Cemalettin Aydınoğlu
Cemalettin Aydınoğlu

Cemalettin Aydınoğlu

Yazarın Haberleri
DÜNYADAN AHİRETE GİDEN BİR YOL VARDIR

DÜNYADAN AHİRETE GİDEN BİR YOL VARDIR

 

İnsan topluluklarının ürettikleri medeniyetlerin merkezileşmesi çoğunlukla doğu-batı ekseninde olmuştur. Batının 15. Yüzyılda coğrafi keşifler diye maskelenen aslında bir korsanlık girişimi ve bakir coğrafyaların yağmalanması olarak tarihe geçen çabaları batıya haksız bir zenginlik sağlamıştır.  Batı ilk düğmeyi yanlış iliklediği için sonrasında gerçekleşen zihinsel ve toplumsal değişmeler bu yanlışı doğru yapmaya yetmemiştir. Batı bir dünya görüşü oluştururken şu hususları vaat etmiştir:

  • Teleolojik/gailik düşüncesi yerine mekanik evren anlayışını savunmuştur.
  • İrfan, vicdan yerine aklın tanrılaştırılması yoluna gitmiştir.
  • Tanrıyı hayatın dışına iterek insan merkezli bir dünya algısının kapılarını açmıştır.
  • Din ve geleneği özel alanın meselesi haline getirerek etkisizleştirmiştir.
  • Faniliği hatırlatacak şeylerden uzaklaştırmak için eğlence, gastronomi ve spor aktivitelerini sürekli güncelleme yoluna gitmektedir. 
  • Batı, ölümsüzlük vaadinde bulunmakla birlikte bunun imkânsızlığını fark edince hayattan ölümün arındırılması yoluna gitmiştir.
  • Yeni ilahcıklar aracılığı ile hayatı realize ve estetize etme arayışları içerisindedir. Doktorlar, diyetisyenler, estetik uzmanları, spor aktiviteleri yeni putlardır.
  • Haz odaklı bir dünyayı öne çıkarmıştır.
  • Hızın her türünü vaat etmiştir.

Bu bağlamda batı; aklı, mekanikliği, dünyevileşmeyi, somut olanı öne çıkararak kendisini insan soyunun efendisi pozisyonuna sürüklemiştir. Bu bir simülasyondur. Medeniyet sarkacı tekrar doğu istikametine dönüş yapmanın eşiğindedir. Bu haliyle batı toplumsal refahı üst düzeye çıkarırken yalnızlaşma, yabancılaşma ve ruhsal anlamda sıkışmışlığın cenderesindedir. Her yıl intihar vakaları artmakta, madde bağımlılığı tavan yapmakta, aile bağları hızla çözülmektedir. Bu haliyle batı duvara toslamıştır. Bu dünya merkezli hayatın iflas ettiğini gösterir. Hayatın anlamını ıskalayan bir medeniyetin çöküşüne şahitlik etmekteyiz.

Buradan bir çıkış var mıdır sorusu önemlidir? Müslüman hayatı nasıl anlayacak ve yaşayacak? Müslümanın dünya görüşü şu prensipler eşliğinde şekillenmelidir:

  • Tevhid: Allah, kadir-i mutlaktır.
  • Nübüvvet: Hz. Muhammed’in örnekliği, liderliği, dindeki otoritesi
  • Ümmet Bilinci: Müslümanlar kardeştir.

İman  ve islam kelimeleri bir müslüman kimliğinin iki veçhesini oluşturmaktadır.  Teori ve pratik kelimeleri ile de anlayabileceğimiz bu durum Müslümanın kimliğin Kur’an ve sünnetle yoğrulmuş bir inanç zemini üzerinde günlük pratiklerin şekilleneceğini anlatmaktadır. Bu zeminin olmadığı durumlarda iki patolojik sorun ortaya çıkar: İnkâr ve nifak. Kâfir size düşman olduğunu bildiren kişidir. Münafık ise inanç altyapısı olmamasına rağmen -mış gibi yapan kişidir. Bu yönüyle kâfirden de aşağı bir yerdedir. Çünkü manüpilatif kişiliği birçok kimseyi yanıltabilme potansiyeline sahiptir.

Müslüman sadece mümin ya da müslim sıfatı ile yetinemez. O, imanına uygun davranış sergilediğinde gerçek bir dindar kimliğine sahip olur. Burada sorulması gereken basit soru dindarlığın birleşenleri nelerdir? Bunlar:

  • Dindarlık kişinin dinle kurduğu ilgiyi,
  • Sahip olduğu inancı,
  • İbadet/hasenat/salih amel ile dolu bir hayatı
  • Ahlâki kaygıların içselleştirilmesi ve yaşamsal bir pratiğe dönüştürülmesini ifade eder.

Bu bağlamda dindarlık, dini bir entelektüel çaba ya da kognitif dünyanın bir işi olmanın ötesine taşıyarak kişinin günlük hayatını dine göre şekillendirmesini ihtiva eder. Müslüman açısından dinin söz sahibi olmadığı bir an ve alan olabilir mi? Dindarlık bir elbise midir ki bazen giyilip bazen çıkarılsın?  Müslüman dünya görüşü yaklaşık olarak şu bileşenlerden oluşur.

  • Hayat ve ölüm insanın sınanması için yaratılmıştır. Hayatı iman ve cihad olarak yaşar.
  • İyilik merkezli bir hayat yaşamak zorunda olduğunu bilir.
  • İbadeti sadece zamanı ve şekli belirli ritüeller olarak algılamaz Allah rızasını umarak yapılan işlerin hepsini salih amel/ibadet olarak görür.
  • Her şey fani, baki olan Allah’tır.
  • İki günü eşit olan ziyandadır.
  • Dünya ahiretin tarlasıdır.
  • Kıyametin kopacağını bile bilse elindeki işi eksik bırakmaz.
  • Dünyada sahip olduğu evlatlar, zenginlikler imtihan aracı ve ayartıcıdır.
  • Eliyle verdiklerinin kendisiyle gittiğini bilir.
  • Dünyanın farklı coğrafyalarında birçok kardeşi olduğunun farkındadır. Kardeşinin acısını kendi acısı bilir.
  • Mazlumun yanında, zalimin karşısındadır.
  • Dünyadaki bitki ve hayvanların Allah’ın birer ayeti olduğunu bilerek onların güvenliğinden kendini sorumlu hisseder.
  • Resulullah’ın örnekliğini ve liderliğini şeksiz kabul eder.

Müslümanlık vasat bir insanın algılayıp yaşayabileceği sadelikte ki dinin adıdır. İslam, ne Hristiyanlık gibi eskatoloji /ahiret ağırlıklı bir anlatıya ne de Yahudilik gibi dünyevileşme potansiyeline sahiptir. İslam dünyayı ahiretin tarlası sayan ve dünyanın geçiciliği üzerinden ahiretin daha hayırlı ve kalıcı olduğunu öneren dinin adıdır. Müslüman dünyadan ahirete giden yolun kapısını aralayan ve oradan kendisine yol bulan kişidir.

ÖNCE SEN DİYEBİLMENİN DİĞER ADI; VAKIFLAR

Önce Sen Diyebilmenin Diğer Adı; Vakıflar

Üretim araçlarının mülkiyeti meselesi, insan soyunun en kadim tartışmalarından birini oluşturmuştur. Zerdüştle başlayan bu tartışma Platonla devam etmiştir.  Thomas More “Ütopya” adlı eserinde dilencilik, yoksulluk gibi olumsuz tutumların kaynağı olarak özel mülkiyeti görür. Campanella “Güneş Ülkesi” kitabında işi biraz daha ileri götürerek her türlü eşitsizliğin kaynağının özel mülkiyet olduğunu ifade eder. Prodhoun ise mülkiyeti hırsızlık olarak tanımlayacak kadar işi ileri götürür.

