Av.Emin Atalay
Av.Emin Atalay

Av.Emin Atalay

-

Yazarın Haberleri
Akıl nimet midir, külfet mi?

Akıl nimet midir, külfet mi?

            Zira “akıl” insanı sorumluluk sahibi kılar. Akıllı iseniz kanun ve adli merciler sizi sorgular. Akıllı iseniz ahirette hesap için mizana götürülürsünüz. Ama aklınız yoksa ya da eksikse ne bu dünyada ne de mahşerde kimsenin umurunda olmazsınız.

            Tabii bunun tersini de hesap etmek gerek! Zira aklınız yoksa bu dünyada birçok nimetten haz alamayacaksınız. Belki de “zaten aklı/n yok” diye o nimetlere ulaşmanız engellenecek. Mahşerdeki ahval ise meçhul!

            Bu kısa ipuçlarını müteakip tekrar düşünmeli akıl nimetinin külfet mi, nimet mi olduğunu…

            Bunları düşünürken, Allah’ın dininin akıl sahibi insanları muhatap aldığına özellikle temas edelim. Dinin sahibi olan Allah, Kitab-ı Keriminde sık sık akıl sahiplerine seslenir; aklın bir nimet olma yanında, külfet olduğunu ve bu yönden bakıldığında insana mühim sorumluluklar yüklediğini izah sadedinde “Bu insanlara, bununla uyarılmaları, O'nun tek ilah olduğunu bilmeleri ve akıl sahiplerinin öğüt almaları için bir tebliğdir.”[1] meal ve mahiyetinde çağrı ve hatırlatmalar yapar.

            Anlaşılacağı gibi, salt “akıl sahibi” olmak yeterli olmayıp, aklı “gereği gibi” kullanmak da ayrı bir vecibe ve giderek sorumluluktur. Tam burada “sorumluluklarımız” gündeme gelmektedir. Acaba sorumluluklarımız nelerdir, kim/ler/e karşıdır ve bu sorumluluklardan kurtulmanın diğer bir tabirle sorumsuz yaşamamın bir yolu var mıdır? Bu sorular hayati ve hatta imani sorulardır!

            Çünkü insan; akıl sahibi olmak, “insan olarak” yaratılmak hasebiyle hesap verecektir. Bu çerçevede Hz. Peygamberim, Tirmizi’nin naklettiği bir hadislerinde “"Hiçbir kul, kıyamet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz." buyururlar. Dikkat buyurulursa, bu sorulara cevap vermek “akıl sahibi” olmakla mümkündür. Yani akıl sahibi olmak bir sorumluluktur ve bu sorumluluk karşılığında çekileceğimiz hesap vardır.

            “Zor işler bunlar” dediğinizi duyar gibiyim. Zor değil aslında, zor olamaz; çünkü Rabbim’in nimeti ve vergisi. Rahim olan Rabbim kuluna zulmetmez. O ezilsin/imtihanı kaybetsin diye nimet vermez. Bununla birlikte bize “zor geldiği” de ayrı bir gerçekliktir. Çünkü insanoğlu acelecidir; hiç zorluk istemez, kolaylık olsun ister. “Zor olamaz ve değildir” dedik, zira Allah bizim zayıflığımızın elbette farkındadır ve “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.”[2] buyururken engin merhameti yanında ve zayıflığımızı hatırlatır bize. 

            Allah hakikaten merhametlidir! Öyle ki, kullarına çekeceğinden daha fazla yük yüklemez. Yüklemeyecektir! Zira bu konuda vaadleri vardır[3] ve Allah vaadinden asla dönmemiştir, dönmez!

            Dipnotta dikkatinize sunulan ayet meallerinden de anlaşılacağı üzere dini yaşamamız için herhangi bir zorluk olmaması hasebiyle, bahanemiz de olamaz; bahane ileri süremeyiz. Bize düşen Allah’ı ve emirlerini sorgulamak değil, şeksiz-şüphesiz iman ve itaat etmektir. Bunun diğer bir adı da takva yani Allah’tan korkmaktır. Rabbim bizi buna teşvik ederek “O halde, gücünüzün yettiği kadar Allah'tan sakının, dinleyin, itaat edin ve kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”[4] buyurur.

