Av.Emin Atalay
Av.Emin Atalay

Av.Emin Atalay

-

Yazarın Haberleri
VAKIFLAR VE SOSYAL ADALET

VAKIFLAR VE SOSYAL ADALET

         “Osmanlı Devleti'nin Tanzimat'tan önceki döneminde kamu işleri (bir mıntıka sakinlerinin aynı yerde toplu bir surette yaşamaktan doğan müşterek umumi ihtiyaçları) devletin asıl görev ve icraatlarının dışında kalıyordu. Aynı zamanda bayındırlık ve ziraat gibi hizmetler de devletin görev sahasına girmemişti. (…) Bazı padişahlar bugün devlet görevlerinden olan su tesisatı, köprü ve saire gibi bayındırlık eserlerini devlet başkanı sıfatıyla değil, hayırsever bir insan olarak ve vakıf suretiyle yaptırmışlardır.

Vakıf müessesesi, tarihi gelişimi içerisinde genişleyerek hayat boyunca insanlığın ihtiyaç duyduğu bütün konuları ele alıp işlemiş ve ortaya çıkan çeşitli meseleleri çözebilen bir müessese olmuştur. Milli kültürümüze bakacak olursak, birçok medeniyetlere beşiklik yapmış Anadolu'da kamu hizmetlerinin, bir Türk ve İslam müessesesi olan vakıf yoluyla yapıldığını görürüz. Bu vakıflar güncelliğini koruyor ve gayelerini gerçekleştiriyorsa kuruluşundaki sosyal dengeye verilen önem sayesindedir.

Vakıf, insanlarla beraber mevcut olan karşılıklı dayanışma ve başkalarına iyilik yapma duygusunu, hukuki statüye kavuşturan ve ona süreklilik kavramını sağlayan, tüzel kişiliğe sahip hukuki ve sosyal bir müessesedir.

(…)

Vakfın temelinde yatan ana düşünce, Allah rızası, hayır duygusu, insanlık ve yurt sevgisidir. Vakıf kuranlar, helal mallarını seve seve kendi mülkiyetlerinden çıkarıp Allah rızası için vakfederek, gelirini toplumun yararına bırakmışlardır. Tarlalar, çiftlikler, değirmenler, köyler, ormanlar, bahçeler, zeytinlikler, nehirler, göller, madenler, evler, dükkanlar, hanlar, hamamlar, mer'alar, su kaynakları gibi birçok varlıklarını vakfederek varlıklarıyla fakir fukaranın korunup gözetilmesini, ille hizmet edilmesini ve bir çok sosyal, kültürel hizmetlerin ifasını şart etmişlerdir. Kurulan bu vakıflar, kurucularının maddi varlıklarıyla uygun olarak büyüklük - küçüklük arz etmekte ise de, önemli olan niyetlerindeki güzellik, hayır duygusu ve insanlık sevgisidir. Bunun içindir ki, hayır ve hayır hizmetinde bulunmak için vakıf kurma işinde hükümdarlar, sultanlar, hanım sultanlar, vezirler, devletin ileri gelenleri ve büyük servet sahipleri yanında orta halliler, kendileri fakir fakat gönülleri zengin hayırsever kimseler de yer almışlar, onlar da bu işte geri kalmamışlardır.

Vakıflar dini inanç ve düşüncelerin güçlü olduğu müesseseler olarak, siyasi çalkantıların, idari iktidarsızlıkların dışında kalmışlar ve bu sayede toplum hayatımızda, istikrar ve devamlılık sembolü olmuşlardır. (…)

Toplum içerisinde gelir dağılımı eşitsizliğinden doğacak sosyal patlamaların önlenmesi ve tahakkuk ettirildiği cemiyetlerde sınıf farkının oluşmaması yönleriyle kitlelerin gruplaşarak toplum hayatını sarsan olumsuz davranışlarını önlemiş, sosyal adalet ve hizmet dağılımında büyük görevler ifa etmiştir. (…) Geliştirilen bu vakıf sisteminin bir sonucu olarak toplumumuzda sınıf farkı oluşmamıştır. Vakıflar, bu ahlaki ve insani ödevin yerine getirilmesinde kişilere yardımcı ve faydalı olabilecek müesseselerin en elverişlisi, en sağlamıdır. (…)

Osmanlı döneminde 26.798 vakıf kurulduğu, ancak tespit edilemeyenlerle bu miktarın 50.000 civarında olabileceği, kaynak araştırmalarında belirtilmektedir. XIX. yüzyılda başkent İstanbul'un taşınmaz mallarının üçte ikisi vakıf malları idi. Gerçekten, yollar, köprüler yapımı ve sulama çalışmaları gibi kamu işleri; hastaneler yapımı ve fakirlere yardım gibi sosyal yardımlaşma faaliyetleri; eğitici ve öğretici kadronun ücretlerini, talebelerin bakımını, medreseler ve kütüphaneler yapımını teminat altına almaya yönelik kültür işleri; camiler inşası gibi din hizmetleri Osmanlı Devleti'nde vakıflar yoluyla idare ediliyordu.

(…)

İslam dinini kabul etmelerinden sonra Türklerin, iktisadi ve sosyal hayatlarında yüzyıllar boyu tesirli bir rol oynamış bulunan vakıf müessesesi, sadece fakirlere yardım etmek gibi bir çerçevede kalmamış, aynı zamanda fikir, kültür, irfan ve imar gibi müesseseler üzerinde de derin izler bırakmıştır. Nitekim, bu yüzden Osmanlı Devleti'nin bütün hayatında bir iskân ve imar metodu olarak vakıfların oynamış olduğu büyük rolden kimse şüphe etmemektedir. Şehirlerimizin her türlü kamu hizmetleri, sosyal yardımlaşma teşkilatı, ilmi, dini, medeni hayatın her türlü tezahürleri hep vakıflar yolu ile tanzim edilmiştir.

(…)

Bugünkü Türk toplumunda olduğu gibi Osmanlı toplumunda da vakfa dini olmaktan çok beledi bir kuruluş olarak bakmak gerekir. Genellikle şehrin bütününü ilgilendiren her türlü hizmetler vakıf kanalıyla yapılmışlardır. Batı dünyasında kilisenin, belediyenin veya devletin yaptığı işleri, bizde geniş ölçüde kişilerin kurdukları vakıflar yapmıştır. Böylece vakıf, dini bir görevi geniş ölçüde yerine getirirken, kendi çapında sosyal ve ekonomik sorunlara da çözüm bulmuştur.

Bu bakımdan vakıf, elbirliğinin ve gönül birliğinin en güzel anlatış vasıtasıdır. Vakıf sisteminde kişi ile toplumculuk, halk ile devletçilik fikirleri yurda, yurttaşlara ve insanlığa hizmet yolunda mahirane bir biçimde birleştirilmiş ve kaynaştırılmıştır.

Vakıflar, toplumsal huzursuzlukların giderilmesi ve toplumda sosyal refahın sağlanması, kültürel bozuklukların giderilmesi, ekonomik dengenin sağlanması, kısaca toplum düzeninin oluşturulmasında önemli bir görev ifa eden müesseselerimizdendir. Vakıflar, toplum içindeki dayanışmanın arttırılması, aile ve toplum içinde kuşaklar arasındaki bağların kuvvetlendirilmesi açısından önemli bir görev üstlenmiştir. İşte bu yolla, halkın ibadeti için camiler; eğitimi için medrese ve mektepler; okumak, bilgi ve görgüyü arttırmak için kütüphaneler; hastalara şifa bulmak için dar'üşşifalar, hastaneler; akıl hastaları için bimarhaneler; açları doyurmak amacıyla imarethaneler; ticari temin için bedestenler, arastalar; susuzluğu gidermek ve temizlenmek için, su yolları-şadırvanlar-sebiller-hamamlar; kervancılar için kervansaraylar; yolcular için hanlar-tabhaneler; saati öğrenmek ve takip etmek için muvakkithaneler; ulaşım için köprüler inşa ederek yerleşik düzene geçmişler ve şehirleşmeyi tamamlamışlar, bu eserlerin devamlı ayakta kalması için de gelir getirici mülkler bırakılmış, personel atamaları yapılmış; dolayısıyla birçok kişiye iş imkanı ve devamlılık temin edilmiştir.

MÜSLÜMAN OLMA ÂDÂBI

MÜSLÜMAN OLMA ÂDÂBI

Deniz içre olan balıkların denizden bihaber olmaları gibi, biz Müslümanlar da mensubu bulunduğumuz dinden bihaber olabiliyoruz.

            Bihaber olunan hususların başında da bu dinin en ufak bir noktasında dahi bir ahlâk kaidesi bulunduğu gerçeğidir. Zira, Rabbim, peygamberine seslenirken, “muhakkak” diye yemin ederek, “Sen yüce/mükemmel bir ahlâk üzerindesin”[1] buyurmaktadır.  Ve hemen bu ayetin peşinden, “en yüce ahlâkla gönderilmiş” bulunan peygamberim kendisini tavsif ederken “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”[2] buyuracaktır. Ümmetinin de aynı haslete sahip olması ve onu devam ettirmesi için de bir tavsiyelerinde “Hayırlınız, ahlâkı güzel olanınızdır.”[3] diye ferman eyleyecektir.

            Tüm bu “ahlâk kaideleri”nin bütününe kısaca “âdâb” dersek yanlış olmaz. Ya da tersinden şunu söyleyebiliriz: Âdâb kaidelerinin bütünü ahlâkı oluşturur, çünkü her biri ahlâkın bir parçasıdır.

            Ve en önemli husus: Her şeyin olduğu gibi “Müslüman olma”nın da bir âdâbı, bir ahlâkı var!

            Elbette insan şehadet getirerek İslâm’a dahil olur ve kendisine “Müslüman” olarak hitap edilir. O artık görünüş itibariyle Müslümandır ve tüm Müslümanlar arasında öyle muamele görür, böyle iltifat edilir. 

            Belki de akıllara şu soru gelmiştir: “Müslüman olma âdâbı” da ne ola ki?