Bu tartışmalar ortaya iki ana paradigma çıkartmıştır: Sosyalizm/komünizm ile kapitalizm/liberalizm. Üretim araçlarının mülkiyetini burjuvadan alıp ploreteryaya (işçi sınıfına) veren komünizm ile hür teşebbüsü tanrılaştıran kapitalizm dünya milletlerini ya üreten insan iyidir önermesi ile zorunlu olarak köleleştirmiş ya da tüketen insan faydalıdır metaforu ile gönüllü köleliğe razı hale getirmiştir. Bilgi ağlarının kontrolü, reklamlar ve subliminal mesajlarla insanlar daha çok tüketime sevk edilmiştir. Bu hız ve haz odaklı üretim/tüketim çarkı modern insanın emeğe yabancılaşma ve yalnızlaşma gibi çok ciddi sorunlarla yüzleşmesine sebep olmuştur.

Okurlarımız vakıf ile ilgili bir yazının bu giriş cümlesini yadırgamış olabilirler. Meramımız “mülkiyet meselesi üzerinden zihinleri işgal edilmiş insanlarımızın yabancılaşma ve yalnızlaşma sorununu aşmak ya da bu tuzağa düşmemek için İslâm medeniyetinden bir çıkış yolu bulmaları mümkün müdür?” sorusuna cevap bulmaktır. Bu üretim/tüketim sarmalından insanları kurtaracak yolların en başında İslâm dini ve vakıf uygulamaları gelmektedir. Vakıf, malın mülkiyetini insana geçici süreliğine veren ve bu malı hak etmenin yolunu fakir fukaranın hakkını gözetmekte olduğunu bilme halidir. Bu durum kapitalist ve sosyalist anlayışı tersyüz edecek bir durumdur. Üreten kazancından pay ayıracak, tüketen gösterişten kaçınacak.

Vakıf, Allah rızasını umarak kişinin malını, mülkünü, emeğini, bilgisini sonsuza kadar bağışlamasıdır. İslam dininde zamanı, şekli, ritüeli belirli ibadetler, kulluğun gereği ve şükür eksenli icra edilirken; yeri zamanı belirli olmayan informel ibadetler de övülmekte ve karşılığı cennet olarak müjdelenmektedir. (Tevbe, 111) Bu bağlamda vakıf informal ibadetlerin zirvesidir.  

Müslümanlar kalplerini ve beyinlerini Kur’an ve sünnetle doyururken direk vakıf diye bir kavramla tanışmadılar. Ama beslendikleri infak merkezli sözcükler vakıf medeniyetini doğurmuştur. Kur’an’da bir çok yerde geçen “sadaka, in’am, ihsan, it’am, ödünç verme-karz-ı hasen, yararlı iş yapma, hayır işleme, maldan verme” gibi kavramlar Müslümanların gönüllü olarak vakıflar çatısı altında kümelenmelerini sağlamıştır.

Hz. Muhammed ve Sahabe Uygulamalarında Vakıf İzleri:

  • Peygamberimiz cahiliye dönemi ile ilgili hatıralarında bir sosyal yardımlaşma ve arabuluculuk kurumu gibi iş gören Hilfu’l-Fudul’dan müşteki olmamıştır.
  • İlk dönem sahabe uygulamaları ve Resulullah örnekliğinde vakıf medeniyetinin uçları filizlenmeye başlamıştır.
  • Medine’de Müslümanların uhuvvet anlayışı ile birbirlerine emanet edilmeleri vakıf anlayışının en genel uygulaması gibi durmaktadır.
  • Medine’ye gelen evsiz, yetim ve öğrenmeye istekli kimseleri barındırmak ve eğitmek amacıyla oluşturulmuş “Ashab-ı Suffa” ise ilk kurumsal vakıf yapısı olarak kayıtlara geçebilir.
  • Peygamberimizin kişiyi öldüğünde üç şey onu takip eder cümlesinde zikrettiği sadakayı cariye-sürekli sadaka Müslümanları infak, ihsan konusunda teşvik etmiştir.
  • “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe eremezsiniz” ayeti müslüman zihninde inkişafa yol açmış, Hz. Ömer ve Hz. Talha en güzel hurma bahçelerini, Hz. Osman da su kuyusunu bu ayetin muhatabı olmak için vakfetmişlerdir.

Kur’an’da ve Sünnet’te Vakfa Giden Yol

  • Allah, kullarından kazançlarının belirli bir bölümünü kendi yolunda harcamalarını istemektedir. (Bakara, 3)
  • İyilik şekilsellikten kurtularak, inançla harmanlandığında Allah katında geçerli bir akçedir. (Bakara,177)
  • Müslüman kazancından bir kısmını fakir, yetim, yolda kalmış, dilenci ve köleler gibi dezavantajlı grupların yanı sıra akraba, yolcu ve ebeveyn gibi kimselerin de payını ayırmak zorundadır. (Bakara,177,215, Zariyat, 19)
  • İyilikte ve fenalıktan kaçınmada örgütlü yapılar kurmak, dernek-vakıf çatısı altında faaliyetler yapmak Allah azze ve celle tarafından emredilmiştir. Kötülük ve ahlaksızlık odaklı yapılaşmaları ise yasaklamıştır.  (Maide, 2)
  • Müslüman, kardeşini nefsine tercih ederse erdemli biri olacağını bilir. (İnsan,8-9)
  • Komşusu açken tok yatılamayacağını öğrenmiştir.
  • Müslüman cömertliğin Allah’a yakınlık, azaptan uzaklaşma için bir sebep olduğunu bilir. (Tirmizi, Birr, 40)
  • Bir hurmanın yarısı ile bile iyilik yapılabilir. İyilikte sayı, kemiyet önemli değildir. Burada asıl olan sahih niyettir. (Müslim, Zekat,68)
  • İyilik sadece para pul ile olmaz.  Güzel söz, fikir ve düşünce bile sadaka sayılır. (Müslim, Zekat,68)

Allah bu hayatı ve ölümü insanların hangisinin daha iyi iş yaptığını sınamak için yaratmıştır. (Mülk, 2) İnsanın yaratılış gayesinde iyilik merkezli bir hayatı inşa etmek vardır. Bunu inşâ etmenin yollarından biri de vakıflar aracılığıyla topluma hizmet etmektir. Dünya da hüküm süren bu iki ekonomi/ yönetim anlayışının insanı getirip bıraktığı yer yalnızlık, anlam kaybı ve bilinç yaralanmasıdır. Modern insan kökeniyle ve geçmişiyle sorunlu insandır. Dünyevi olana ilgisi çok fazladır.  İşte bu çıkmaz sokak karşısında İslâm dini müslümanın eşya ile olan hukukunu şu şekilde tesis etmiştir:

  • Allah’dan başka her şey geçicidir. Baki olan O’dur. Mal, mülk ve onu kazandığını zanneden insan da geçidir. (Rahman,26)
  • Müslümanın eşya ile olan ilişkisi muvakkat ve mukayyed bir ilişkidir.
  • Kazancından zekat, öşür, fidye, fitre vb. vermek bir tercih değil, zorunluluktur. Gizlilik esastır. Sağ elin verdiğini sol el bilmemelidir.
  • Yaptığı iyilik en küçük bir beklenti, reklam veya riya içermemelidir. (Maun, 4)
  • Kişi sevdiği şeylerden infak edecektir.(Al-i İmran,92)
  • Yaptığı iyilik karşısında minnet ve teşekkür beklemeyecektir. (İnsan,8-9)

Vakıf, medeniyetin zirve halidir. Bu yapılar modern dünyanın zihinlerimizde ve toplumsal yapıda açtığı derin yaraları sarabilecek en önemli enstrümanlardan biridir. Direnişin diğer adıdır. Bu çağ bir veba gibi insanlarını yalnızlaştırırken bu yapılar bir deniz feneri olur, toplumun en dipte kalmış kesimlerine can suyu vererek ayakta tutar. Öyle ki bu yardımseverlik duygusu bu milletin ana hasletlerinden biri olmuştur. Vakıf ben değil, o diyebilmektir. Şehrin kakofonisi içerisinde bunalmış insana uzanmış bir eldir. Bu dünya ve içerisindeki varlıklar Allah’ın ayeti olmaları hasebiyle saygıdeğerdir. Vakıflar, varlığa hak ettiği değeri iade etmeye çalışan hesapsız adamların bulunduğu yerdir.