“Peki ama, Allah’tan korkmanın bize yüklenen sorumluluğun hafiflemesi ya da taşınabilmesi ile ilgisi ne?” diyecek olursak yine bu soruyu Rabbime soracak ve cevabını O’ndan alacağız. Göreceğiz ki, Allah’tan korkanlara bir zorluk yoktur, çünkü Rabbim onlara bir çıkar yol gösterecektir: ““…Kim Allah'tan sakınırsa (Allah) onun için bir çıkış yolu vareder. Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” [5]

            Yazımızı bir irfan ehlinin sözleriyle bitirelim. Mealen diyordu ki: “Allah bize çekemeyeceğimiz yükü vermiyor. Ama biz nasıl çekeceğimizi, o yükü nasıl kaldıracağımızı bilmediğimiz için belimizi ağrıtıyoruz, sonra da Allah bana çekemeyeceğim yük verdi diyoruz.”

            Mesele hakikaten “zor” değil, anlaşılabilir. Yükümlülüklerimiz ve dinimiz de öyle; “zor” değil, yaşanabilir!

           

           

 


[1] İbrahim Suresi, 14/52. Ayet

[2] Bakara Suresi, 2/185. Ayet

[3] Örnek olarak bakınız: “Allah hiç kimseye kaldırabileceğinin üstünde bir yük yüklemez.” Bakara Suresi, 2/286. Ayet; “Hiç kimse gücünün yeteceğinden fazlası ile sorumlu tutulamaz.” Bakara Suresi, 2/233. Ayet; “Hiçbir cana kaldırabileceğinden fazla yük yüklemeyiz.” En’am Suresi, 6/152. Ayet; “Biz hiçbir canı yapabileceğinden fazlasıyla yükümlü tutmayız.Araf Suresi, 7/42. Ayet; “Hiç kimseye güç yetirebileceğinden fazlasını yüklemeyiz.” Mü’minun Suresi, 23/62. Ayet; “Din konusunda, size hiçbir zorluk da yüklemedi.” Hac Suresi, 22/78. Ayet

[4] Tegabun Suresi, 64/16. Ayet

[5] Talak Suresi, 65/2-3. Ayetler.

İnsanın bedeninde olan hiçbir şey boşuna değildir! Belki biz hikmetini ve faydasını bilemiyor-göremi...

           İnsanın bedeninde olan hiçbir şey boşuna değildir! Belki biz hikmetini ve faydasını bilemiyor-göremiyor olabiliriz. Ancak bu durum, o uzvumuzun boşuna ya da gereksiz olduğu manasına gelmez. Bunun yanında, bu uzuvlarımızın faydalarını sayalım istesek, saymakla bitiremeyiz.

            Vücudumuzda bulunan neredeyse tüm organlar bizden habersiz, izinsiz ve biz farkında olmaksızın görevlerini yaparlar. Bunun yanında bazı uzuvlarımız vardır ki, bir takım görevleri onlara biz yükleriz. Böylece adeta o uzuvlarımızı biz şekillendirir ve yönlendiririz.

            “Kalp” dediğimiz organ bu uzuvlardandır. Hemen belirtelim ki “kalp” derken zaman zaman “gönül” diye de isimlendirdiğimiz “duygu/lar” da kastediliyor olabilir.

            Bu manada kalp, kimi alimlerce akılla mühim irtibatı olan organ olarak görülmüş ve “Akıl; kalpte bulunan, hak ve batılı ayırt etmede vasıta olan nurdur" şeklinde tarif edilmiştir. Farklı bir tespit, en azından alışkın olmadığımız bir tanım olduğu bir gerçek. Çünkü bizler genelde akıl ile kalbi, birbirinden ayrı olan, ayrı fonksiyon icra eden uzuvlar olarak biliriz. Bu tarif ise neredeyse bu ezberi kökten sarsacak niteliktedir.

            Yukarıdaki tarifi düşünürken, akıl ve kalpten kastımızın, somut birer uzuv olan “beyin” ve “yürek” dediğimiz hususlardan ibaret olmadığını da tekrar belirtelim.

            Peki, bu kadar girift bir yapı ve duruma sahip olan kalp için vurgulanan, sık sık duyduğumuz “temizlik” iddiası yani “benim kalbim temiz” beyanı ne ifade eder, ne kadar geçerlidir?