            Müslüman olma âdâbı, öncelikle “Müslüman kalabilme” gayretidir. Zira, “Müslüman kalmaya” gayret etmezsek, Müslümanlığımız çözülür ve dağılır. Bu sebeple Peygamberim sahabeye “İmanınızı yenileyin” deyince, haklı olarak sahabe hayrete düşer “iman da eskir mi?” diye sorar. Peygamberim de “Evet! Elbisenin eskidiği gibi içinizdeki iman da yıpranır ve eskir. Kalbinizdeki imanı kelime-i tevhid ile yenileyin."[4] İmanın eskimesi ve yenilenmesi hadisesine binaendir ki, Allah da kitabı keriminde “Ey iman edenler, iman edin!”[5] buyurur. İşte tam da bunun için Allah’ın kitabına müracaat ettiğimizde mühim bir tavsiye bize yol gösteriyor: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının/korkun ve doğrularla beraber olun.”[6]Bu ayetin destekleyicisi/açıklayıcısı olarak da şu ayet imdadımıza koşuyor: “Ey iman edenler! Allah'tan gereği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün.”[7]

            Bu iki ayette dikkatlerimizin çekildiği husus, bahsini ettiğimiz “Müslüman olma âdâbı”nı şekillendiren hususlardır. Bir öz ve özet olarak yalnız ve sadece bu iki ayeti tatbik etsek dahi Müslüman olma âdâbını hakkıyla gerçekleştiririz:

Allah’tan korkmak/takva sahibi olmak: Her zaman ve zeminde Allah’ın bizi gördüğünü bilmek, yazıcı melekleri hatırda tutmak ve yalnızken dahi Allah’tan sakınmak, O’nu kırmaktan/gazabını gerektirecek hâl ve hareketlerden ısrarla çekinmek. Bir alıntıyla izah edelim: Peygamberim bir gün ashabına “Allah’tan gereği gibi/hakkıyla haya edin” buyurunca ashab “Ey Allah’ın Rasulü! Elhamdülillah biz Allah’tan hayâ ediyoruz/sakınıyoruz” derler. Bunun üzerine Rasul-i Ekrem şöyle açıklar sözlerini: “Bu, sizin anladığınız gibi değildir! Allah’tan hakkıyla hayâ etmek, baş ve başta bulunan organlarla, karın ve karnın içine aldığı organları (her türlü günah ve haramdan) korumak, ölümü ve (toprak altında) çürümeyi daima hatırlamaktır. Ahireti arzu eden, dünyanın süsünü terk eder. Kim bu şekilde davranırsa Allah’tan gereği gibi hayâ etmiş olur.”[8] 

  • Doğrularla (iman eden ve salih amel işleyenlerle) birlikte olmak: Bize Allah’ı hatırlatacak, bizi Allah’tan gafil kılmayacak dostlar-arkadaşlarla hemhâl olmak, güzel ortamlarda bulunmak yani…
  • Allah’tan gereği gibi sakınmak: Bu husus da yukarıda hadisi şerifte gayet hoş vaziyette anlatıldı.
  • Müslüman olarak ölmek: Müslüman olarak ölmek, Müslüman olarak yaşamaya bağlıdır mutlaka… Bu çerçevede biz de Müslüman olma âdâbını, “Müslüman kalabilme gayreti” olarak isimlendirdik. Müslüman kalmaya gayret etmek, bizim Müslüman olarak ölmemize sebebiyet verecektir. En azından “o yolda” ölünemese dahi, o yolda ölmüş olmaya gayret etmek de ayrı bir âdâbtır!

            Anlaşılacağı üzere, bu hususlar “Müslüman olma” ve dolayısıyla da “Müslüman kalma” âdâbının temel ve değişmez kurallarıdır. Ve bu kadar delilden sonra bize düşen bu âdâba riayet etmektir. Hayatımızı böyle şekillendirir ve nihayete erdirirsek sonumuz Cennet!

 


[1] Kalem Suresi, 4. ayet

[2] Muvatta’dan

[3] Buhari, Müslim ve Tirmizi’den

[4] Müsned, Tergib ve Terhib’den

[5] Nisa Suresi, 136. ayet

[6] Tevbe Suresi, 119. Ayet

[7] Âl-i İmran Suresi, 102. Ayet

[8] El-Müsned

MÜMKÜN; 21. YÜZYIL ASR-I SAADET OLABİLİR!

 

           Hz. Peygamber efendim, “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olursanız hidayete erersiniz” buyurmaktadırlar. Hadis zayıf olduğu için hakkında çok münakaşa ve müzakereler yapılmış. Onlara girecek değiliz. Ama şu inkâr edilemez ki, dinin yayılma ve yaşanmasına en büyük öncü ve örnek –elbette Hz. Peygamberden sonra- sahabe nesli olmuştur. Onlar seçkin bir topluluktu ve bizatihi Allah Rasulüne yardım ve destek için Allah c.c. onlara bu kerim vazifeyi vermişti.

            Ashabdan sonra yerlerine tabiin ve etbei tabiin olarak zikredilen nesiller geldi. Bunlar Hz. Peygamberin diliyle “en hayırlı nesil” olarak nitelendirilmişti.

            En hayırlı üç neslin en hayırlısı sahabe olduğuna göre ve bugün yani 21. Yüzyılda yaşadığımıza göre bugün “sahabe (gibi) olunabilir mi?”

            Allah (c.c.) Yasin Suresi’nde meydan okurcasına; esas olan ilk yaratmadır, ilk yaratmayı yapan/yapabilen elbette ikinci ve daha sonraki yaratmaları da yapabilir[1], buyurur.

            Bu ayet-i kerimeye bakarak “elbette sahabe gibi olunabilir. Yeter ki çalışalım” denilebilir. Zira Allah sahabe gibi bir nesli ilk olarak yarattı ise, şartların varlığı halinde tekrar yaratabilir, buna muktedirdir! Bu varsayım yanlış değildir. Öyleyse nasıl olmalı ki, ne olmalı ki 21.yüzyılda tekrar bir sahabe ruhu yaşayan bir nesil olsun/oluşsun? “Şartların varlığı”ndan kasıt ne ola ki acaba?

            Sahabe neslini “yeniden” üretecek/yaratacak olan elbette Allah’tır. Ama Rabbim bu nesli “yeniden” yaratırken, ilk insanı yarattığı gibi çamurdan yaratmayacağı gibi, gökten zembille de indirmeyecektir. O nesli, Allah adına biz üretecek, biz yetiştireceğiz. Zira Allah dünyadaki birçok işi kulları aracılığıyla gerçekleştirir.[2] Aksi halde, yani, Allah yeniden böyle bir nesli kendisi yaratsın/üretsin demek bizi Yahudi sapkınlarının derekesine döndürecektir. Zira Allah (ve dolayısıyla Rasulu olan Musa) onlara falanca memlekete gidip oradakilerle savaşın emri verince onlar “(Madem dediğiniz gibi siz çok güçlü iseniz, öyleyse Ey Peygamber) Sen ve Rabbin gidip savaşın (biz savaşamayız/gücümüz yetmez)”[3] diyerek büyük bir ahlâksızlığa imza atmışlardı.

Bilindiği üzere, birşeyi tekrar üretebilmek için o şey’in formülünü bilmek gerekir. Bu manada, o “bedevi”leri sahabe yapan iki temel unsur vardır ve bunlar olmadan bırakın sahabe olmayı, “adam” dahi olunamaz: Kur’an-ı Kerim ve Sünnet!

            Sahabenin Allah inancı farklıydı! “Farklıydı” derken, inanış şekilleri yanında, bu şeklin amele yansımasına işaret ediyorum. Biz de inanıyoruz, onlar da inanıyordu. Ama insaflı bir mukayese, neredeyse bizim imanımızın “yok mesabesinde” olduğuna şehadet edecektir. Bu sebeple Hasan-ı Basri (rh. a.)’ye atfedilen “Siz onları (Sahabeleri) görseydiniz, bunlar deli derdiniz; onlar da sizi görseler bunlar Müslüman mı derlerdi!” sözünü yabana atmamak gerekir.

            “İlk nesil, Allah Teâlâ’ya ait sıfatların ve güzel isimlerin anlayışı üzerine terbiye gördüler ve onların gereğine göre O’na kulluk ettiler. Dolayısıyla onların nefsinde Allah Teâlâ daha da büyüdü. Allah Teâlâ’nın rızası maksatlarının ve çalışmalarının tek amacı haline geldi. Allah Teâlâ’nın onları her zaman gözetlediğinin şuuruna vardılar ve kaymamak için nefislerini gemlediler.”[4]

            Yukarıdaki satırlarda sahabe’nin özelliği ve “yeniden sahabe olabilmenin formülü” izah edilmiştir. Maddelere dökerek belirgin ve anlaşılır hale getirelim:

  • Terbiyemiz/eğitimimiz Allah’a ait sıfat ve güzel isimleri üzerine olacak.
  • Kulluk, bu isim ve sıfatların anlamı üzerine yoğunlaşacak, şekillenecek.
  • Böylece Allah c.c. nefislerimizde büyüyecek ve adeta tüm hücrelerimize dolacak.
  • Bunun en belirgin göstergesi olarak da Allah’ın rızası tüm niyet ve çalışmalarımızın amacı, ana mihveri olacak. Bu maddeyi şöyle de izah edebiliriz: Hayatımızın gayesi Allah ve O’nun rızası olacak.
  • Bu aşamadan sonra zaten Allah’ın bizi her an ve her yerde gördüğü/gözetlediğinin şuurunda olacağız.
  • Bu aşama da, nefislerimizin kaymasını engelleyecek ve ayaklarımızı sabit kılacaktır. 

Bu formül ve eğitim metodu Hz. Kur’an’ın uygulayıcısı olan Hz. Peygamber tarafından bizzat uygulanmış ve başarı elde edilmiştir.

Bugün Kur’an ve Hz. Peygamber’in yansıması/hayat pratiği olan sünnet elimizdedir. Yapmamız gereken yukarıdaki formülü neslimize/insanımıza gerek devlet olarak “milli eğitim” yoluyla, gerekse fert olarak “aile eğitimi” yoluyla uygulamaktır.

Yine hayatımızdaki, insanımızdaki yanlışları da bu formüllere bakarak düzeltmek ve insanı yeniden inşa etmeye çalışmak zorundayız. Böylece zamanımız asr-ı saadet, insanımız sahabe olacaktır. Bu imkânsız değildir. Ve herşey önce istemek, sonra da çalışmak ile başlar. Başarı ise Allah’tandır.

 


[1] Yasin Suresi, 36/78-81. ayetler

[2] “Ey iman edenler! Siz eğer Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar.” Muhammed Suresi, 47/7. Ayet

[3] Maide Suresi, 5/24. ayet

[4]Siyer-i Nebi – Mekke Dönemi, Prof Ali Muhammed Sallabi, Sh. 137

AYAKTA OKU!