Vakıf alanında yapılan çalışmalar o kadar farklı ve ilginçtir. İlginç Vakıf İsimleri:

Leylek Vakfı, Duvar Ve Sokak Temizliği Vakfı, Meyve Ağaçları Diken Vakıf, At Vakfı, Herkese Meyve Vakfı, Borcundan Dolayı Hapse Düşenlere Yardım Vakfı, Nefes Vakfı, Helva Dağıtma Vakfı,  Papuç Parası,  Sıcak Günlerde Soğuk Şerbet Dağıtma Vakfı, Sokaklarda İnsanı Rahatsız Eden Şeylerin Üzerini Örtme Vakfı, Yabani Hayvanlara Yem Dağıtan Vakıf, Sokak Kedi Ve Köpeklerini Koruma Vakfı vb.

Bütün bunlar hayatı kolaylaştırmanın, toplumun her kesimine, hatta muhatap olduğumuz varlıkların hepsine iyi davranmanın, yardımcı olmanın açılımı ve ifadesidir. Bir anlamda insanın, insanla ve eşyayla olan ilişkisinde, yukarıda zikrettiğimiz ayet ve hadislerdeki esasların pratiğe aktarılmasıdır. İşte vakıflar, bu işin adı ve vasıtalarıdır.

Mutfakta Yaşanan Dönüşüm ve Kültürel İnkiraz

Mutfakta Yaşanan Dönüşüm ve Kültürel İnkiraz

 

İslam iyilik merkezli bir hayat sürmenin yollarını gösteren dinin adıdır. Allah azze ve celle bu hayatı ve ölümü hangimizin daha iyi işler yaptığını görmek için yaratmıştır (Mülk, 2). İnsan, hiçbir varlığın kabul etmediği emaneti yüklenerek diğer canlılardan farkını ortaya koymuştur. Allah insana ruhundan üfleyerek ve onu kendisine halife yaparak evrendeki diğer varlıklara üstün kılmıştır. Bunun sonucu olarak diğer varlıklara insana secde edilmesini/yaratılıştaki üstünlüğünün kabul edilmesini istemiştir. Kendisine halife yaptığı insanı başıboş bırakmamış, rahmetinin tecellisi olarak içlerinden merhameti aşılayacak bir elçi göndermiştir. İnsanın bir kısmı bu hakikate ram olurken önemli bir kısmı isyan ve itiraz bayrağını yüceltmiştir.

 

İslam kişilerin inanç ve ahlaki sapmalarını düzelterek işe başlamıştır. Din tek başına ibadet etmeyi yeterli görmemiş, inanç ve niyet konusunda samimiyetsiz davranışları nifak olarak adlandırarak, bu akideye bağlı kimseleri en aşağılık insan tipi olarak tanımlamıştır. Cahiliye araplarının bozuk itikatlarından dolayı İslam, kestikleri kurbanı merdud, yaptıkları tavafı bir oyun ve eğlence olarak tanımlamıştır. Hayatın merkezine tevhid ilkesini yerleştiren İslam dini, insanın bireysel, sosyal ve toplumsal hayatını düzenleyerek yoluna devam etmiştir. Din insanı yeniden ihya ve inşa etmeyi hedeflerken onun sadece ibadetle sınırlı bir dindarlığa erişmesini istememektedir.  İslam dini hayatının tamamında seküler bir alanın oluşmasına izin vermez. Dinin ilgi alanına girmeyen bir şey var mıdır? Tuvalete gitmekten, yemek yemeğe, müzik dinlemekten anne babaya iyi davranmaya kadar hayatın farklı yönlerinden hangisini dinin dışındaki bir meselesi olarak görebiliriz?

 

Din sosyal hayatı düzenleme işini gastronomiyi (yemeyi/içmeyi) bir düzene sokarak başlar. İslam’ın yeme içme konusunda getirdiği bazı sınırlandırmalar müslümanı farklılaştırırken yalnızlaştırır da. İslam’ın yeme içme konusunda getirdiği temel ilkeler şunlardır:

 

  • Yenilen/içilen gıdayı Allah’ın adını anmadan üretip, tüketmemek,
  • Sarhoşluk veren tüm nesnelerden uzak durmak,
  • Şüphe barındıran gıdalara yaklaşmamak,
  • İsraf etmemek,
  • Ötekinin hakkını gözeterek yemek, içmek,
  • Nimeti verene şükretmek.

 

Batılı toplumların müslümanlardan ısrarla domuz eti yemelerini istemeleri, müslümanların alkol kullanmalarındaki ısrarları, müslümanlarla eşitlenme arzusundan değil, bu yiyecek-içecek üzerinden oluşan kültürel direnci kırma gayretindendir. Bunu başardıklarında Müslümanların batılı değerlere asimilasyonlarının tamamlandığı da görülecektir. Avrupa’da zina eden, alkol kullanan ama asla domuz eti yemeyen kitle, kendisine kalan kültürel değerlerini bu kararıyla koruyabilmektedir. Batının bu gençlerden şikayetlerinin dile getirilmeyen önemli bir kısmı, bu gençlerin domuz eti yememeleridir. Öyleyse mutfak sadece bir beslenme aracı değil kültürün en önemli taşıyıcı unsurlarından biri olma gerçekliğine sahiptir. Bu gerçekliği görmeyen, mutfağın din ile ne ilgisi olabilir diyen kişi sekülerliği içselleştirmiş demektir.

 

Fastfood; Hazır yemek, hızlı yiyecek, ayaküstü yemek gibi anlamlara gelir. Tüketim toplumu, zamanı yarış edilecek bir süreç gibi algılar. Dolayısıyla evde sofra kurmayı zaman israfı olarak değerlendirir. Ona göre doymak yeterlidir.   Bunun evde olması önemli değildir.

 

Kültürümüzde ise beslenmek, saygı ve sevgi, yani âdab-ı muâşeret kuralları temelinde sosyalleşmenin bir aracı ve aile bağlarının kuvvetlenmesini sağlayan en önemli etkinliklerden biridir. Yemek sosyolojik işlevi olan, kültürün nesilden nesile aktarımını kolaylaştıran sosyal bir eylemdir.

 

Halil İbrahim Sofrası deyimi cömert kişilerce organize edilen yemekli davetleri ve yemeden ayrılmanın mümkün olmadığı sofraları ifade eder. “Bir kaşık olsun yemeden gitme, yemezsen küserim, hiç mi hatırım yok” denilerek insanların bir masa etrafında birleşmesi, dostlar ve aileler için çok mühimdir. Bu davetlerde ikram edileni yememek kendini beğenmişlik, ikramı red etme gibi olumsuz anlamları da ihtiva eder.  

 

“Oğlan babadan öğrenir sokak gezmeyi, kız anadan öğrenir sofra salmayı” cümlesini kuran bu toplum, erkeklik ve kadınlık rollerinin sofra üzerinden nasıl şekillendiğini bir sosyolog edası ile anlatmaktadır.

 

Hangi kültür sevdiğini elma yanak, kiraz dudakla ifade eder?

Hangi kültür hayırlı bir işe başlarken tatlı yiyelim tatlı konuşalım der?

Hangi kültür inancının sağlamlığını akide şekeri ile anlatır?

Hangi kültürde yemeğin lezzeti karşısında imam bayılır, hünkâr beğenir?

Acıyı, haksızlığı ve zulmü aşure yapıp, tatlı yerken bile acıyı hatırlayan başka bir millet var mıdır?

Bayramların sevincini artıran biraz da un helvası değil midir?

Düğünlerimizde pişen etin dibekte dövülerek buğdayla pişmesinden oluşan keşkek yemeğinde et ya da buğday damat ve gelinden hangisidir?

Acıyı bal eyleyen başka bir millet var mıdır? Bal satmasa bile bal dili olan toplumun ferdi olmak ne güzeldir.

Olmaz bir iş söz konusu olduğunda, o dediğinin asma kabağı olduğu, ancak bu işin hamsi kavağa çıkarsa olacağını ifade edebilene ne denir?