            Öncelikle teslim etmek gerek ki, bu ifade maalesef genel itibariyle amelî noktada zayıf bulunan müminlerce kullanılmaktadır. Demek ki, kendilerinde bir eksiklik buluyorlar ki, böyle bir ifade kullanmaya kendilerini mecbur hissediyorlar. Dolayısıyla da kendi yalanlarıyla yine kendilerini avutuyorlar.

            Peki, kendisini yaratan ve yaşatan Allah’ın hükümlerine boyun eğmediği halde, kişinin “kalp temizliği” ne kadar ehemmiyet arz eder acaba?

Kalbin temizliği fiilinden önce, nasıl ve niçin kirlendiğini bilmek gerekir. Gerekir ki, temizliği de ona göre yapılabilsin.

            Hz. Peygamberime kulak verelim: “Mümin günah işlediği zaman kalbinde siyah bir iz olur. Sonra o kişi tevbe edip (nefsini o günahtan) çekip çıkarır ve (Allah'tan) mağfiret dilerse kalbi (o iz pasından) cilalanıp temizlenir. Eğer mü’min günahı fazlalaştırırsa kalbindeki siyah iz (ve leke) fazlalaşır. İşte Allah'ın, Kitâb'ında; «Hayır, (onların zannettikleri gibi değil). Onların kazandıkları günahlar, kalblerini paslandınp karartmıştır" (Mutaffıfin, 14) âyetinde buyurduğu budur.[1]

            Anlaşıldığına göre, işlenen günahlar[2] o kişinin kalbinde bir siyah nokta olmakta ve tövbe etmediği müddetçe o siyah noktalar kalbi kaplamakta ve kalp simsiyah olmaktadır. Yani “pis” bir hale gelmektedir. Bu hakikatlere rağmen, “kalbim temiz” iddiası, tabii ki kabul edilemez hale gelecektir. Kalbin gerçek manada temiz olması için ak-pak olması, yani “günah kirinden” arınmış olması gerekir. Bunun da formülünü Efendim (s.a.v.) yukarıdaki hadislerinde belirtmişlerdir. O’nun sözünün üstüne söz söylemek caiz değildir[3] ki konuşalım.

            Dipnotta belirttiğimiz ayete rağmen, “Hayır öyle değil!” diyenler, Bakara Suresi 10. ayetine bakmalıdırlar. Bakınca görülecektir ki, bu itiraz edenlerin kalbi pis/kirli olmanın yanında aynı zamanda “hastadır”; yani kalblerinde sıkıntı vardır. Dolayısıyla o hastalık/sıkıntı giderilmeden hakikatleri görmeleri mümkün değildir. Ayrıca bu ayetin özellikle münafıklar için indiğine özellikle işaret edelim. “İnanıyorum” dediği halde, farz olan amelleri yapmayanların bir adım sonrası münafıklıktır maalesef. Zira kalp karardıktan, yani dosya başlığımızla uyumlu tabirle “pislendikten-kirlendikten” sonra bu kalbin “alıcıları” artık işlevsiz kalmakta ve “doğru frekanslarla” uyum sağlayamamakta, irtibat kuramamaktadır. Bu netice, yine Allah c.c. tarafından “Gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur."[4] şeklinde beyan edilen hakikatle de örtüşmektedir.

            Anlaşılıyor ki, nasıl ibadetler için yaptığımız temizlik ameliyesi (abdest, gusül, teyemmüm v.s.) bizi madden temizliyorsa, yerine getirilen ibadetler ve tövbeler de kalbimizi temizlemekte, onu nurlandırmaktadır. Bunun haricinde söz söyleyenler, sadece ve yalnızca zanna uymuş olurlar.

            Öyleyse yazıya Allah’ın c.c. ayetiyle nokta koyalım: “Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.”[5]

 

 

 

 

           

 


[1] Sünen-i İbni Mace Tercüme ve şerhi, Kahraman Yayınları, H. No. 4244

[2]  Elbette Allah’ın emrettiği ibadet ve taati hakkıyla ifa etmemek de ayrı bir günahtır.

[3] Hucurat Suresi, 49/1. Ayete bakınız.

[4] Hacc Suresi, 22/46. ayet

[5] En’am Suresi, 6/116. ayet

NE/Yİ ARIYORSUN?