 

Sigarasından derin bir soluk çekti; havaya şekilli şekilli üfledi ve bilgiç tavırlarla muhatabının yüzüne baktı. Muhatabı, elinde tuttuğu yaklaşık 120-130 sayfalık kitabı göstererek okumasını, okumaya bir yerden başlamasını; bunun Allah’ın ilk emri olduğunu, Müslüman olmak hasebiyle bu emirle muhatap olduğunu söylüyordu.  

Elindeki sigaranın külünü önündeki kül tabağına döktürdü; bacak bacak üstüne attı ve sırtını oturduğu sandalyeye mıhlayarak konuşmaya başladı: 

Zor bu işler kardeş!.. Gerçekten zor… 

Şairin dediği gibi “Yaş otuzbeş yolun yarısı eder”… Bu yaştan sonra “inek” mi olacağız, kitap kurdu mu? Üniversiteyi bitireli 10 yıldan fazla oluyor. Doğru dürüst kitap okumamışken… Hadi öğrenci iken sınavlara hazırlanacağız, iyi not alacağız, sınıfımızı geçmemiz lazım diye kitaplara yumulurduk da, bu sebeple okuyorduk; şimdi niye okuyacağız ki? 

Hem, Alla’nı seversen sen okudun da ne oldu? Dünyayı değiştirebildin mi dünyayı? Ahlaksızlar hâlâ var, işini bilen gemisini yürütüyor… Ya sen? Okuduğunla kalmıyor musun?” 

Muhatabı tam söz alacaktı ki, fırsat vermeden kaldığı yerden devam etti; daha da heyecanlıydı şimdi:   

“Hem bak ben sana bişey diyim mi? Okumakla bişey olunsaydı koca koca proflar zengin olurdu. Bak makrosoftun kurucusu bile dünyanın en zengin adamı. Ama bakıyorsun herif üniversiteyi bile bitirememiş… Eeee, biz bitirdik de ne oldu?” 

“Nereden biliyorsun böyle olduğunu?” dedi, muhatabı? 

“Aç oku; internette yazıyor!” 

Muhatabı güldü: “Yani sen de okuyorsun?! 

Şaşırdı; kötü yakalanmıştı! 

“Canım okuyorum tabi, hiç de okumuyor değiliz. Ama herşeyi okumuyoruz…” 

“Hah işte” diye sözü aldı muhatabı, “Ben de herşeyi okuma diye sana kitap veriyorum... Sen herşeyi mi okuyacağız derken gerçekten işe yaramaz şeyleri ve önüne konulan şeyleri okuyorsun. O okuduğun şeyler ise kirli bilgiler, ben sana temiz bilgiler vermek istiyorum. Öyle ki, bu bilgiler Rabbimin kitabından, Peygamberimin sünnetinden süzülmüş ve seni oraya götürecek, oradan da cennete götürecek bilgiler…” 

Sustu… Sigaranın dumanı boğazına kalmıştı… Hayret etti, duman da boğaza kalır mıymış? İlk defa oluyordu. Hemen şeytanı yardımına koştu. Öyle ya; ya okumaya başlarsa… Hızlı başlamak ve muhatabını alt etmek için acilen söze girmesi gerekiyordu. Muhatabı başlamadan o başlamalıydı: “İyi de meselâ bu bilgilerin neyi kirli ki?” 

“Mesela” dedi muhatabı, “Bu bilgilerin arasında makrosoftun kurucusunun üniversiteyi bitirmediği yazar, ama aynı kişinin okuyan bir babanın yani bir avukatın oğlu olduğu; henüz lisedeyken tüm "Wörld Buk" Ansiklopedi serisinin tamamını yani hepsini okuduğu yazmaz. Bizden hangimiz bir ansiklopediyi baştan sona bırak, tek cildini okumuşuz? Devam ediyorum; dünyanın en önemli üniversitelerinden olan Harvırd’a 1600 üzerinden 1590 puan alarak girdiğini; aynı üniversitedeki tahsilini bilgisayara ve özelikle yazılıma yoğunlaşmak için bıraktığını ve özellikle bu işte başarılı olmak için bir taraftan bilgisayarlar üzerine çalışırken, bir taraftan da bu konuda okumalar yaptığını yazarlar mı? Çünkü onların niyeti şudur: Bak kardeş onlar okumadan adam olmuşlar senin okumana gerek yok, hem okudun da ne oldu? Böyle derler ama kendi çocuklarını ısrarla okuturlar, en güzel yerlerden, en büyük paraları vererek okuturlar. Değil mi? Maksat Müslümanlar okumasın, öğrenmesin, bilmesin; önlerine ne konulursa onunla idare etsin. 

Yine iyi yerden vurmuştu muhatabı. Sordu: “Sen bunları nereden biliyorsun?”  

Bu sefer tebessüm sırası muhatabındaydı. Kendinden emin bir şekilde elindeki kitabı uzatarak “Çünkü ben okuyorum!” dedi. 

“Yahu kardeşim iyi de…” dedi, “Senin verdiğin kitaplar ders kitabı değil, üniversite kitabı değil… Yani okusam neee, okumasam ne?” 

“Hayır” dedi muhatabı, “yanılıyorsun! Sınav soruları bu kitaplardan çıkacak. Şunu kesinlikle biliyorum ki bu kitaplardan çıkmazsa bile bunlar yardımcı kitaplar olduğu için soruları cevaplamanı kolaylaştıracak…” 

Şaşkınlıktan çoktandır sigarasını ağzına götürmediğinden külü uzamıştı. Üzerine döküldü. “Elbisem yanmasın” telaşıyla külü üzerinden silkelerken, muhatabına da bulaştırmıştı… Utandı. Şaşkınlığı devam ediyordu, gülümsemeye çalışarak sordu: “Ne sınavı yahu! Sen bana ‘boş vakitlerini değerlendir, hem de birşeyler öğrenirsin’ diyerek bu kitapları vermeyecek miydin?” 

“İyi ya işte, sınavın ilk sorusu vaktini nerede geçirdiğinle ilgili olacak!” 

Halinden, anlamadığı yine belliydi. Şaşkın bakışları devam ediyordu. Muhatabı, pantolonunun üzerinde kalan kül lekesine bir iki küçük darbe vurduktan sonra aynı noktaya elini koyarak muhatabına daha bir yaklaştı ve gözünü gözüne dikerek: “Bak sen Müslümansın! Peygamberimiz buyuruyor ki, kulun mahşerde muhatap olacağı ilk şey gençliğini nerede harcadın sorusudur. Sonra Allah’a imanını soracak, beş vakit namazını… Bu bilgilerin hepsi mahşerdeki sınav sorusu… Müslümanım dediğimiz halde Müslüman gibi mi gâvur gibi mi yaşadığımız sorulacak. E biz Müslüman gibi yaşamayı nasıl öğreneceğiz? İşte bu kitaplardan… Yani kardeş, sınav soruları bu ve diğer okuyacağın kitaplardan çıkacak. Onun için İKRA emrine uymak, emrin gereğini yerine getirmek zorundasın.” dedi. Ummadığı noktadan yakalanmıştı. Muhatabı devam etti: “Bu soru sorulunca ne diyeceksin? Valla ben vaktimi facedetivıtırdainstegram ve bilumum sosyal medyada geçirdim mi diyeceksin? Kaç takipçin var? 2.000 mi, 3.000 mi? Peki bunların kaç tanesi, öldüğünde senin cenazeni takip edecek? Hadi bu sosyal medyadan kopamıyorsun, peki ne paylaşıyorsun? Abur-cubur şeyler! Hiç değilse oku da, okuduğun kitaptan altını çizdiğin şeyleri paylaş; belki birilerine faydan olur, hidayetlerine, doğruyu ve gerçeği görmelerine sebep olursun! Fena mı? Hem unutma o yazdıkların ve okuduklarından da ayrıca sorulacaksın! 

Kötü yerden vuruyordu muhatabı. Ne desindi. Hem ne dese herif cevabını veriyordu. Gayri ihtiyari şöyle dedi: “Konuşursun tabi; sen okuyorsun biz okumuyoruz da onun için!” Muhatabı “Hah Allah söyletti. Söyleyene değil, söyletene bak!” diyerek kitabı uzattı. Sanki büyülenmişti, kitabı aldı. Halbuki almamalıydı, yenilmemeliydi. Ah ulan şeytan o da kaytarmıştı demek ki… Zaten hep böyle yapıyordu; iyi zamanında onunla başbaşa, sıkışınca yok… 

Açık konuşmaya karar verdi: “Ya bak” dedi, “ben okumasına okurum, ama Alla’nı seversen okuyunca ne olacak? Hem de, gerçekten diyorum bak, televizyonda seyrettiğim ve hiç kaçırmadığım bazı diziler var. Bir iki de yarışma programı… Bi de ne zaman şöyle uzanıp da kitap okuyum desem inan gözlerim kapanıp gidiyor.”  

Muhatabı müşfik bir şekilde bakarak espriyle cevap verdi: “O zaman uzanarak okuma, oturarak oku… Otobüste oku, metroda oku, minibüste oku… Ayakta oku…” Ve bastırarak şunları söyledi: “Ayakta okursan belki ayağa kalkarız, senin kalkışınla belki ümmet ayağa kalkar.” 

Güldü. Sanki şeytanı yanından uzaklaştığı için mi nedir içine bir ferahlık gelmişti… Ama yine de inanıp-inanmamak arasında elindeki kitabı evirip-çevirerek konuştu“Vay anam vay!... Ümmetin ayağa kalkması bana kaldıysa yandık ki ne yandık!” 

“Niye” dedi muhatabı, “Kendini niye küçük görüyorsun? Her bahar bir çiçekle başlamaz mı? Hem sen önce kendinden, sonra ailenden, sonra çevrenden sorumlusun. Madem böyle diyorsun. Sen önce ayağa kalk; ümmet belki de seni bekliyor. Ümmet belki de bizi bekliyor da biz onların bizi beklediğinden habersiziz…” 

Yakalamıştı. Sordu: “Ümmetin bizi beklediğini nasıl bileceez?”  

Soru güzeldi, ama cevabı daha güzeldi: “Okuyarak bileceez… Okumadan bilemeyiz ki!” 

Konuştukça, sordukça soruları tükeniyor, cevaplar kendisini etkiliyordu. Vurucu darbe bu işte, dercesine, sigarasının sonlarından bir iki nefes çekip izmariti attı ve sordu: Tamam son soru: Okuyunca n’olacak? Dünyayı mı değiştireceğiz yani?” 