Ayran içince öylesine biçen, ama kavurma yediğinde savurmayı en iyi yapabilen işçilerin yurdudur burası.

En güzel pide niçin Ramazan ayında çıkar?

İftarda akşam ezanını gurbetten dönen sevdiğini bekler gibi beklemeyenimiz var mı?

Misafirsiz iftar sofralarını neden eksik sayarız? Misafirin umduğunu değil bulduğunu yiyeceğini söyleyip, peşinden onun rızkıyla geldiğine inanan biri nasıl bir kültürden beslenmiştir? Soranınız var mı?

Yüzünü asmış, yaşam enerjisini kaybetmiş birine nezaketle suratının sirke sattığını söyleyene ne denir?

 

Bütün bu örnekler bize kültürümüzde sofranın sadece bir beslenme aracı olmadığını ruhumuzu da beslediğini bilmemiz gerektiğini öğreten örneklerdir.

 

Fastfood yeme kültürü kitch (bayağılaştırılan/kolay satılır hale getirilen) bir kültürün ürettiği ucube bir şeydir. Bu yemek kültüründe bireycilik ve hız en önemli iki unsurdur. Herkes kendi için yaşar. Bu kültür, onemanshow / tek adam gösterisidir.

 

Değerleri yıpranmış ve parçalanmış aile sayısında ki artış batının geleceğinin pek parlak olmadığını haber vermektedir. Batı’da bu durumun ortaya çıkmasında, çoğu ailede sofranın kurulmayışının etkisinin olmadığını kim söyleyebilir?

 

İnsanın sahip olduğu zeka türlerinden en güçlüsünün likit/koku alma zekası olduğu bilinmektedir. Burnumuzda 5 milyon koku algılama hücresi bulunmaktadır.

 

Beynimiz on bin farklı kokuyu ayrıştırabilecek bilince sahiptir. Tam da bu yüzden damak tadımızı şekillendiren annelerimizin pişirdiği yemeğin kokusunu, mahalleye geldiğinde fark etmeyenimiz var mıdır?

 

Bir evde pişen yemeğin kokusu o evin canlı olduğunun da şahididir. Evi otelden, misafirhaneden ayıran, ortaya konan sofradadır.

 

Sofra etrafında toplanan aile bireyleri hem günü değerlendirir hem de sorunlarını masaya yatırarak ailenin ortak aklını çalıştırır. Saygının, sevginin yanî âdab-ı muâşeret kurallarının hakim olduğu uzun ömürlü ailelerde sofranın ne kadar önemli olduğu inkar edilemez bir gerçektir.

 

Öyleyse yemek sadece bir beslenme aracı değildir. Yemek, kültürün ve âdab-ı muâşeret eğitiminin en önemli birleşenlerinden biridir. Kültürden yemeği çıkarırsanız geriye ne kalır?

 

Mutfağına sahip çık. Kültürün yaşasın.

 

 

                                                    

SAHABEYİ GÜNÜMÜZE TAŞIMAK

 

İnsanın yaratılış gayesi ve dünyaya gönderilişin ardında iki temel sebep vardır: Bunlar; Yaratıcı olan Allah’ın uluhiyyetini kabul ve iyi işler yapıp yapmadığının sınanmasıdır. İnsan ontolojik sancılarının farkına varırsa hayatın kendisinin bir sınanma yeri olduğunu görür ve haddini, hudunu bilir. Bu biliş onu kocaman bir evrende bir toz kadar yer bile yer işgal etmeyen dünyanın bir zerresi olduğunu insana hatırlatır. Böylece insan sınırlarını bilir ve müteal olan karşısında bir mahcubiyet hissi ile rica da bulunur. Allah insanın bu talebine elçiler ve kitaplar aracılığı ile karşılık verir. Bu Allah’ın insanı halife saymasının ve bizzat merhametin kaynağının kendisi oluşunun bir sonucudur.

İlerlemeci tarih anlayışına göre bugün, dünden daha iyi bir yerdeyiz. Soru basit: Hangi açıdan daha iyi durumdayız? Dün yaptığı hatanın bedeli olarak kendini değil kardeşini görüp onu öldüren Kabil varken bu gün her şey sulha mı erdi? Dün Cennete yerleştirilen insana ye iç ama şuna dokunma denildiği halde onu ihlal eden adamlar varken bu gün Allah’ın emirlerinin harfiyyen uygulandığı bir dünyaya mı uyandık? Hayır.

İnsan bilgi anlamında bir ilerleme kaydetmiş ama davranış ve tutum anlamında ciddi değişimler yaşamamıştır. Bu yüzden de yaşadığımız çağın en büyük açmazı, yaşadığı insanlık krizidir. “İnsan herşeyin ölçüsüdür” diyen Protogoras’tan “insan insanın kurdudur” diyen bir dünyaya uyandık. Bu iki insan tipine de isyan eden vicdanlı bir ses Mina’da veda hutbesinden yükseldi: “İnsan İnsanın emanetidir.” Çünkü İnananlar kardeştir. Çünkü insan kardeşine iyiliği emreder, kötülükten sakındırır. Çünkü onlara merhamet eden bir elçi gelmiştir. Çünkü onların ellerinde hidayet kaynağı olan bir kitap vardır. Çünkü onların önünde “anam, babam, canım sana feda olsun” diyecek kadar dinine bağlı sahabe örneklikleri vardır. İnsan tarihin her döneminde tarihsel veya dini kişiliği anlama ve tanıma noktasında üç yol izlemiştir.

1. Ya ona üstün, olağanüstü meziyetler yüklemek. Bu durum o kişiyi ilahlaştırmak seviyesine yükseltir. Ulaşılmaz bir varlığa dönüştürür. Böylece modelleme yapılamaz hale gelir.

2. Ya sıradan bir kişi seviyesine indirerek onu etkisizleştirir. Bu sıradanlık onun modellenmesine engeldir.

3. Ya da o kişiliği tarihsel zemininde değerlendirip, günümüze taşımak yoluna gidilmiştir.

Yaşadığımız bu çağda Müslümanların aklı bilerek isteyerek karıştırılmıştır. Rakip orduyu zayıflatmanın en kolay yolu liderin etrafındaki halkayı etkisizleştirmekle olur. Böylece lider açık hedef haline gelir, zayıflar ve nihayetinde tarihsel bir figüre dönüştürülür. Sahabeye dönük eleştiriler ve yaşanılan tartışmalar şu iki noktada düğümlenmektedir.

1. Sahabe, sahih dini anlayışını, ehl-i kitapla temas ederek ya da geldiği kültürel havzanın tortularını İslam dünyasına taşıyarak zedelemiştir.

2. Kişisel hırsları ve beklentileri, dini kisveye büründürülerek yanlış dini anlayışın oluşmasına zemin hazırlanmıştır.

Bu itirazlar ilk bakışta masum ve makul bir eleştiri gibi görülebilir. Fakat bu eleştiriler Peygamberimizin etrafını boşaltmaya dönük bir operasyona dönüşmüşse kırmızı alarm düzeyine geçilmesi gerekmektedir. Müslüman orta yolcudur. Övgüsü de eleştirisi de insaf sınırlarını aşamaz. Bir gün bir adam Peygamberimizin yanında birisini o kadar övdü ki Peygamberimiz “onun boynunu kestin/belini kırdın. Duyarsa iflah olmaz” buyurmuştur. Etrafımızda gördüğümüz, duyduğumuz ve

haberdar edildiğimiz bir takım görüntüler aracılığı ile Sahabe konusundaki yanlış tutumları eleştirmek, bir süre sonra Sahabeyi eleştirmeye dönüşmüştür. Sahabe eleştirilemez değildir. Eleştirirken yapıcı olmak önceliğimiz olmalıdır.