   “Aramakla bulunmaz, ama bulanlar hep arayanlardır!” der arifler! İnsan, ömrü boyunca birçok şey arar. Bazen bulur, bazen bulamaz. Bazen de bulduğunun farkında olmadan elinden uçar gider o aradığı…

            Bazı şeyleri ise aramaya dahi gerek yoktur. Çünkü o hep vardır ve olmuştur. İnsanın hamuru yoğurulurken, insan “olurken” o duyguyla yaratılmıştır: İnanmak!

            İnanmak fıtridir; doğuştan gelir. İnanmak kişinin Allah’ı bulması ve/ya bilmesidir. Bu buluş/biliş kimi zaman çevrenin etkisi ve yönlendirmesi ile olurken, kimi zaman fıtrat bu buluşu/bilişi kendisi gerçekleştirir. Adı “Allah” olmayabilir bu bulduğumuzun; başka bir isim verebiliriz. Ama aradığımız inanmak ise, karşılığı “İslâm”dır, bulunan Allah’tır.

            İster insanın fıtratından getirdiği unsurların devreye girmesiyle olsun; isterse çevrenin etki ve yönlendirmesiyle olsun, Allah’ı bulmak netice itibariyle tefekkür işidir. Öyle ki, Allah bulununcaya kadar da tefekkür gerekir, bulduktan sonra da…

            Ve Allah adeta tefekkürü kâinat için, kâinatı da tefekkür için yaratmıştır. Bu manada tefekkür ve kâinat birbiriyle içiçe girmiş, birbiri içinde meczolmuş ve adeta kaybolmuş iki unsurdur. Ama bu iki unsurun da nihayetinde varacağı nokta aynıdır; ikisi de aynı noktada birleşirler/buluşurlar: Kendilerini ve “herşeyi” yaratan Allah!

            İşte bu sebepten olsa gerek Allah (c.c.) kutlu kitabının hiç de azımsanmayacak ayetlerinde hep tefekkür (derin derin düşünme) ameliyesini tavsiye etmiş ve hatırlatmıştır biz kullarına…

            Kimi alimlerin “kâinat ve kâinattaki tüm yaratılmışlar Allah’ın sözsüz/yazısız ayetleridir” mealindeki tarifleri bu manada değerlendirilmelidir. Zira insan tefekkür kastıyla kâinata bakacak olursa mutlak olarak Allah’ı bulacak ve hakikate erecektir. Allah’ın hikmeti ve sanatındaki mükemmelliği gereği, insanın tefekkürle Allah’ı bulacağı kevni (kâinata ilişkin/kainatla ilgili) ayetleri asla ve kat’a insan aklıyla çelişmezler. Böyle olması bir tarafa, bu ayetler aynı zamanda, tarafsız-önyargısız olarak Kur’an’a yaklaşan her insan tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek ve kabullenilecek ayetlerdir de… Zira Kur’an Allah katından “tüm zamanlara” hitap etmek için indirilmiştir. Öyle ki, ilk indiği; 14 asır önceki insan da, günümüzde yaşayan insan da bir ayeti okuduğunda aynı şeyi anlamakta, tefekkür ettiğinde Allah’ı bulmaktadır.

            Şimdi susalım ve asırlar ve asırlar öncesinden seslenen Nuh Peygamber’e kulak verelim: “Size ne oluyor ki, Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz? Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır. Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmış! Onların içinde Ayı bir nûr kılmış, Güneşi de bir çerağ (ısı ve ışık kaynağı) yapmıştır. Allah, sizi de yerden ot (bitirir) gibi bitirmiştir. Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır. Allah, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.”[1] Ayetlerde kendinizle veya günümüzle bir aykırılık görüyor musunuz? Göremezsiniz çünkü bizden/sizden ve çevremizden bahsediyor. Düşün ey insan! Düşününce çok şey bulacaksın ve en önce ya da neticede Allah’ı bulacaksın. Çünkü “kaynak” O’dur! Kâinat ve tefekkür bizi O’nun yoluna çıkartacaktır.