“Kardeş” diye başladı muhatabı, “Bir: Biz insanlar her birimiz ayrı bir dünya, ayrı bir âlemiz zaten. Dolayısıyla evet okuyarak dünyayı değiştireceğiz. Eğer bizler başlı başına bir dünya isek, ki öyle, dünyayı yani kendimizi değiştireceğiz. Sonra iki: Biz niye ille de dünyayı değiştirmek istiyoruz ki? Bu zor olanı… Biz kolayından başlayarak kendimizi değiştirelim önce… Böylece belki dünya da değişecek… Hadi üç: Biz zaten dünyamızı mutlaka değiştireceğiz…” Muhatabı sözünü bitirmeden girdi, meraklanmış ve heyecanlanmıştı: “Nasıl yani?” Muhatabı devam etti: “E, ölünce dünyamız değişmeyecek mi? Hiç değilse öbür dünyaya gittiğimizde hesabımız kolaylaşsın.” Devam etti: “Ama bak sana şunu kesinlikle söylüyorum, inan okuyarak dünyan değişecek. Dünyamız değişecek. Büyükler boşuna kalem kılıçtan üstündür dememişler. Dedelerimize bak, tarihimize bak. Mikrobu bulan biz, uzay keşiflerini uzaya çıkmadan yapan biz, ilk sosyolojik tesbitleri, ilk tıbbi bulguları keşfeden biz, ilk uçuş denemesi yapan biz, ilk dünya haritasını çizen biz... Bunlarla dünyayı değiştirmişiz. Ama bunları hep okuyarak yapmışız ve ne zaman okumayı öğrenmeyi bırakmışız o zaman uyumaya, sömürülmeye başlamışız. Onun için uykun gelse de uyuma kitap oku diyorum. Eğer uzanarak okuyorsan ayağa kalk, otur diyorum.” 

Birbirlerinin gözlerine baktılar, karşılıklı tebessüm ettiler. Fazla direnemedi. Elindeki kitaba bakarak “eh hadi okumaya başlayalım bakalım” dedi…1 

Akıl nimet midir, külfet mi?

Akıl nimet midir, külfet mi?

            Zira “akıl” insanı sorumluluk sahibi kılar. Akıllı iseniz kanun ve adli merciler sizi sorgular. Akıllı iseniz ahirette hesap için mizana götürülürsünüz. Ama aklınız yoksa ya da eksikse ne bu dünyada ne de mahşerde kimsenin umurunda olmazsınız.

            Tabii bunun tersini de hesap etmek gerek! Zira aklınız yoksa bu dünyada birçok nimetten haz alamayacaksınız. Belki de “zaten aklı/n yok” diye o nimetlere ulaşmanız engellenecek. Mahşerdeki ahval ise meçhul!

            Bu kısa ipuçlarını müteakip tekrar düşünmeli akıl nimetinin külfet mi, nimet mi olduğunu…

            Bunları düşünürken, Allah’ın dininin akıl sahibi insanları muhatap aldığına özellikle temas edelim. Dinin sahibi olan Allah, Kitab-ı Keriminde sık sık akıl sahiplerine seslenir; aklın bir nimet olma yanında, külfet olduğunu ve bu yönden bakıldığında insana mühim sorumluluklar yüklediğini izah sadedinde “Bu insanlara, bununla uyarılmaları, O'nun tek ilah olduğunu bilmeleri ve akıl sahiplerinin öğüt almaları için bir tebliğdir.”[1] meal ve mahiyetinde çağrı ve hatırlatmalar yapar.

            Anlaşılacağı gibi, salt “akıl sahibi” olmak yeterli olmayıp, aklı “gereği gibi” kullanmak da ayrı bir vecibe ve giderek sorumluluktur. Tam burada “sorumluluklarımız” gündeme gelmektedir. Acaba sorumluluklarımız nelerdir, kim/ler/e karşıdır ve bu sorumluluklardan kurtulmanın diğer bir tabirle sorumsuz yaşamamın bir yolu var mıdır? Bu sorular hayati ve hatta imani sorulardır!

            Çünkü insan; akıl sahibi olmak, “insan olarak” yaratılmak hasebiyle hesap verecektir. Bu çerçevede Hz. Peygamberim, Tirmizi’nin naklettiği bir hadislerinde “"Hiçbir kul, kıyamet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz." buyururlar. Dikkat buyurulursa, bu sorulara cevap vermek “akıl sahibi” olmakla mümkündür. Yani akıl sahibi olmak bir sorumluluktur ve bu sorumluluk karşılığında çekileceğimiz hesap vardır.

            “Zor işler bunlar” dediğinizi duyar gibiyim. Zor değil aslında, zor olamaz; çünkü Rabbim’in nimeti ve vergisi. Rahim olan Rabbim kuluna zulmetmez. O ezilsin/imtihanı kaybetsin diye nimet vermez. Bununla birlikte bize “zor geldiği” de ayrı bir gerçekliktir. Çünkü insanoğlu acelecidir; hiç zorluk istemez, kolaylık olsun ister. “Zor olamaz ve değildir” dedik, zira Allah bizim zayıflığımızın elbette farkındadır ve “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.”[2] buyururken engin merhameti yanında ve zayıflığımızı hatırlatır bize. 

            Allah hakikaten merhametlidir! Öyle ki, kullarına çekeceğinden daha fazla yük yüklemez. Yüklemeyecektir! Zira bu konuda vaadleri vardır[3] ve Allah vaadinden asla dönmemiştir, dönmez!

            Dipnotta dikkatinize sunulan ayet meallerinden de anlaşılacağı üzere dini yaşamamız için herhangi bir zorluk olmaması hasebiyle, bahanemiz de olamaz; bahane ileri süremeyiz. Bize düşen Allah’ı ve emirlerini sorgulamak değil, şeksiz-şüphesiz iman ve itaat etmektir. Bunun diğer bir adı da takva yani Allah’tan korkmaktır. Rabbim bizi buna teşvik ederek “O halde, gücünüzün yettiği kadar Allah'tan sakının, dinleyin, itaat edin ve kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”[4] buyurur.

“Peki ama, Allah’tan korkmanın bize yüklenen sorumluluğun hafiflemesi ya da taşınabilmesi ile ilgisi ne?” diyecek olursak yine bu soruyu Rabbime soracak ve cevabını O’ndan alacağız. Göreceğiz ki, Allah’tan korkanlara bir zorluk yoktur, çünkü Rabbim onlara bir çıkar yol gösterecektir: ““…Kim Allah'tan sakınırsa (Allah) onun için bir çıkış yolu vareder. Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” [5]

            Yazımızı bir irfan ehlinin sözleriyle bitirelim. Mealen diyordu ki: “Allah bize çekemeyeceğimiz yükü vermiyor. Ama biz nasıl çekeceğimizi, o yükü nasıl kaldıracağımızı bilmediğimiz için belimizi ağrıtıyoruz, sonra da Allah bana çekemeyeceğim yük verdi diyoruz.”

            Mesele hakikaten “zor” değil, anlaşılabilir. Yükümlülüklerimiz ve dinimiz de öyle; “zor” değil, yaşanabilir!

           

           

 


[1] İbrahim Suresi, 14/52. Ayet

[2] Bakara Suresi, 2/185. Ayet

[3] Örnek olarak bakınız: “Allah hiç kimseye kaldırabileceğinin üstünde bir yük yüklemez.” Bakara Suresi, 2/286. Ayet; “Hiç kimse gücünün yeteceğinden fazlası ile sorumlu tutulamaz.” Bakara Suresi, 2/233. Ayet; “Hiçbir cana kaldırabileceğinden fazla yük yüklemeyiz.” En’am Suresi, 6/152. Ayet; “Biz hiçbir canı yapabileceğinden fazlasıyla yükümlü tutmayız.Araf Suresi, 7/42. Ayet; “Hiç kimseye güç yetirebileceğinden fazlasını yüklemeyiz.” Mü’minun Suresi, 23/62. Ayet; “Din konusunda, size hiçbir zorluk da yüklemedi.” Hac Suresi, 22/78. Ayet

[4] Tegabun Suresi, 64/16. Ayet

[5] Talak Suresi, 65/2-3. Ayetler.

İnsanın bedeninde olan hiçbir şey boşuna değildir! Belki biz hikmetini ve faydasını bilemiyor-göremi...

           İnsanın bedeninde olan hiçbir şey boşuna değildir! Belki biz hikmetini ve faydasını bilemiyor-göremiyor olabiliriz. Ancak bu durum, o uzvumuzun boşuna ya da gereksiz olduğu manasına gelmez. Bunun yanında, bu uzuvlarımızın faydalarını sayalım istesek, saymakla bitiremeyiz.

            Vücudumuzda bulunan neredeyse tüm organlar bizden habersiz, izinsiz ve biz farkında olmaksızın görevlerini yaparlar. Bunun yanında bazı uzuvlarımız vardır ki, bir takım görevleri onlara biz yükleriz. Böylece adeta o uzuvlarımızı biz şekillendirir ve yönlendiririz.

            “Kalp” dediğimiz organ bu uzuvlardandır. Hemen belirtelim ki “kalp” derken zaman zaman “gönül” diye de isimlendirdiğimiz “duygu/lar” da kastediliyor olabilir.

            Bu manada kalp, kimi alimlerce akılla mühim irtibatı olan organ olarak görülmüş ve “Akıl; kalpte bulunan, hak ve batılı ayırt etmede vasıta olan nurdur" şeklinde tarif edilmiştir. Farklı bir tespit, en azından alışkın olmadığımız bir tanım olduğu bir gerçek. Çünkü bizler genelde akıl ile kalbi, birbirinden ayrı olan, ayrı fonksiyon icra eden uzuvlar olarak biliriz. Bu tarif ise neredeyse bu ezberi kökten sarsacak niteliktedir.

            Yukarıdaki tarifi düşünürken, akıl ve kalpten kastımızın, somut birer uzuv olan “beyin” ve “yürek” dediğimiz hususlardan ibaret olmadığını da tekrar belirtelim.

            Peki, bu kadar girift bir yapı ve duruma sahip olan kalp için vurgulanan, sık sık duyduğumuz “temizlik” iddiası yani “benim kalbim temiz” beyanı ne ifade eder, ne kadar geçerlidir?

            Öncelikle teslim etmek gerek ki, bu ifade maalesef genel itibariyle amelî noktada zayıf bulunan müminlerce kullanılmaktadır. Demek ki, kendilerinde bir eksiklik buluyorlar ki, böyle bir ifade kullanmaya kendilerini mecbur hissediyorlar. Dolayısıyla da kendi yalanlarıyla yine kendilerini avutuyorlar.