Sahabenin örnekliği üzerinden yol alabilirsek ve olumlu davranışlarını çoğaltabilirsek yolumuz aydınlanacak. Müslümanlar sahabe etrafında yaşanan tartışmalarda şu soruyu sormalıdır: Bu tartışmanın topluma bir faydası var mıdır? Tartışmanın yarattığı sisli ortam kimin işine yaramaktadır? Sahabe, Peygamberimizin etrafında pervane gibi dururken Peygamberimiz onlara sadece bir arkadaş muamelesi yapmamış İslam davasının hem müdafii hem de örnekliği olsun diye uğraşmıştır. Bugün yaşadığımız değer kayıplarının telafisinde sahabenin örnekliğini günümüze taşımak bir zorunluluk olmuştur. Adaleti Hz. Ömer, dostluğu Hz. Ebubekir, yumuşak huyluluğu Hz. Osman, İlmin kapısı olmayı Hz. Ali, Hayvan sevgisini Ebu Hureyre, Anti kapitalist bir dünya için Ebu Zer, Ticarette dürüstlük ve infak için Abdurrahman bin Avf, Eşine Sadakat ve vefa için Hz. Hatice, Engellilerin haklarını savunmak için İbn Ümmü Mektum, Muaz b Cebel, Yaşından büyük işlere kalkışan, gençliğin değerini anlatmak için Erkam, İslam davasının kadının da boynunun borcu olduğu ve bedel ödeyebildiği durumlar için Sümeyye… örnekliğini çoğaltmamız gerekmektedir.

Gençlerimizin ilgilerinin farklılaşmasına bağlı olarak tüketim ekonomisi, çevre, hayvan hakları, kişinin bedeni üzerinde yaptığı değişiklikler gibi meselelerde sahabe örnekliğini günümüze taşımanın ve bunu çoğaltmanın arayışı içerisinde olmalıyız.

ZORUNLU OKUR, GÖNÜLSÜZ TOPLUM

İnsan, canlılar ve varlıklar arasında mutlak ontolojik üstünlüğe sahip bir varlıktır. Çünkü diğer varlıklardan farklı olarak düşünür, konuşur, alet icat eder ve sebep sonuç ilişkisi kurar. Allah insana apstraksiyon/soyutlama yeteneği vermiştir. O, eşyanın anlamını, işleyişini ve diğer varlıklarla olan bağını çözümleyebilen müstesna bir kimliktir. Bilinen insanlık tarihi aynı zamanda dinler tarihidir. Bu süreçte insanları aydınlatmakla mükellef Nebilerin hiçbirisinin irrasyonel talepleri olmamıştır. 

Hz. Musa, piramit yapma becerisine sahip bir toplumda yaşamıştır. Hz. Yusuf, iyi bir ekonomisttir. Mısır’a maliye bakanı olmuştur. Hz. Salih ve Hz. Şuayb peygamberler, kayaları oyup muhteşem evler yapan bir topluma gelmişlerdir. Hz. İsa bir tabiptir. Bu örnekler dinin bilgiye düşman olmak gibi bir keyfiyetinin olmadığını göstermektedir. Din, bilginin içeriğini konu edinir. Bilimin ideolojik kaygılarla profan/din dışı bir alana kayması ve inançsızlığa kaynaklık etmesi onu endişelendirir. 

Tarih boyunca tüm dinler ve devletler müntesiplerini eğitmeyi amaçlamışlardır. Peygamberler bir nevi öğretmen, getirdikleri din; eğitim sistemi, kitapları ise bu sistemin araç gereçleri olarak düşünülebilir. 

Dünyada birçok devlet, süreleri farklı olmakla birlikte eğitimi zorunlu hale getirmiştir. Bu kadar külfetli ve yüksek maliyetli eğitim işini devletler niçin uhdesine alır? Maliyet-analiz hesabı açısından hiç de mantıklı olmayan bu eğitim işi devlet tekeline nasıl girmiştir? Bu sorulara ilk elden vereceğimiz masum cevap, cehalet yok olsun, çocuklarımız okusun diyedir. Devletlerin çoğu için eğitim; toplumu belli bir ideoloji, din ya da felsefi kanaate kanalize etmenin adıdır. Louis Althusser “Devletin İdeolojik Aygıtları” meselesinde din, hukuk, kültür, haberleşme, siyasal ve sendikal yapılara öğretimi de dâhil ederek eğitimin ideolojik boyutunu ortaya koymaya çalışmıştır. 

Ivan İllich “Okulsuz Toplum”u önerirken eğitime karşı değildir. O okullar aracılığı ile statükonun korunduğunu düşünür. “Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı” tezinin sahibi John Taylor Gatto, okulların düşünmeyi öğretmekten çok başarıyı kutsadıklarını ifade eder. Okulun insana rasyonel ve kasti zararının bulunduğunu, asıl amacının ülkelerin nüfuslarını yönetilebilir hale getirmek olduğunu ifade eder. Bu eleştirilerin tamamına katılmamakla beraber zorunlu eğitimden gönüllü toplumun çıkmadığı gerçeğini görmemiz gerektiğini bilmemiz gerekmektedir. Eğitime yüklenen farklı misyonlar okullarda okuma işinin “mış gibi yapmak olarak tecelli etmesi sonucunu doğurmuştur. 

Sormamız gereken soru okullarda çocuklarımıza kitap okutmak mümkün müdür? Çocuklarımızın ve ebeveynlerimizin birçoğunun teknoloji bağımlısı olduğu bir yerde, kitap okumak fantastik bir taleptir. Rol model olacak olan anne/baba ve öğretmen; tarihi, kültürü, medeniyeti dizi filmler üzerinden anlatıyorsa meselenin geldiği yeri siz düşünün. Başarı odaklı bu eğitim sisteminde, okuttuğunuz kitap sınavda çocuğa fayda sağlıyorsa tahammül edilebilir bir durumdur artık. Okullarımız okumayı pragmatist bir süreç olarak kurgulamaktadır. Okumanın soru çözmedeki pozitif etkisi üzerinden okur ikna edilmeye çalışılmaktadır. Okumanın iyiliğinden bahsetmek yerine faydasından söz eden bir sistemden gönüllü okur nasıl çıkar?  

“Bir insanı ahlâken eğitmeden sadece zihnen eğitmek topluma bir bela kazandırmak demektir”  diyen Theodore Roosvelt, ahlâki eğitim olmadan varılacak yerin felâket olduğunun altını çizmektedir. Unutmayalım ki bu gün dünyamızı kan gölüne çeviren insanların önemli bir kısmı hayatında hiç başarısız olmamış, okullarını birincilikle bitirmiş, prens-prenses muamelesi görmüş, yarı Yunan tanrısı muamelesiyle büyütülmüş insanlardan oluşmaktadır. 

Hz. Muhammed ilk olarak oku emriyle vahiyle tanışmıştır. O’nun okuma yazma bilmeyen bir ümmi olduğunu biliyoruz. Öyleyse ne okuyacak? Bu sorunun birçok cevabı vardır: 

  • Birincisi, benim okuduklarımı sen de tekrar et emridir.  

  • İkincisi, oku emrinin akabinde gelen yaratılış ile ilgili ayetlere bakarak yaratılışı düşün ve ibret al kısmıdır.  

  • Üçüncüsü ise oku emrini “anlat” diye anlamak da mümkündür. 

İkra/Alak1 süresinde eğitim öğretim sürecinin ayrılmaz birleşenleri zikredilmektedir: 

  • Öğretmen, Allah’tır. Rabbü’l-Alemin tüm bilgilerin kendinden neşet ettiği varlıktır. 

  • Öğrenci, insan ve Hz. Muhammed’dir. 

  • Araç-gereç: Kitap, kalem, defter 

  • Hedef: İnsana bilmediğini öğretmektir. 

Bu ayetler bilginin asıl kaynağının Allah olduğunu, ondan bağımsız bir bilişsel sürecin olamayacağını ifade etmektedir. Kontrolsüz ve Allahsız bir okuma, modern insanı “bilim kilisesi” diye yeni bir anlayışa teşne etmiştir. Bu tip insanlar bilimsel gerçekleri eleştiri süzgecinden geçirmeden kabul ederler. Tam bir teslimiyet içerisindedir. Dolayısıyla antropomorfik (insan biçimli) yeni Yunan tanrıları tabipler ve bilim adamlarıdır. Onlar öleceksiniz derse karalar bağlar, bir şeyiniz yok derse haylazlığın dibini buluruz.   

