak yeniden yazılmalı ve okutulmalıdır.

2. Felsefe ve bilimsel düşüncenin batıdan türediği iddiası: Batı kültürel ve zihinsel anlamda iki büyük sıçrama devri yaşadığını kabul eder. Bunlar Antik Yunan medeniyetinin özgür düşünce ile iltisakı ve yeniçağ sonrası yaşadığı aydınlanma dönemi. Bu iki süreçte başka medeniyetler var olmamış gibi bütün bilgilerin bu iki havzadan çıktığı öğretilmiştir. Tarihi Heredot, tıbbı Hipokrat, felsefeyi Aristo, Matematiği Thales bulmuş, dünyanın başka coğrafyalarındaki bilimsel hakikatler görmezden gelinmiştir. Oysa insanlık tarihinin bilgiyi yığarak ilerlediği aşikârdır. Herkes heybesindeki bilgiyi ortaya koyar, ihtiyacı olan alır, kullanır ve geliştirerek o heybeye iade eder. Çin, Hindistan, İran, Anadolu ve Mısır medeniyetleri yokmuş gibi davranmak kabul edilemez.

3. Yeni bilimsel paradigmanın kendi öznel iktidarını oluşturmadaki ketumluğu: Bilimsel devrim ile denenmeyen, gözlemlenmeyen tüm bilgiler yanlış kabul edilmiştir. Böylece vahiy devre dışı bırakılmak istenmiştir. Makine insana hükmeder hale gelmiştir. Bilim adamları yeni Yunan tanrıları mesabesindedir.

4. Devrimlerle gelen hafıza kaybı: Tekke ve zaviyelerin ilgası sözlü kültürden beslenen bir toplum için büyük bir yıkım olmuştur. Bilgi ve geleneğin en kolay ve hızlı transferi bu yolla mümkün iken yasaklanarak bu damar kurutulmuştur. Böylece geçmişine düşman bir kitle yetiştirmek kolaylaşmıştır. Harf inkılâbı ile ülema devre dışı bırakılmış, öğrencilerinin öğrencisi olma pozisyonuna indirgenmiştir. 1900’lü yıllarda Osmanlı’da okullarda latin harfleri ile de eğitim yapıldığını düşünürsek bu inkılâbın tam olarak neye tekabül ettiği bir muammadır.

5. Pozitivist/darvinist eğitim: Bilimsel eğitim adı altında dini değerlere uzak bir eğitim modeli ile toplum kültürüne ve tarihine yabancılaşmıştır. Bir teori olan Darvinin türler arası geçiş ile ilgili görüşlerinin yaratıcı kudret anlayışını akamete uğratmak için eğitim sistemine monte edilmesi geleneksel değerlerine hasmane bir tutum geliştirmenin de kapılarını aralamıştır.

6. Akademik eğitimde diretilmesi: Nitelikli okullara mevcut ölçme sistemi ile öğrenci alınmaya devam edildiği sürece öğrencinin derse ilgisi “sınavda çıkacak mı?” noktasında düğümlenmektedir. Çıkmayacaksa tarih, kültür, medeniyet ve din dersleri ilgisini çekmemektedir. Böylece kendi medeniyetine karşı ilgisiz bireylerin sayısı hızla artmaktadır.

7. Algı yönetme merkezleri: Medya, sanal iktidarlar, kültür endüstrisi ve moda aracılığı ile evrensel dünya yurttaşı yetiştirilmeye çalışılmaktadır. Bu tipler yurtsuz ve ülküsüz olmayı marifet bilirler. Bireysel anlamda yaşadıkları tatmini öncelerler.

 

Aşılması gereken bir hedef olarak gördüğümüz batı aslında nasıl bir mirasa sahiptir?

· Ülkelerin yeraltı ve yer üstü kaynaklarını sömürmek için korsanlarını dünyanın bilinmeyen coğrafyalarına gönderip yerli halklarına soykırım uygulayan ve bunu da coğrafi keşifler diye pazarlayandır.