            Peki, kendisini yaratan ve yaşatan Allah’ın hükümlerine boyun eğmediği halde, kişinin “kalp temizliği” ne kadar ehemmiyet arz eder acaba?

Kalbin temizliği fiilinden önce, nasıl ve niçin kirlendiğini bilmek gerekir. Gerekir ki, temizliği de ona göre yapılabilsin.

            Hz. Peygamberime kulak verelim: “Mümin günah işlediği zaman kalbinde siyah bir iz olur. Sonra o kişi tevbe edip (nefsini o günahtan) çekip çıkarır ve (Allah'tan) mağfiret dilerse kalbi (o iz pasından) cilalanıp temizlenir. Eğer mü’min günahı fazlalaştırırsa kalbindeki siyah iz (ve leke) fazlalaşır. İşte Allah'ın, Kitâb'ında; «Hayır, (onların zannettikleri gibi değil). Onların kazandıkları günahlar, kalblerini paslandınp karartmıştır" (Mutaffıfin, 14) âyetinde buyurduğu budur.[1]

            Anlaşıldığına göre, işlenen günahlar[2] o kişinin kalbinde bir siyah nokta olmakta ve tövbe etmediği müddetçe o siyah noktalar kalbi kaplamakta ve kalp simsiyah olmaktadır. Yani “pis” bir hale gelmektedir. Bu hakikatlere rağmen, “kalbim temiz” iddiası, tabii ki kabul edilemez hale gelecektir. Kalbin gerçek manada temiz olması için ak-pak olması, yani “günah kirinden” arınmış olması gerekir. Bunun da formülünü Efendim (s.a.v.) yukarıdaki hadislerinde belirtmişlerdir. O’nun sözünün üstüne söz söylemek caiz değildir[3] ki konuşalım.

            Dipnotta belirttiğimiz ayete rağmen, “Hayır öyle değil!” diyenler, Bakara Suresi 10. ayetine bakmalıdırlar. Bakınca görülecektir ki, bu itiraz edenlerin kalbi pis/kirli olmanın yanında aynı zamanda “hastadır”; yani kalblerinde sıkıntı vardır. Dolayısıyla o hastalık/sıkıntı giderilmeden hakikatleri görmeleri mümkün değildir. Ayrıca bu ayetin özellikle münafıklar için indiğine özellikle işaret edelim. “İnanıyorum” dediği halde, farz olan amelleri yapmayanların bir adım sonrası münafıklıktır maalesef. Zira kalp karardıktan, yani dosya başlığımızla uyumlu tabirle “pislendikten-kirlendikten” sonra bu kalbin “alıcıları” artık işlevsiz kalmakta ve “doğru frekanslarla” uyum sağlayamamakta, irtibat kuramamaktadır. Bu netice, yine Allah c.c. tarafından “Gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur."[4] şeklinde beyan edilen hakikatle de örtüşmektedir.

            Anlaşılıyor ki, nasıl ibadetler için yaptığımız temizlik ameliyesi (abdest, gusül, teyemmüm v.s.) bizi madden temizliyorsa, yerine getirilen ibadetler ve tövbeler de kalbimizi temizlemekte, onu nurlandırmaktadır. Bunun haricinde söz söyleyenler, sadece ve yalnızca zanna uymuş olurlar.

            Öyleyse yazıya Allah’ın c.c. ayetiyle nokta koyalım: “Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.”[5]

 

 

 

 

           

 


[1] Sünen-i İbni Mace Tercüme ve şerhi, Kahraman Yayınları, H. No. 4244

[2]  Elbette Allah’ın emrettiği ibadet ve taati hakkıyla ifa etmemek de ayrı bir günahtır.

[3] Hucurat Suresi, 49/1. Ayete bakınız.

[4] Hacc Suresi, 22/46. ayet

[5] En’am Suresi, 6/116. ayet

NE/Yİ ARIYORSUN?

   “Aramakla bulunmaz, ama bulanlar hep arayanlardır!” der arifler! İnsan, ömrü boyunca birçok şey arar. Bazen bulur, bazen bulamaz. Bazen de bulduğunun farkında olmadan elinden uçar gider o aradığı…

            Bazı şeyleri ise aramaya dahi gerek yoktur. Çünkü o hep vardır ve olmuştur. İnsanın hamuru yoğurulurken, insan “olurken” o duyguyla yaratılmıştır: İnanmak!

            İnanmak fıtridir; doğuştan gelir. İnanmak kişinin Allah’ı bulması ve/ya bilmesidir. Bu buluş/biliş kimi zaman çevrenin etkisi ve yönlendirmesi ile olurken, kimi zaman fıtrat bu buluşu/bilişi kendisi gerçekleştirir. Adı “Allah” olmayabilir bu bulduğumuzun; başka bir isim verebiliriz. Ama aradığımız inanmak ise, karşılığı “İslâm”dır, bulunan Allah’tır.

            İster insanın fıtratından getirdiği unsurların devreye girmesiyle olsun; isterse çevrenin etki ve yönlendirmesiyle olsun, Allah’ı bulmak netice itibariyle tefekkür işidir. Öyle ki, Allah bulununcaya kadar da tefekkür gerekir, bulduktan sonra da…

            Ve Allah adeta tefekkürü kâinat için, kâinatı da tefekkür için yaratmıştır. Bu manada tefekkür ve kâinat birbiriyle içiçe girmiş, birbiri içinde meczolmuş ve adeta kaybolmuş iki unsurdur. Ama bu iki unsurun da nihayetinde varacağı nokta aynıdır; ikisi de aynı noktada birleşirler/buluşurlar: Kendilerini ve “herşeyi” yaratan Allah!

            İşte bu sebepten olsa gerek Allah (c.c.) kutlu kitabının hiç de azımsanmayacak ayetlerinde hep tefekkür (derin derin düşünme) ameliyesini tavsiye etmiş ve hatırlatmıştır biz kullarına…

            Kimi alimlerin “kâinat ve kâinattaki tüm yaratılmışlar Allah’ın sözsüz/yazısız ayetleridir” mealindeki tarifleri bu manada değerlendirilmelidir. Zira insan tefekkür kastıyla kâinata bakacak olursa mutlak olarak Allah’ı bulacak ve hakikate erecektir. Allah’ın hikmeti ve sanatındaki mükemmelliği gereği, insanın tefekkürle Allah’ı bulacağı kevni (kâinata ilişkin/kainatla ilgili) ayetleri asla ve kat’a insan aklıyla çelişmezler. Böyle olması bir tarafa, bu ayetler aynı zamanda, tarafsız-önyargısız olarak Kur’an’a yaklaşan her insan tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek ve kabullenilecek ayetlerdir de… Zira Kur’an Allah katından “tüm zamanlara” hitap etmek için indirilmiştir. Öyle ki, ilk indiği; 14 asır önceki insan da, günümüzde yaşayan insan da bir ayeti okuduğunda aynı şeyi anlamakta, tefekkür ettiğinde Allah’ı bulmaktadır.

            Şimdi susalım ve asırlar ve asırlar öncesinden seslenen Nuh Peygamber’e kulak verelim: “Size ne oluyor ki, Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz? Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır. Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmış! Onların içinde Ayı bir nûr kılmış, Güneşi de bir çerağ (ısı ve ışık kaynağı) yapmıştır. Allah, sizi de yerden ot (bitirir) gibi bitirmiştir. Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır. Allah, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.”[1] Ayetlerde kendinizle veya günümüzle bir aykırılık görüyor musunuz? Göremezsiniz çünkü bizden/sizden ve çevremizden bahsediyor. Düşün ey insan! Düşününce çok şey bulacaksın ve en önce ya da neticede Allah’ı bulacaksın. Çünkü “kaynak” O’dur! Kâinat ve tefekkür bizi O’nun yoluna çıkartacaktır.

            Ve yine susalım: “Kahrolası insan! Ne inkârcıdır! Allah onu neden yarattı? Bir nutfeden (spermadan) yarattı da ona şekil verdi. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. Sonra onun canını aldı ve kabre soktu. Sonra dilediği bir vakitte onu yeniden diriltir. Hayır! (İnsan) Allah'ın emrettiğini yapmadı. İnsan, yediğine bir baksın! Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir.”[2]

            Kâinatta bulunan tüm bu “ayetler”e ve insanoğluna verilen “tefekkür” nimetine rağmen, Allah’ın kevni ayetlerini gör/e/meyen, ya da tefekkür etmeyip de “hani nerde Allah dediğiniz o şey?” diyenler yine de olabilir. Bu sebeple Rabbim tefekkür için yine kâinatı işaret eder ve bu tip insanları ihtar eder: “O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin halde sana dönecektir. Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık. Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. O, ne kötü dönüştür!”[3]

            Tefekkür edenlere bu ayetler ve şu kâinat ayetleri yeter de artar bile… İnsan “arıyorsa” bu kâinat yeter; tefekkür etsin mutlaka bulacaktır! Hâlâ bulamadıysa sorsun kendine: “Ne/yi arıyorum?”

 

 

 

[1] Nuh Suresi, 71/13-20. Ayetler

[2] Buruc Suresi, 80/17-32. ayetler

[3] Mülk Suresi, 67/3-6. ayetler

Alınıp Götürülen, Okunup Getirilen Kitaplar

İnsan güzellik yapmak istesin! Nerede olsa, hangi imkâna sahip olsa da yapar… Çünkü gayretli mü’mine düşen çaba göstermek, say-ü gayrette bulunmaktır. Onun semeresini verecek olan ise Allah’tır. Onun için büyükler, “gayret bizden tevfik Allah’tan” derler. Dolayısıyla mü’min yaptığı kadar, gücü olduğu halde yapmadığıyla da mes’ul… Öyleyse bahane yok, çalışmaya devam…

Bu satırları kaleme almaya beni iten sebep, geçen ay Afyonkarahisar’a yolculuk yaparken, öğle namazını eda için girdiğim bir camideki çalışma oldu…


Yol üzKaraören Köyü Gedik Camiierinde bulunan Eskişehir İli Seyitgazi İlçesine bağlı Karaören Köyü Gedik Camii’nde öğle namazını kıldıktan sonra “son cemaat” yerinde çok küçük bir kütüphane ve üzerindeki yazı dikkatimi çekti: “KİTABI AL GÖTÜR, OKU GETİR”… Çok hoşuma gitti bu teşvik. İstanbul gibi büyük şehirlerde bu gibi etkinlikleri, çalışmaları görüyoruz. Bunun için de sıradan/rutin bir faaliyet gibi görülüyor. Ama Anadolu’nun bu ücra yöresinde ve yol üzerindeki küçük bir köy camiinde bu çalışmayı görmek çok hoş!