Bilimi eleştirmek, düşük sesle bile olsa acaba?” demek çağdışı, yobaz, gerici gibi ötekileştirici kavramlarla tanışmanıza sebeptir. Bu süreçte yaşanılan sekter ve seküler hayat din dışı alan kavramını da doğurmuştur. Böylece bilgi; dini bilgiler ve pozitif bilgiler diye kategorize edilmeye başlanmıştır. Müslüman açısından bu düalist yaklaşım kabul edilemez. O yaşadığı hayatı bir bütün olarak kabul eder. Çünkü onun hayatında din dışı diye bir alan yoktur. 

Dindarlık bir ceket midir ki gün içerisinde giyinelim, çıkaralım?  Kişi günah işlerken din dışına mı çıkabilmektedir ya da güzel bir manzara karşısında duyduğu derin taaccüp din dışı bir duyguyu mu imlemektedir? 

Halil Cibran’ın Ermiş kitabında anlattığı şu hikâye meramımızı daha güzel dile getirecektir: Bir gün bir adam bilge birisine gelir ona aşk, nefret, şiddet ve bunun gibi başka meselelerden sorar. Sonra da der ki “Hocam şimdi de bana dini anlat.” Bilge kişi şaşkın bir şekilde şöyle cevap verir: “A kuzum! Saatlerdir sana ben ne anlattım ki zaten! 

Müslüman karşılaştığı bir bilgi ya da kaynak/kitapla ilgili bir bakış açısı oluşturmalıdır: 

  • Bilginin kaynağı Allah’tır. O yüzden Müslüman bilgiyi ayrıştırmaz. 

  • Allah’ı gerçekten tanıyan ve bilenler ancak ilim sahipleridir. (Bkz: Fatır,28) 

  • Müslüman bilgi edinme sürecini Allah’ı hesaba katarak, O’nun adını anarak yapmaya çalışır. (Bkz: Alak,1) 

  • İlim sahipleri peygamberlerin mirasçıları olacak kadar önemli bir misyonla görevlendirilmiştir. (Alimler, peygamberlerin varisleridir) 

  • İslam, cinsiyetçi bilgi anlayışına karşıdır. (“İlim tahsil etmek kadın ve erkek tüm Müslümanlara farzdır” Hadis) 

  • İslam; alimin uykusunu, cahilin ibadetinden daha hayırlı kabul eder. 

  • İslam’a göre bilginin yurdu yoktur. Evrensel okumalara açıktır. (“İlim Çin’de de olsa talep ediniz.” Hadis) 

  • Bilgi karşısında mutlak bir teslimiyet içerisinde değildir. Kendisine bir bilgi ya da haber ulaşırsa bu bilginin kaynağını ve niyetini sorgular, öyle kabul eder.(Hucurat, 6) 

Müslüman bir bilgi kendisine ulaştığında ya da bir kitap okuma programı yaptığında Sokrates’in üçlü filtresini devreye sokmalıdır. 

  • Gerçeklik filtresi :Bu bilgi gerçek mi? 

  • İyilik Filtresi  :Bu bilgi iyi bir bilgi mi? 

  • Faydalı olma filtresi:Bu bilginin kişiye ya da topluma faydası var mı? 

Cevaplar olumsuzsa o bilgiden de, o kaynaktan/kitaptan da uzak durur. 

 

Sevgili okur! 

Bilmek, sorumluluğumuzu artırır. Bilgisiyle amil olmayan hamal olur. Alim ile bilgin arasındaki fark da budur. Alim amel eder, bilgin onu bilmenin hazzını yaşar. Okumak da böyledir. Okuduğun metin ruhunda, bedeninde ve hayatında olumlu bir değişimin sebebi değilse boşuna bir uğraştır. 

BİR MANİPÜLASYON ARACI OLARAK ÇEVRECİLİK

Sanayi devrimi kapitalizmi vahşileştirmiş ve kazancını katlamak isteyen muhteris insan, çevreyi tüketim nesnesine dönüştürmüştür. Bunu yaparken insanın sınırsız arzularını tatmin edecek kaynaklarının sınırlılığını yok saymış ve yenilemeden bu kaynakları tüketme yoluna gitmiştir. Bu süreçte vandalist bir tavır takınmaktan sakınmamıştır. Artık hava, su ve toprak tabiatın kendi döngüsü ile temizlenemeyecek bir seviyeye geldiği için çevre sorunundan söz etmek mümkün olmuştur. Bu bağlamda çevre sorunları ve çevrecilik modern hayatın hatalı bir ürünüdür. 

Müslüman çevre ve çevreciliği mühim bir mesele olarak görmelidir. Çünkü orta gelir tuzağını atlayan toplumsal katmandaki birey dindar olsun olmasın hayatına anlam katma ve kendini gerçekleştirme arayışında çevreyi fark etmektedir. Bu kitleye ulaşmak için bir mesele olarak çevrecilik Müslümanı meşgul etmelidir. Müslüman çevreyi korumayı zorunlu bir eylem olarak telakki etmelidir. Çünkü; 

  • Çevre bize emanettir. Müslüman emanete hıyanetlik yapamaz. 

  • Müslümanın çevre ile olan ilişkisi mukayyed bir ilişkidir. O çevreyi bir mutlak mülkiyet meselesi olarak göremez.  Sahip olduğu varlıkların emanetçisi olduğunu vurgular. 

  • Her canlı Allah’ın bir ayeti olarak mesaj yüklüdür. Arne Neas’ın tanımı ile “derin çevre” insana ontolojik sırlar üflemekte, Yaratıcı kudretin “bed’i” (emsalsiz yaratma) sıfatını hissettirmektedir. 

Günümüz insanının çevre ile olan menfaat ilişkisinin oluşturduğu problemlere bağlı olarak çevrecilik gibi bir tepki hareketi doğmuştur. Tabiata zarar verecek eylemlerde bulunulmadığı yerlerde hobi amaçlı çevrecilik yapıldığı pek vaki değildir. Başlangıçta bir tepki hareketi olarak ortaya çıkan bu yapının: 

  • Çevreci eylemlerin amacına kolay ulaşabilmesi, 

  • Farklı toplum katmanlarının bu harekete verdiği gönüllü destek, 

  • Sponsor, bağışçı gibi ekonomik kaynakların kolay elde edilmesi, 

  • Kamuoyu oluşturmadaki etkinlikleri sebebiyle popüler bir harekete dönüştüğü görülmektedir. 

Algı yönetme ve toplum mühendisliğinde kullanışlı bir aparat olduğunun görülmesi çevreciliği bir anda gözde bir hareket haline getirmiştir. Artık güç ve iktidar sahipleri çevre örgütlerinin bir paratonere dönüştürülmesi gerektiğini fark ettiklerinde iki yola başvurmuşlardır: 

  • İlgili çevre örgütü ile sponsorluk, birlikte proje yürütme gibi gerekçelerle kurulan bağ çevreyi kirleten kişi ve kuruluşları hedef olmaktan çıkarmıştır. 

  • Rakip firma veya ülke, küçük bir çevre ihlali bahane edilerek hedef haline getirilir. Böylece terbiye edilmeleri sağlanır. Sonuçta aklanmak için pazarlığa ikna edilirler.  

 

Son yıllarda küresel ölçekli çevre örgütlerinin stratejik hamlelere aracılık ettiği birçok örnek dikkat çekmektedir. Sera etkisini tetikleyen ve ozon tabakasının incelmesine yol açan karbon monoksit gazının oluşturduğu kloroflorokarbon salınımını en fazla yapan ülke ABD olmasına ve bu gazların salınımının sınırlandırılması ile ilgi KYOTO sözleşmesini imzalamamasına rağmen bu ülkede tek bir çevre eyleminin olmayışı manidar değil midir? 