· Koskoca Afrika kıtasından binlerce mazlum siyah kardeşimizi bir mal gibi gemilere doldurup, satmak için Amerika’ya getirip sonrada Karayipler’de kaderiyle baş başa bırakandır. Jamaika,

Haiti, Dominik Cumhuriyeti, Bahama Adaları gibi zenci halklardan müteşekkil devletlerin Amerika kıtasında ne işi var diye hiç soruyor musun?

· İnsanları dinleri, milliyetleri yüzünden gaz odalarında zehirleyen, fırınlarda yakanlardır.

· 20.yy’da Avrupa kıtası ve çevresinde yaşanan iki cihan harbinde 50 milyon insanı öldürendir.

· Amazonları kim mahvetti? Atmosferi kim zehirledi? Antartika da buzulların erimesinden kim sorumlu? Kızılderili reisin dediği gibi beyaz adam toprağın ruhundan anlamamaktadır. Toprağı ve ötekini potansiyel düşman ve yok edilmesi gereken bir hedef olarak görmektedir.

· Dünyanın neresinde bir savaş olsa altından batılı bir ülkenin çıkmasına neden şaşırmıyorsun? Dünyada iki ülke savaşır neden hep kazanan beyaz adamın ülkesinin silah tüccarları olur, düşündün mü?

· Dünyanın güneyi açlıkla boğuşurken kuzeyinin obeziteyle mücadele etmesi adil mi?

· Batı, tüketimi artırmak için her şeyi pazarlayan adamların ülkesidir.

Ey Okur!

Beyaz adam ülkene ve medeniyet havzana dair bir şey söylediğinde, parmak salladığında ona kirli geçmişini hatırlat. Kurban’ı hayvan katliamı diye küçümseyenlere yılbaşında yedikleri hindinin pamuk tarlasında mı yetiştiğini sor. Arenalarda spor diye katlettirilen boğalar adına sesini yükselt.

 

Kardeşim !

Bugün kendi gönül coğrafyanı unutmuş ve tarihinden utanır olmuşsun. Oysa mazlumun yanında, zalimin karşısında durmuş bir ecdadın torunusun. Sen dünya da imparatorluk kurma becerisine sahip, üç kıtaya aynı anda hükmetmiş müstesna bir millet-i kadime’nin mirasçısısın.

 

Unutma… Ataların Balkanları feth ederken dillerine, dinlerine dokunmadılar. Emperyalist olsalardı Balkanlarda Türkçeden başka bir dil konuşulmaması gerekirdi.

Unutma… Deden Rumeli ile Karadeniz’i birbirinden ayırmadı. İkisini de kardeş bildi.

Unutma… Bir karınca yuvası için ordusunun yolunu değiştiren soylu bir medeniyetin temsilcisisin.

Unutma… Savaşta kadına, çocuğa, hastaya, aman dileyene, din adamına ve ekin tarlasına dokundurmayan bir savaş ahlâkına sahip kültürden geliyorsun.

Unutma… Yaralanan düşman askerini herkes ölüme terk ederken onu düşman cephesine omuzunda taşıyan dedendi. Aşını, son damla suyunu arkadaşına ikram edip susuzluktan şehadet şerbeti içenler bizim mahallenin çocuklarıydı. Kuşlar, yabani hayvanlar, evde kalmış kızlar için bile vakıf ihdâs eden atandı.

Genç Adam! İtiraz bayrağını birlikte yükseltelim. Dileğim, muktedir olduğunda bile hakkı ve sabrı tavsiye etmek için muhalif kalabilmendir. İsterim ki, düşünce ufkun bir pergel gibi şekillensin. Bir ayağın medeniyetimizin nirengi noktasında öbür ayağın evrenin tüm sathında olabilsin.

Unutma! Tarihine ilgisiz kalanlar tarihin çöp sepetinde yer bulurlar.

Kayıt Ol



Üye Girişi