İmam odasına benzeyen bölmeye baktım; acaba kimse var mıdır, tebrik edeyim, teşekkür edeyim dedim. Kimse yoktu. Ben de “sizi mi kıracağız” diyerek oradan bir kitap aldım: Tefekkür Gezileri. Yazarı Ümit Meriç. Daha önce okumamıştım.
Kitap elimde arabama bindiğimde hanımım, hayretle ve “niçin aldın o kitabı” dercesine bakınca “(Kitabı al götür, oku getir) yazıyordu,  ben de aldım” dedim gülümseyerek. Sonra da “dönüşte teslim ederiz, hem de vakit namazına denk gelirse, imamıyla tanışırız, teşekkür ederiz” dedim.

Yolculuk duasını terennümle tekrar kaldığımız yerden devam ettik yolumuza…

3 gün sonra yine aynı yoldan İstanbul’a dönüyorduk. Kitabı bitirmiştim. Öğle namazına yetişmeyi planlıyordum. Elhamdülillah yetiştik. Namazı imamın arkasında ve cemaatle eda ettikten sonra, cemaatin dağılmasını bekledim. Zaten iki parmağın sayısını geçmeyen cemaatin dağılmasını müteakip imama yaklaştım. İmam, yabancı olduğumu fark etmişti. Tebessümle elini uzattı. Kendimi tanıttım ve elimde tuttuğum kitabı uzatarak “Hocam geçen burada namaz kıldım ve kütüphanedeki yazıyı görünce, sizi de kırmamak için kitabı alıp götürdüm, şimdi de okuduğum için getirdim” dedim. Karşılıklı tebessüm ettik. Tanıştık.

Al götür (1)Hocamızın ismi Fatih Yardımcı… Gayretli bir insan, ama haklı olarak kitaplara ilgi gösterilmediğinden, okunmadığından şikâyetçi. “Biz bu kitapları buraya koyduk, ama sor bakalım kaç kişi okuyor?” diyerek serzenişte bulunuyor. Hasbihal ettik, muhabbet ettik, dostluğa erdik. Yolumuz uzun olduğu için ısrarlarına rağmen “belki bir dahaki sefere” niyet ve ricasıyla çay ikramını reddetmek zorunda kaldık.

Kendisine, imkânlar dairesinde bu gayretini yazacağımı söyledim. Ve şu anda bu vazifeyi gerçekleştirmeye çalışıyorum.

Sizler de Eskişehir-Seyitgazi İlçesine bağlı Karaören Köyü’nden geçerseniz, mutlaka o yeşil boyalı Gedik Camii’ne uğrayın (hatta yolunuz oradan geçmese de özel olarak yolunuzu oraya düşürün) ve gayretli imamı Fatih Hoca’m ile tanışın. Tanışamıyorsanız, hocam yoksa da o kütüphaneden bir kitap alın ve okuduktan sonra getirin. Hocam nasılsa o kitapların eskimesi sebebiyle “alınıp götürüldüğü, okunup getirildiği”ni anlayacaktır.

Emin Atalay

FARKINDA MISIN; AMMAR BİN YASİR’LE TEST EDİLİYORSUN!

Yer Mekke’dir. İşkence merkezidir. Zaman, Peygamberimizin bisetinin 5. Yılları. Gâvur gâvurluğunu yapmakta. İsmi ve yeri önemli değil. Bazen Mekke olur, bazen İsrail, bazen Amerika, Bazen Patani, bazen de Türkiye… Zamanın neye gebe olduğu, tarihin ne beklediğini kim bilebilir ki.

 

Yer Mekke. Ammar işkence görmekte… Anne ve babası, Peygamberimin dili ve şehadetiyle cennettedir; belki de yavrularını beklemektedir. Ama zaman erken. Erken olduğu için Ammar işkencelerde…

 

“Allah’a ve peygambere küfredeceksin, yoksa ölürsün!” diye bastırır gâvurlar. Ölmek kolay da, bu işkencelere dayanılmaz ki. Keşke dayanılabilse ya da ölünebilse… Dayanılsa hiç Ammar Allah ve Rasulü’ne küfreder mi?! İmkânı yok… Ama küfrettirirler işte; “En büyük Lat ve Uzza’dır” der! Der ama içi de içini yer… Keşke ölseydi de demeseydi, dili tutulsaydı da söyleyemeseydi. Ama ölememiştir. Ölmek öyle kolay mı? Ölememiştir, ama o küfür sözleri de öle öle söylemiştir....

 

Salıverirler gâvurlar kendisini… Çünkü almışlardır istediklerini. Artık tutmaya gerek yoktur. Salıverirler gitsin!

 

Gidecek başka yer mi var? Koşa koşa peygamberinin yanına gelir. Yüzünde mahcubiyet; yüreğinde mahzuniyet. Mahcup, mahzun ve mağlub…

 

Ama O’nun inandığı peygamber farklıydı, başkaydı. Merhamet doluydu, rahmet çağlayanıydı. Henüz kendisi de tanımıyordu O’nu, cihan da… Böyle böyle tanıyacaklardı ama… Ne zaman düşseler, O kalkmaları için elini uzatacaktı; kemerlerini tutacaktı. Çünkü O, bir ismi Rahman bir ismi Rahim olan rahmet sahibinden alıyordu talimatlarını, elbet öyle olmalıydı…

 

Rahmet sahibinden beslenen rahmet peygamberi Ammar’ı görünce tebessüm eder ve “Kurtulduğun yüzünden belli” der.

Ammar’ın yüzü yerde “Vallahi kurtulamadım ya Rasulullah” der. Gönlünün bir tarafında az bir zaman önce elinden uçup giden ana ve babası, bir tarafında ise imanına küfretmenin tasası… Nasıl kurtulmuş olsun ki, peygamberi ne demek istiyordu ki acaba?

 

Tekrar eder “Vallahi kurtulamadım”

 

Efendimin her sesi/her seslenişi onun yürek yangınına su serpmektedir. Devam eder su serpmeye ve sorar şefkatle “Niçin?”

 

“Niçin mi? Ya Rasulallah ben… ben… ben senden vazgeçmek zorunda kaldım ey efendiler efendisi… Ben Allah’tan vazgeçmek zorunda kaldım. Yine putlara döndüm. Putlara övgüler dizdim. Döndürüldüm!”

 

Anam-babam cennetinde beni beklerken ben cehenneme mi gideceğim, ben ateşlere mi düşeceğim diye yanmakta Ammar. Ateşe girmemiş ama yanmakta. Ateşte yanmak ne ki? O ateşe girmeden yanmakta.

 

Sorar şefkat ve rahmet peygamberi “bunları söylerken kalbin ne söyledi Ammar? Ne hissetti? Hele sen onu söyle! Kalbin ne söylüyordu; bir geçiver dilini?!”

 

Kalp mi? Dil mi? Ammar bunu hiç hesap bile etmemişti. Şimdi şimdi hesap ediyordu.

 

Ateşlerde yanan Ammar titreyerek, utanarak, ürpererek fısıltıyla ve ama emin bir şekilde konuşur: “Kalbim mi? Kalbim iman doluydu Ya Resulallah. Kalbimde hiç tereddüt yoktu. Kendimden de tereddütüm yoktu.”

 

Ve sadece Ammar’a değil, tüm zamanlara ve tüm mekânlara ferman buyurur o Rasul: “Öyleyse sana vebâl yoktur Ammar üzülme… Üzülme ve bir daha seni sıkıştırırlar ve canını burnundan getirmeye çalışırlarsa bir daha söyle; korkma bu sana zarar vermez.”

 

Artık Ammar’ın sevincini izaha ve ifadeye ne kalem yeter ne klavye…

 

Öyleyse Ammar’ı bırakalım ve kendimize, kendi gönlümüze bakalım birazda:

 

Hemen çoğumuz hayır işlerinde, STK denilen gönüllü kuruluşlarda “çalışmaya çalışıyoruz”. Bu çalışmaları yaparken kalbimiz nasıl acaba? Şimdi kendimizi Ammar’la mukayese edelim, ama tersinden elbette!

 

Çalışmalara giderken, nöbetlerimizi tutarken, derslerimizi okurken, derneğimize-vakfımıza gelirken kalbimiz nasıl? Öyle ya kalbimiz “Of ya, gene mi?” diyorsa, “benden başkasını da bulamadılar ki kurtulalım” söylüyorsa!?

 

Dilimiz (elimiz, ayağımız, fiillerimiz) de diyor, kalbimiz ne söylüyor? Hiç düşündük mü? Kaç defa kendimizi sigaya çektik, kalbimizin ve dilimizin filmini çekip de gerçeğine baktık?

 

Demiyorum ki, diliniz “of ya!” diyorsa, kalbinizle aynı yolda yürümüyorsa “bırakın bu işleri”! Asla ve kat’a böyle demiyorum. Böyle demekten de, anlaşılmaktan da Allah’a sığınırım.

 

Şunu diyorum: Kalbinizi ve dilinizi kontrol edin! Eğer diliniz ile kalbiniz bir değil ve çelişki halinde ise, kalbinizi dilinize uyarlayın, ona yönlendirin ki size merhamet olunsun. Aksi halde kalbinizi boş bırakır da, eğitmeye çalışmaz iseniz korkarım ki, ayağımız kayar.

 

Çünkü Ammar’a müjde veren o Rasul, “Kalp (bedenin) sultanıdır ve onun orduları vardır. Sultan düzgün/iyi olursa askerleri de düzgün/iyi olur. Sultan bozuk/kötü olursa orduları da kötü olur. Kulaklar bu sultanın habercileridir. Gözler bekçileridir. Dil sultanın tercümanıdır. Eller (tebaasını kuşatan) kanatlarıdır. Ayaklar postacılarıdır. Ciğer şefkat ve merhamet kaynağıdır. Dalak ve böbrekler (kendisine yönelen tehlikeleri bertaraf eden) tuzaklarıdır. Akciğer (hayatın kaynağı) nefestir. Sultan iyi olursa askerleri de iyi olur, sultan kötü olursa askerleri de kötü olur.”  (Ebu Davut ve Beyhaki-Şuab’ül İman) buyurarak bir büyük tehlikeye işaret etmiştir.