Bu çevre örgütlerinin Japon denizindeki orkinosların avlanmasına gösterdiği cengâver direnç ya da pandaların kar yağmaması sonucu girdiği stresi dünyanın birinci gündemi haline getirmedeki başarısı kuşa bak deyip daha büyük çevre felaketlerinin görülmesini engellemek için midir? Çevre örgütlerinin, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını talan ederek dünyayı cehenneme çeviren sanayileşmiş ülkelerde hiçbir eylem yapmamaları ne ile izah edilebilir? 

Yoksa çevrecilik kalkınmakta olan ülkelere ayar vermek için icat edilmiş bir terbiye aracı mıdır? Küresel sermayenin ülkeleri hizaya çekmek ve herkesi kolaylıkla ikna etmek için bulabileceği en iyi aracın çevrecilik olduğunu düşünmek çok mu art niyetli bir düşüncedir? 

Alın size Gezi parkı eylemlerini!  

27 Mayıs 2013 tarihinde Taksim gezi parkında bölgenin yayalaştırılması ile ilgili 4-5 ağaç sökülüp başka bir yere nakledilecektir. Buna tepki gösteren Taksim Dayanışma Grubu parkın içerisine çadırlar kurarak eyleme başlar. Bu eyleme bazı siyasi partilerin ve sol örgütlerin verdiği destek hareketi kitleselleştirir. Polisin müdahalesi eylemi kontrolden çıkarır.  Kamu binaları işgal edilir, kamu araçları yakılır. 

Bu eylemlerin Türkiye’ye faturası döviz, faiz, sermayenin yer değiştirmesi, kaybolan güven ortamı ile yaklaşık 157 milyar dolar olmuştur.1 Aynı günlerde 48 ilde de eylemler düzenlenir. Bir anda ortaya çıkan uluslararası canlı yayın araçları/muhabirleri, kırmızı fularlı kadınlar, açık hava piyano resitalleri birçok insanı biz bunu daha öncede görmüştük noktasına getirir. 

Doğu Karadeniz sahilinde bir ilin merkez parkında bir gecede 80 küsur ağaç kesilirken eylemcilerin buna tepki göstermek yerine Gezi parkına desteğe gittikleri görülmüştür. Bu izah edilmesi güç durum meselenin sadece ağaç olmadığını anlatmaya yetecektir.  

Taksim Dayanışma Grubunun eylemleri bitirmek için hükümete sundukları teklifin Türkiye’ye rakip ülkelerce ve küresel sermayenin sözcülerince dile getirenlerle aynı olmasını ne ile izah edebiliriz? Grubun teklifleri arasında bulunan 3. Köprü, 3. Havaalanı, Kanal İstanbul, AOÇ ve HES'lerin durdurulması teklifini hatırlatalım. 

Bu örneklerden sonra çevreciliğin salt çevrenin menfaati için yapıldığını söylemek romantik saflık olur. Talebin kimden geldiği ve çevrenin korunmasının bu taleple bağlantısını araştırmak birinci önceliğimiz olmalıdır. 

Ez cümle çevrecilik, çevre üzerinden sempati ve meşruiyet kazanan marjinal grupların tekeline bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir.  

Ey genç adam kalk ve de ki; bitkilerin ve hayvanların yaşama hakkı benim emanım altındadır. Ben onların bana fısıldadıkları ilahi mesaja meftun oldum. 

 

 

 

İDEOLOJİK TARİHÇİLİĞİN SEFALETİ

Tarih, yaşanmış olayların yer/zaman göstererek ve sebep sonuç ilişkisi de kurarak hikâye edilmesi ile oluşturulmuş metinler, anlatılardır. Genellikle tarih ideolojik okumalara mahkûm edilir ve olaylar, kişiler nesnel bir anlatımdan ziyade sisteme/ideolojiye uygun hale getirilerek yazıya geçirilir. Bu bağlamda tarih bir bilim değildir.

Tarih kelimesinin İngilizcede karşılığı olan history kelimesi hikâye/öykü anlamına da gelir. Hikâyeden farkı bağımsız ve bağlantısız bir göz tarafından yazılmamış olmasıdır. Unutmayalım ki tarihi galipler yazar. Dolayısı ile bu hikâyenin kötü kişileri mağluplardır. Çoğunlukla tarih metinleri kurgusal, ideolojik ve taraflıdır. Bu özellikleri ile algıları yönetme sürecinde kullanışlı metinler olarak dikkat çekerler. Üstelik bu anlatıların toplumun yeniden inşasında ki rolü yadsınamaz.

Milletler tarihleri ile övünmeyi severler. Ontolojik üstünlüğün ancak takva ile olduğu bu dünya da ötekine karşı sosyolojik üstünlük kurmanın araçlarından biri de tarihsel hikâyelerle mümkün olacaktır. Geçmişte kussasların (kıssa anlatanlar) gördüğü itibar buna delildir. Geçmişle övünmek geçmişte kalmanın sebebi olacaksa bu tehlikeli bir sürecin adıdır. Biz atalarımızın dini üzerineyiz (Bakara,170) deyip geçmişin şirk kokan inanç paradigmasına sarılıp kalmış yapıyı Kur’ân şiddetle eleştirmiştir. Bazen geçmişe olan özlem saplantılı bir hal alır. Mezarları saymaya kadar giden bir sürecin kapılarını bile aralar. (Tekasür suresi,2) Kur’ân bunu “çoklukla övünmek” diyerek kabul etmez. Kur’ân kıssalara geniş bir yer ayırdığına göre tarihi olaylara ilgi göstermek zorunluluğumuz vardır. Kur’ân kıssalarında yer, tarih ve kişiler anlatılmaz. Onun yerine sebep sonuç ilişkisi ve tevhid ilkesi merkeze alınarak bir tarih dili ile kıssaları anlatır. Bu yeni bir tarih okuma biçimidir. Kıssaların özellikleri:

a. Teolojik bir dil kullanılmıştır. Bu anlatılarda bütün kapılar Allah’a çıkmaktadır.

b. Hz. Muhammed ve takipçilerine başlarına gelen sıkıntının bir benzerinin daha önce de yaşandığı ve sonucun inananların lehine tecelli ettiği anlatılmaktadır.

c. Kıssalar aracılığı ile ahlaki dersler verilmektedir.

Tarih, milletleri birbirine düşman edebildiği kadar dost da edebilir. Öte yandan bir bilinç tazelemenin aracı olarak kullanıldığında ise milletlerin safları sıklaştırmasına da sebeptir. Tarih üç adım atlamaya benzer; Geriden hızlanarak gelmezseniz, ileriye atlayamazsınız. Batılılar bizlerin tarih yapan ama tarih okumayan/ders çıkarmayan bir millet olduğumuzu iyi bildiği için geçmişle bağımızı kopartacak hamleleri planlamaktadır. Öyleyse batı neresidir ve batılı kimdir? Batı coğrafi bir mekândan ziyade zihni bir kategoriyi ifade eder. Buna göre:

a. Kültürel anlamda kendini greko-romen(yunan/roma) mirasının devamı sayan,

b. Dini anlamda Jude/cretien (Yahudi / hristiyan) bir geleneğe yaslanan,

c. Milliyet olarak da Anglo sakson ve kıta Avrupa ülkeleri kökenli olan toplumlara batılı denir.

 

Bu şartlardan birini bile taşımak sizi batılı yapmaya yeterlidir. Ortadoğu’nun kalbine bir hançer gibi saplanan İsrail batı, bitişiğindeki Lübnan doğudur. En doğudaki Avustralya batı en varsıl ülkelerden biri olan Japonya doğudur. Batı Ortaçağ’da yaşadığı kilise baskısını Rönesans, reform, aydınlanma ve sanayi devrimi ile üzerinden attıktan sonra dünyayı ve ötekini bir mülkiyet

meselesi olarak görmeye başlamıştır. Dünya tüketilecek bir kaynak diğer insanlar ise batıya hizmet edecek uşak olarak algılanmıştır. Peki, batı nasıl oldu da başka ülkelerde batının değer ve çıkarlarını gönüllü savunan yerli ajanlar üretebilmiştir? Atilla İlhan’ın söylediği “Türk aydını dediğimiz kişi batının manevi ajanıdır” noktasına nasıl ulaşılmıştır? İşte cevabı:

1. İlerlemeci tarih anlayışı: Bu anlayışa göre Âdem ile başlayan insanlık tarihi içerisinde en üst nokta içinde bulunduğumuz zaman dilimidir. Bu günün kazananı batı olduğuna göre ona minnet duymamız gerekir ve bunun için tarih batıya uygun olarak yeniden yazılmalı ve okutulmalıdır.