            Ve yine susalım: “Kahrolası insan! Ne inkârcıdır! Allah onu neden yarattı? Bir nutfeden (spermadan) yarattı da ona şekil verdi. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. Sonra onun canını aldı ve kabre soktu. Sonra dilediği bir vakitte onu yeniden diriltir. Hayır! (İnsan) Allah'ın emrettiğini yapmadı. İnsan, yediğine bir baksın! Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir.”[2]

            Kâinatta bulunan tüm bu “ayetler”e ve insanoğluna verilen “tefekkür” nimetine rağmen, Allah’ın kevni ayetlerini gör/e/meyen, ya da tefekkür etmeyip de “hani nerde Allah dediğiniz o şey?” diyenler yine de olabilir. Bu sebeple Rabbim tefekkür için yine kâinatı işaret eder ve bu tip insanları ihtar eder: “O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin halde sana dönecektir. Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık. Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. O, ne kötü dönüştür!”[3]

            Tefekkür edenlere bu ayetler ve şu kâinat ayetleri yeter de artar bile… İnsan “arıyorsa” bu kâinat yeter; tefekkür etsin mutlaka bulacaktır! Hâlâ bulamadıysa sorsun kendine: “Ne/yi arıyorum?”

 

 

 

[1] Nuh Suresi, 71/13-20. Ayetler

[2] Buruc Suresi, 80/17-32. ayetler

[3] Mülk Suresi, 67/3-6. ayetler

Örnek Nesil

“Sahabe”, Allah’ın seçtiği ve Peygamberimize dost ve yardımcı kıldığı güzide bir topluluktur. Onlar örnek bir şahıs olan Allah Rasulü’nün elinde ve dizinin dibinde yetiştikleri için “örnek bir nesil” oldular. Öyle örnek idiler ki, Allah onlardan razı olmuştu. İyi de, nasıl bir hayat sürdüler, Allah’a ve Rasulü’ne nasıl teslim oldular, bu kutlu yolda ne yaptılar ki örnek bir nesil oldular? Dr. Şerafettin Kalay tüm bunları eserinde akıcı bir üslupla cevaplıyor ve hikâye tarzında anlatıyor. Okurken dinleniyorsunuz. Yeni bir örnek nesil yetiştirmek, o örnek nesile yetişmek için daha fazla vakit kaybetmeyin.

Batılılaşma İhaneti

“Batı” hep Müslümanların aleyhinde olmuş ve hemen her fırsatta bize ihanet etmiştir. Batı ve Batılı olmanın özünde, Müslümanlara ihanet olduğuna göre “Batılılaşmak” da bundan ayrı tutulamaz. Yazar Mehmet Doğan, engin birikimi ve tecrübesiyle, Batılaşmanın neden ve nasıl bir ihanet olduğunu; siyaset, kültür-edebiyat ve hayatımıza nüfuz eden diğer yönlerinden örnekler vererek anlatıyor. Eseri okuduğunuzda “Batılılaşma”nın nasıl bir yanlış ve hatta bir ihanet olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Kimliğimizi korumamız ve kavi kılmamız, yakın tarihimizdeki ihanetlerin farkına varmamız için okuyoruz.

Filistin Davasının İslami Temelleri

Filistin, Osmanlı’dan sonra “gözyaşı ve işgal coğrafyası”dır desek yanlış olmaz herhalde. Neredeyse insanlık ile yaşıt olan ve hemen tüm kavimlere kucak açmış olan bu kadim topraklar Hz. Ömer devrinde İslâm’la şereflenmiştir. Bu topraklardaki medeniyetler mücadelesi “islâm olduktan sonra da” devam etmiştir. Bugün belki bu mücadelenin en acımasız ve sarsıcı dönemini yaşıyoruz. Acaba biz Filistin’li olmayan Müslümanlar, Filistin için yapılan mücadelenin sebebini ve İslâmi temellerini ne kadar biliyoruz? Maalesef bu sorunun kahreden cevabı “çok az” şeklinde oluyor. Ve biz inanıyoruz ki, Filistin davasının ve mücadelesinin İslâmi temelleri bilinirse mücadelemiz daha bereketli ve daha kuvvetli olacaktır. Bu sebeple de bu eserin okunması gerekiyor.