 

Yine bir başka emir ve tavsiyelerinde de “Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi/doğru/düzgün olursa bütün vücut iyi/doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.” (Buhari) buyururlar.

 

Yok canım benim kalbim bozulmaz/kaymaz demeyin. Rasul’den nasihatler dinlemeye ve yolumuzu düzeltmeye, ufkumuzu çizmeye devam edelim:

 

“Şehr b. Havşeb der ki, bir heyet olarak Ümmü Seleme validemize giderek dedik ki: “Ey Mü’minlerin annesi, Allah Resulü senin yanında iken en çok yaptığı dua ne idi?” Onun en çok yaptığı duanın şöyle bir dua olduğunu söyledi:

 

“Ey Kalpleri bir halden diğer bir hale çeviren Rabbim, benim kalbimi senin dinin üzere sabit kıl.” ben kendisine “Ey Allah’ın resulü neden bu duayı çokça yapıyorsun.” diye sordum. Şöyle buyurdular: “Hiç kimse yoktur ki onun kalbi Allah’ın parmakları arasında olmuş olmasın, dileyenin kalbini düzeltir, doğru yola kor, dileyenin de kalbini kaydırır, yoldan çıkar.” (Tirmizi)

 

Rabbim, merhametiyle Ammar’ı imtihan etmiş, teste tâbi tutmuştu. Şimdi de bizleri aynı imtihana ve teste tâbi tutuyor.

 

Ammar Mekke’de idi, biz Türkiye’de… Onun karşısında görülen düşmanlar ve gâvurlar vardı, bizim karşımızda/içimizde görünmeyen (veya dost gibi görünen) düşmanlar ve nefsimiz…

 

O işkence görüyordu, biz refah içinde yüzüyoruz. Rahat içinde imtihan oluyoruz.

 

O’nun dili yamulmuştu, kalbi kavi idi. Bizim nasıl ve/veya neremiz yamuk neremiz kavi? Bize dil için de kalp için de yamukluk yakışmaz. Çünkü işkence edenimiz yok. Bize kavi olmak düşer. Çünkü ümmet bizden imdat bekler. Yok eğer dilim kavi, amma kalbim yamuk ise; eyvahlar! Hemen kalbimizin imarı ve kavileşmesi için mücadeleye başlamak gerek. Çünkü yukarıda konuşan Rasul idi ve “kalp bozulursa tüm beden bozulur” diyordu. Cennet ise “bozuk” olanları kabul etmez.

 

Haydi yeniden ve yine bir mücadeleye: Kalp inkılâbı için, kalp diriliği için mücadeleye…

 

Bismillah!

SADAKAT VE ŞEHADETİNİZ GEÇERLİ Mİ? 1.KISIM

            Bazen bir olayın direkt olarak zikredilmesi, taşınamayacak tepkilere yol açabilir. Bu sebeple de olaya yönelik eleştiri veya benzeri hareket daha yumuşatılarak ya da hedef şaşırtılarak yapılır.

            Kimi zaman da aynı tepkilerden çekinildiğinden veya bir plan gereği bu tip hareketlerin neticeleri zamana yayılır ve yapılan/söylenen şey çok mantıklı ya da masum bir hareket olarak gösterilir. Ancak işin detayına inildiği veya zamana bırakıldığında, meselenin vehameti anlaşılır.

            İslâm’a yönelik yıkıcı akım ve hareketler de genel itibariyle bu şekilde cereyan etmiştir; yiğitçe değil sinsice… Üstelik bu cereyanlar yine bizzat bizden veya “bizden görünen/zannedilen” insanlarca gerçekleştirilmiştir.

            “Şu veya bu şahıs suçludur” diye direkt biri(leri)ni işaret etmiyorum! Zaten meseleyi şu veya bu şahsa indirgemek, olayı kısırlaştırmak ve daraltmak olur. Çünkü şu veya bu şahıs diye bahsettiğimiz “kişi/ler” yarın ölür veya meydandan çek(tir)ilip yerine başka biri(leri) getirilebilir. Dolayısıyla “isim” verdiğimiz zaman konu şahsa indirgenmiş olur. Halbuki mesele şahısla değil, olayla ilgilidir.

Öyle olunca da kişi değil, meseleden bahsetmek hem daha gerçekçi hem de daha kapsayıcı olur.

Geçmişte (ve bazen bugün de) Rasulullah (s.a.v.)’ın ahlâkına, dürüstlülük ve güvenilirliğine söz söyleyemeyenler, Kur’an’da dahi müsaade edildiği halde, O’nun “birden fazla evliliğini” gündeme getirmiş ve bu vesileyle liderimizi/örneğimizi gözlerimizden düşürmeye (!) çalışmışlardır.

Bugün yine direkt Rasulullah (s.a.v.) veya onun getirdiği sünnete iftira veya reddiye getiremeyenler, bu iftira ve/veya reddiyelerini daha kurnazca bir yolla bizzat “bizden olanlara” söyletmektedirler. Söyletirken de, bunun bir ileri aşamasında söyleyen ve dinleyenleri Rasulullah ve sünnetini inkâr derecesine getirmektedirler. Nihai hedefin bu olduğuna inanıyorum.

Bu hareketin sahipleri ve sürdürücüleri, kimi hadisleri “akla ve/veya Kur’an’a uymuyor(!)” diye reddetmekteler. Hadisin/sünnetin kaynağı ve senedi çok da önemli değildir onlar için.

“Ama Peygamberimiz söylemiş/eylemiş bunu” dediğinizde verilecek cevap “Senedin sağlamlığı çok da önemli değildir. Metin tenkidine baktığımızda bu sözü peygamberin söylemeyeceği kesinlikle ortaya çıkacaktır” gibi sığ ve tamamen indî/nefsî bir savunma geliştirmekte ve önünüze sürmektedirler. “Sığ ve tamamen indî/nefsî” tabirini özellikle kullanıyorum, çünkü bu gibi kimselerin “Metin tenkidi” kavramından anladıkları, kendi tenkitlerinden başka bir şey değildir esasen…

Bu akımın anası (ya da fikir babası) sömürgeciliktir: Bu akımlar batı dünyasının İslam dünyasına galebesi ile başlamış ve gün geçtikçe de ivme kazanmıştır. Bu akımın doğmasına temel teşkil eden “görünür” sebep ise batı karşısındaki aşağılık kompleksinden başka bir şey değildir elbette. 

Mısır’da Ebu Reyye ve Ahmed Emin gibileri bu işin başını çekmiş ve ilk başlatıcılarından olmuştur denilebilir.

Bu akımın Hind kıtasındaki temsilcileri meseleyi daha da dallanıp budaklandırmış ve iddialarını kurumsallaştırma adına “Ehl-i Kur’an” isminde çok cazip ve bir Müslüman’ın asla reddedemeyeceği, karşı çıkamayacağı bir yapıyla da resmileştirmişlerdir. Mezkur derneğin kurucusu Gulam Perviz Ahmed, önce “masum” iddialarla başladığı bu yolda öyle bir noktaya gelmiştir ki, giderek “Kur’an dışında herhangi bir şahsın sözünü otorite ve hüküm koyucu olarak kabul edenlerin ‘Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar kâfirlerin ta kendileridir’ ayetine muhatap olacaklarını dahi iddia etmiştir. Hatta bu “Kur’an dışındaki söz sahipleri”nin içine peygamber de sokulmuş ve hadisin sahih veya mütevatir olmasının çok da ehemmiyetli olmadığı hassaten zikredilmiştir.

Memleketimizde de kimi önder görünen insanların Hz. Peygamberin haram-helal koyma yetkisi olmadığını söylemesi, yukarıda Perviz Ahmed’in geldiği noktaya gelmekte olduklarını göstermektedir.

Halbuki bize ve dolayısıyla da bir Müslümana düşen temel husus bir sözün “peygamberden gelip gelmediğini (hadis) usulüne göre tesbit etmek” ve akabinde de o söze teslimi olmak veya reddetmek değil midir?

O şerefli sözün bizim aklımız(daki Kur’an’a ya da bizim aklımıza göre şekillenmiş olan Kur’an)a uymamasının ehemmiyeti ne ve ne kadar olabilir ki?

Hz. Peygamberin etrafındaki ışık halesinin tutumu da tam bu idi. Evet tam da bu idi… O ışık hüzmesinin her bir parıltısına “sahabi” dediğimiz kutlu neferler, O’ndan gelen sözün akıllarına veya öğrendikleri Kur’an’a uyup uymamasına bakmazlardı; O’ndan gelip gelmediğine bakarlardı. Yani kaynağa. Kaynak sağlamsa problem yoktu!

Bu konuda iki örnekle yetineceğim. “Ders almak isteyen için” bu örnekler kâfi olsa gerektir.

İlk örnek herhalde hepimizin yakinen bildiği bir olay:

(Devam edeceğiz inşallah)

EMİN ATALAY 

SADAKAT VE ŞEHADETİNİZ GEÇERLİ Mİ? 2. KISIM

Hz. Peygamberimiz Mirac’a çıkmış, İsra hadisesi gerçekleşmiştir. Mekke’li müşrikler de bunu haber almış ve alay konusu yapmaktadırlar. İnsan şuncacık kısa zamanda nasıl olur da önce Mescid-i Aksa’ya sonra da göklere çıkar ve gelir? Hadi canım, olur mu öyle şey?

Müslümanlarla dalga geçmekte, inançlarıyla alay etmekteler. Ebu Bekir’e gitmek gerek. Çünkü o Muhammed’in (s.a.v.) sadık yaranı idi. Eğer onu da bu hususta mağlup edersek elimize büyük bir koz geçirmiş oluruz.

Ve Ebu Bekir’in (r.a.) yanındalar: “Arkadaşın dün gece Kudüs’e gidip geldiğini söylüyor, artık buna da inanacak değilsin ya!”

Biz olsak ne yapardık acaba? “Bu olay Kur’an’a uymuyor? Böyle bir şey mümkün mü? Kesinlikle olamaz. Aklım almadı!” der ve küfre düşerdik. Ama sorunun muhatabının şânı “sıddik”dir. Yani kayıtsız şartsız tasdik eden! Onu sıddik kılan ise kayıtsız şartsız imanı! Yani O’ndan “emin” olması… O’ndan; yani hem gönderenden, hem de gönderilenden…

Konuşur Ebubekir! Konuşması sakindir. Sakin ve mütevekkil: “Bunu Muhammed mi söylüyor?”