2. Felsefe ve bilimsel düşüncenin batıdan türediği iddiası: Batı kültürel ve zihinsel anlamda iki büyük sıçrama devri yaşadığını kabul eder. Bunlar Antik Yunan medeniyetinin özgür düşünce ile iltisakı ve yeniçağ sonrası yaşadığı aydınlanma dönemi. Bu iki süreçte başka medeniyetler var olmamış gibi bütün bilgilerin bu iki havzadan çıktığı öğretilmiştir. Tarihi Heredot, tıbbı Hipokrat, felsefeyi Aristo, Matematiği Thales bulmuş, dünyanın başka coğrafyalarındaki bilimsel hakikatler görmezden gelinmiştir. Oysa insanlık tarihinin bilgiyi yığarak ilerlediği aşikârdır. Herkes heybesindeki bilgiyi ortaya koyar, ihtiyacı olan alır, kullanır ve geliştirerek o heybeye iade eder. Çin, Hindistan, İran, Anadolu ve Mısır medeniyetleri yokmuş gibi davranmak kabul edilemez.

3. Yeni bilimsel paradigmanın kendi öznel iktidarını oluşturmadaki ketumluğu: Bilimsel devrim ile denenmeyen, gözlemlenmeyen tüm bilgiler yanlış kabul edilmiştir. Böylece vahiy devre dışı bırakılmak istenmiştir. Makine insana hükmeder hale gelmiştir. Bilim adamları yeni Yunan tanrıları mesabesindedir.

4. Devrimlerle gelen hafıza kaybı: Tekke ve zaviyelerin ilgası sözlü kültürden beslenen bir toplum için büyük bir yıkım olmuştur. Bilgi ve geleneğin en kolay ve hızlı transferi bu yolla mümkün iken yasaklanarak bu damar kurutulmuştur. Böylece geçmişine düşman bir kitle yetiştirmek kolaylaşmıştır. Harf inkılâbı ile ülema devre dışı bırakılmış, öğrencilerinin öğrencisi olma pozisyonuna indirgenmiştir. 1900’lü yıllarda Osmanlı’da okullarda latin harfleri ile de eğitim yapıldığını düşünürsek bu inkılâbın tam olarak neye tekabül ettiği bir muammadır.

5. Pozitivist/darvinist eğitim: Bilimsel eğitim adı altında dini değerlere uzak bir eğitim modeli ile toplum kültürüne ve tarihine yabancılaşmıştır. Bir teori olan Darvinin türler arası geçiş ile ilgili görüşlerinin yaratıcı kudret anlayışını akamete uğratmak için eğitim sistemine monte edilmesi geleneksel değerlerine hasmane bir tutum geliştirmenin de kapılarını aralamıştır.

6. Akademik eğitimde diretilmesi: Nitelikli okullara mevcut ölçme sistemi ile öğrenci alınmaya devam edildiği sürece öğrencinin derse ilgisi “sınavda çıkacak mı?” noktasında düğümlenmektedir. Çıkmayacaksa tarih, kültür, medeniyet ve din dersleri ilgisini çekmemektedir. Böylece kendi medeniyetine karşı ilgisiz bireylerin sayısı hızla artmaktadır.

7. Algı yönetme merkezleri: Medya, sanal iktidarlar, kültür endüstrisi ve moda aracılığı ile evrensel dünya yurttaşı yetiştirilmeye çalışılmaktadır. Bu tipler yurtsuz ve ülküsüz olmayı marifet bilirler. Bireysel anlamda yaşadıkları tatmini öncelerler.

 

Aşılması gereken bir hedef olarak gördüğümüz batı aslında nasıl bir mirasa sahiptir?

· Ülkelerin yeraltı ve yer üstü kaynaklarını sömürmek için korsanlarını dünyanın bilinmeyen coğrafyalarına gönderip yerli halklarına soykırım uygulayan ve bunu da coğrafi keşifler diye pazarlayandır.

· Koskoca Afrika kıtasından binlerce mazlum siyah kardeşimizi bir mal gibi gemilere doldurup, satmak için Amerika’ya getirip sonrada Karayipler’de kaderiyle baş başa bırakandır. Jamaika,

Haiti, Dominik Cumhuriyeti, Bahama Adaları gibi zenci halklardan müteşekkil devletlerin Amerika kıtasında ne işi var diye hiç soruyor musun?

· İnsanları dinleri, milliyetleri yüzünden gaz odalarında zehirleyen, fırınlarda yakanlardır.

· 20.yy’da Avrupa kıtası ve çevresinde yaşanan iki cihan harbinde 50 milyon insanı öldürendir.

· Amazonları kim mahvetti? Atmosferi kim zehirledi? Antartika da buzulların erimesinden kim sorumlu? Kızılderili reisin dediği gibi beyaz adam toprağın ruhundan anlamamaktadır. Toprağı ve ötekini potansiyel düşman ve yok edilmesi gereken bir hedef olarak görmektedir.

· Dünyanın neresinde bir savaş olsa altından batılı bir ülkenin çıkmasına neden şaşırmıyorsun? Dünyada iki ülke savaşır neden hep kazanan beyaz adamın ülkesinin silah tüccarları olur, düşündün mü?

· Dünyanın güneyi açlıkla boğuşurken kuzeyinin obeziteyle mücadele etmesi adil mi?

· Batı, tüketimi artırmak için her şeyi pazarlayan adamların ülkesidir.

Ey Okur!

Beyaz adam ülkene ve medeniyet havzana dair bir şey söylediğinde, parmak salladığında ona kirli geçmişini hatırlat. Kurban’ı hayvan katliamı diye küçümseyenlere yılbaşında yedikleri hindinin pamuk tarlasında mı yetiştiğini sor. Arenalarda spor diye katlettirilen boğalar adına sesini yükselt.

 

Kardeşim !

Bugün kendi gönül coğrafyanı unutmuş ve tarihinden utanır olmuşsun. Oysa mazlumun yanında, zalimin karşısında durmuş bir ecdadın torunusun. Sen dünya da imparatorluk kurma becerisine sahip, üç kıtaya aynı anda hükmetmiş müstesna bir millet-i kadime’nin mirasçısısın.

 

Unutma… Ataların Balkanları feth ederken dillerine, dinlerine dokunmadılar. Emperyalist olsalardı Balkanlarda Türkçeden başka bir dil konuşulmaması gerekirdi.

Unutma… Deden Rumeli ile Karadeniz’i birbirinden ayırmadı. İkisini de kardeş bildi.

Unutma… Bir karınca yuvası için ordusunun yolunu değiştiren soylu bir medeniyetin temsilcisisin.

Unutma… Savaşta kadına, çocuğa, hastaya, aman dileyene, din adamına ve ekin tarlasına dokundurmayan bir savaş ahlâkına sahip kültürden geliyorsun.

Unutma… Yaralanan düşman askerini herkes ölüme terk ederken onu düşman cephesine omuzunda taşıyan dedendi. Aşını, son damla suyunu arkadaşına ikram edip susuzluktan şehadet şerbeti içenler bizim mahallenin çocuklarıydı. Kuşlar, yabani hayvanlar, evde kalmış kızlar için bile vakıf ihdâs eden atandı.

Genç Adam! İtiraz bayrağını birlikte yükseltelim. Dileğim, muktedir olduğunda bile hakkı ve sabrı tavsiye etmek için muhalif kalabilmendir. İsterim ki, düşünce ufkun bir pergel gibi şekillensin. Bir ayağın medeniyetimizin nirengi noktasında öbür ayağın evrenin tüm sathında olabilsin.

Unutma! Tarihine ilgisiz kalanlar tarihin çöp sepetinde yer bulurlar.

Kayıt Ol



Üye Girişi