Mezhepler Tarihi

“Mezhepler”, İslâm dini ve tarihinin inkâr edilemez ve vazgeçilmez müesseselerinden. Buna rağmen, bazen şöyle bir soru çıkıverir karşımıza: “Mezhep dediğin de ne? Peygamberimiz zamanında mezhep mi vardı?” Sorunun kendisi kadar, soruluş şekli de “sırıtkan”... Tüm bu “sırıtkan” ve “can sıkıcı” duruşa rağmen muhatabınız soruyu sorarken sizden bir cevap bekler… Cevap vermek için bilmek, bilmek için ise okumak gerekir! Mezhep nedir, ne zaman/nasıl çıkmıştır, siyasi ve itikadi mezhep ne demektir, mezhep kurucuları kimlerdir ve niçin kurmuşlardır mezhepleri, ehl-i sünnet ne demektir, batıl mezhep ne demektir? Tüm bu ve daha fazla sorunun cevabını Muhammed Ebu Zehra gibi uluslararası çapta bir alimden öğrenmek için sizi bu eseri okumaya davet ediyoruz.

Cumhuriyetin Tarihi

Cumhuriyet Tarihi demek, yakın tarih demektir. Ama yakın tarih kendi içinde ayrı ve özel bir sıkıntı taşır! Öyle ya hem neredeyse 100 yıllık tarihi 600 sayfaya sığdıracaksınız, hem bu tarihi doğru/ları yazacaksınız, hem de yazarken cesur olacaksınız. Hepsi birden mümkün mü? Bu eserde mümkün! Yazar zoru başararak, yaklaşık 90 yıllık Cumhuriyeti, siyasi yönleriyle ve ama genel hatlarıyla anlatmış. Anlatırken doğruları ve gerekli olanları yazmış. Yakın tarih hakkında öz ve özet bilgilere sahip olmak, geçmişinizden haberdar olarak geleceğinizi kurmak için tavsiye ederiz.

İslam’a Davet Metodu

Bu eser yaklaşık 30 yıl önce kaleme alınmıştır. O günden bugüne kadar da “müstesna” kimliğini korumaya devam etmiştir. Belki eseri mühim ve müstesna kılan en önemli unsur doktora tezi olarak kaleme alınmış ve bu sebeple de Hz. Peygamberin şahsında sembolleşen İslâm’a Davet’i tüm yönleriyle ele almış olmasından kaynaklanıyor. Bu sebeple de ayet ve hadislerden, islâm tarihindeki örneklerinden deliller getirilerek, akıcı bir üslupla kaleme alınan bu eser henüz “aşılamamış” olma niteliğini korumaktadır. Bu özelliği sebebiyle de “davetçi” olan ve olmayan her Müslüman tarafından mutlaka okunması gereken bir başucu eseridir.

52 Derste Ahlâk

Yine ahlâk ve ahlâka ilişkin bir eser. Çünkü ahlâk din kaynaklıdır ve maalesef yitirdiğimiz değerlerimizdendir. Ve yine Alemlere rahmet olan peygamberimiz “güzel ahlâkı tamamlamak üzere” ve “büyük bir ahlâk üzerine” gönderilmiştir. Şu halde bizim de ahlâkımızı dinimizi merkez alarak pekiştirmemiz gerekmektedir. Bu eser de, her hafta bir konu işlenmek kaydıyla 52 haftada bitecek şekilde ve sohbet tadında kaleme alınmış bir kitaptır.  

İslâm’a Giriş

Kitapta İslâm dini ile ilk tanışanlara temel bilgiler verilmektedir. Bu çerçevede İslâm, İman ve İtaat, Peygamberlik, İmanın ve İslâmın şartları gibi ana başlıklar altında, dinimizi öğrenmek isteyenlere “ilk adım”ı nasıl atacaklarını bildirmektedir.

Gönenli Mehmet Efendi

Gönenli Mehmet Efendi, son dönemlerin büyük kanaat önderlerindendir. Sultanahmet Camii’nde imamlık görevini yaparken, kelimenin anlamıyla “imamlık” yapmış ve insanlara hayırda önderlik nasıl olur bunu göstermiştir. Bizden biridir o… Yalın ve sade… Kavi bir iman ve tevekkül sahibi… Yakın zamanlarda yitirdiğimiz bu Allah dostu’nu tanımak ve hayatından dersler-ibretler almak için okunması gereken bir eser.

Kayıt Ol



Üye Girişi