“Evet” der müşrikler ağzının içine bakarak…

Ebubekir mütevekkil. Ebubekir sakin. Ebubekir Sıddik. Onun sakinliği bir kükreyiştir aslında; bir gürleyiş! Ve o sessiz gürleyişle çarpılır müşrikler:

“Eğer bunu O söylüyorsa kesinlikle doğrudur.” Müşrikler kulaklarına inanamayıp yeniden sordular: Sen gerçekten onun bir gecede Beytu’l- Makdis’e gidip sabah olmadan döndüğüne inanıyor musun? Hz. Ebû Bekir Peygamber aleyhisselâm’a olan inancını bir kez daha tekrarladı: “Şüphesiz ben bundan daha fazlasına da inanıyorum. O’na gece gündüz gökten vahiy geldiğine inanıyorum.”

İkinci olay ise çok da bilinen bir olay olmamakla birlikte İslâm Tarihinin şeref dolu sayfalarında yerini bulmakta ve olayın kahramanı olan sahabiye kazandırdığı şân ile onu cennete taşımaktadır: Huzeyme bin Sabit…

Bu şerefli sahibi ensardandır. Bir teslimiyet örneğidir. Elbette sıddıkiyette Ebubekir r.a. seviyesine çıkmak herkesin kârı değildir ve ama o yolda olmak da  ayrı bir sadakat gerektirir. Huzeyme o sadıklardan.

Hem ilmi hem kılıcı Allah’ın ve rasulülün emrinde olmuş hep. Onlar için konuşmuş, onlar için koşmuş. Bedir ehlinden. Kendi kabilesinin sancaktarlarından.

Ama onu asıl şâna garkeden ve ona şeref bahşeden husus ise bizatihi Rasululullah’ın kendisini “züşşehadeteyn” yani iki kişi yerine şahit manasına gelen bir taltif ile şereflendirmesi.

Hakikaten sahabi olmak, Rasulullah’ı “herşeyiyle” tasdik etmek kolay değil. Dile kolay; bile kolay değil! Olaya bakınız:

Efendimiz bir bedeviden at satın alır. Bedevinin adı Seva bin Kays. Parası yanında değildir peygamberimizin. Der ki bedeviye gel evime paranı vereyim.

İnsanlığın önderi ve örneği önde; hızlı hızlı kutlu haneye gidiyor ki, bir an önce bedeviye parasını versin, o da işine gitsin. Bedevi ise arkada ağır ağır gelmekte. Atın bedeli ödenmediği için, ipi henüz bedevinin elinde.

Satış aktinden haberi olmayan birkaç kişi atın güzelliğini görünce bedeviye gelerek bu atı bize şu kadara sat derler.

Fiyat iyidir. Rasulullah’ın verdiği rakamdan çok yüksektir. Fikrini değiştirir. Atı rasulullah’a değil, diğer teklif sahiplerine satacaktır.

Koşarak, peygamberimize gelir ve “Ya atı hemen al ve parasını ver ya da başkasına satacağım” der.

Peygamberimiz “zaten sen bu atı bana sattın ya; şimdi de parasını vermeye gidiyorum” der.

Bedevi bu; ne yapsa yeridir. “Hayır” diyerek inkâr eder satış aktini, “henüz ben sana bu atı satmadım.” Peygamberimiz yapılanın yanlış olduğunu söylese de bedevi yemin billah ederek satmadığını söyledi.

Münakaşaya etraftan insanlar da şahit olunca etraflarında bir hale oluştu.

Devam edeceğiz inşallah

                                                                                                          EMİN ATALAY

“TİKLE HİKÂYESİ”Nİ HANGİMİZ BİLİR?

İslâm dünyasının kadim üstadlarından Şeyh Sadi Şirazi’yi maalesef yeni nesil neredeyse hiç bilmez. Onu okuyan/bilen “orta yaş” insanlar bile artık yok sanki; bu kadim kültür kala kala “yaşlılara” mı kaldı ne?

“Yeni nesil” dediğimiz gençler, modern çağda ve dijital dünyada içini istediğiniz gibi doldurabileceğiniz/doldurabileceğimiz ve bu manada da istismara oldukça açık olan öyle bir takım kavramlarla meşgul edildiler ki, çözemeyecekleri yüzde yüz kesin olan “derya gibi meseleler”e daldılar: Kulaç attıkça sahilden uzaklaştıkları meselelerden

  • Kur’an Müslümanlığı,
  • Kur’an’da Nesh
  • Hz. Adem’in (nasıl olup da) Halife olduğu
  • Peygamberimin (s.a.v.) teşri (kanun/helâl-haram koyma) hak ve yetkisi,
  • Kaderin Kur’an’da olup-olmadığı,
  • Kabir azabının varlığı ve/veya yokluğu,
  • Hz. Adem’in babası,
  • Allah’ın gaybı bilip bilmemesi,
  • Sünnetin/Hadisin Kur’an’a uyup uymadığı ve giderek
  • Sünnetin/hadisin akla ve modern dünyaya, moderniteye uygunluğu vs.

benim hemence aklıma geliverenler. Sizler elbette bunları çoğaltabilirsiniz.

            Herhalde burada  asıl sorulması gereken sorulardan birisi ve hatta en önemlisi de şu olsa gerek: Bu soruların ve (müzakere değil de) tartışmaların gerek fert olarak, gerek ümmet olarak Müslümanlara ne faydası var; ne faydası oldu; bundan sonra faydası olma ihtimali var mı?

            Bu meseleler hangimizin sadrına inşirah vermiş, hangimizin derdine şifa olmuştur?

Şahsen bendeniz şu ana kadar yapılan bu gibi tartışmaların fert planında olsun, ümmet planında olsun Müslümanlara herhangi bir faydasını görmüş değilim. Bilakis bu tartışmalar aramızdaki uçurumları çoğaltıp derinleştirmekte, bizleri birbirimizden uzaklaştırmakta...

Ancak ilmi meclislerde ve ehil kişiler arasında tartışılacak değil, müzakere edilecek bu gibi hususların neredeyse “ayağa” düşmüş halde… Herhangi bir hadis mecmuasını baştan sona okuma zahmetine girmemiş, girmişse de ilim ehlinde olması gereken sabır ve dirayet eksikliği sebebiyle başladığı o mecmuayı bitirememiş; bırakınız Arapça bilmeyi, Arapça Kur’an’ı dahi kafasını-gözünü kırmadan okumayı beceremeyen; hadis usulü dediğinizde “o ne ki yahu” diye suratınıza bön bon bakan Müslümanlar sizi “uydurulmuş din”e mensup olmakla itham eder oldular. E tabii, bahsettikleri din kendilerine “indirilmiş” olunca, sizin tâbi olduğunuz din ancak “uydurulmuş” hale geliyor!

İşte bu yeni nesil ne Şeyh Sadi Şirazi’yi, ne Yunus Emre’yi, ne Mevlâna’yı ne de Veliyullah Dihlevi’yi bilirler. Bu şahıslardan bahsettiğinizde de, adeta bunlar put, siz ise putperestmişsiniz gibi bir bakış fırlatırlar ve size İslâm dinini tebliğ etmeye kalkarlar.

Hasılı bu zamanda “Müslüman” olmak zor zanaat azizim.

Halbuki bilmezler ki, bu yukarıda sayılan ve sayılmayan insanlar Kur’an ve Sünnetten beslenen ve ümmeti besleyen insanlardı. Onlar birer hikmet ehliydi. Ve fakat eyvahlar olsun, bugün onları okumak, onlardan bahsetmek en hafif tabiriyle hafiflik veya entellik oldu.

Olsun! Biz gene de bahsedelim. Bahsedelim ki, kadim kültürümüzde ve geleneğimizde yer etmiş ve haklı bir yere ulaşmış bu hikmet ehlinden faydalanmaya çalışalım.

Şeyh Sadi Şirazi, Bostan Gülistan[1]’da “Tikle Hikâyesi”ni anlatırken, Tikle’nin cömertliğinden ve civanmertliğinden bahsettikten sonra, onun saltanattan vazgeçmek ve şu dünyada bir fakir gibi bir garip gibi yaşamak istediğini ve bu sırrını bir Allah dostuna açtığında şu nasihate muhatap olduğunu beyan eder:

“(Ey sultanım) Senin ibadetin, halkına hakkıyla hizmet etmektir. İbadet sadece; tesbih, seccade, hırka değildir. Tahtında otur, saltanatına bak. Ahlâkın, alçakgönüllülüğün yine fakirler gibi olsun. Hizmetlerin sadakatle, sevgiyle şefkatle yürüsün. Sahte dervişler gibi atıp tutmaya, benliğe kapılma. Tarikatta ibadet esastır. Önemli olan kalbin safiyetidir. Parlak sözlerin ibadette yeri yoktur. Eyleme dönüşmeyen söylemler hiçbir zaman kıymet taşımaz. Kalbi temiz ulular; hırkalarını, kaftanlarının altında giyerler.”

            Ne mühim, ne lâzım sözler ve nasihatler bunlar! Her biri gönül dünyamıza işleyen, başımıza tac; kulağımıza küpe edeceğimiz ve hayat rehberi kılacağımız hikmetler!

            “Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var!” nasihatiyle ne kadar da uyumlu.

            Bu nasihatler, derviş Yunus’un söylediği: “Dervişlik olsaydı tac ile hırka/Biz de alırdık otuza kırka” deyişiyle ne kadar da aynı değil mi?

            “Esas olan kalbine dünyanın girmemesidir. Senin kalbinin dünyanın içinde olması çok da mühim değil”mealinde bir beyanla, müridlerine geminin kalp, dünya ve dünyalığın ise deniz misali olduğunu anlatan Mevlâna ile aynı kaynaktan beslendikleri ne kadar da belli!

            Modernizm bize işte bu gönül zenginliğini unutturdu! Yukarıdaki ve benzeri tartışmaları yaşarken nerelere savrulduğumuzu hiç de düşünmedik doğrusu… Ve bu manada en büyük kaybımız da “ahlâkımız” oldu; islâm ahlakımız! “Ahlâksız bir din, Allah katından gelmemiştir” kelâm-ı kibarını unuttuk! Sadece ve yalnızca tartışır ve ilim zannederek kibirde yarışır olduk.

            Bu vesileyle bir defa daha Şeyh Sadi Şirazi’yi düşünme, onun yukarıya alıntıladığımız sözlerini tefekkür etme imkânı olur hüsnü zannıyla küçük bir hatırlatma yapayım istedim.

 
 
 EMİN ATALAY 

Kayıt Ol



Üye Girişi