Ahmet Yapıcı
Ahmet Yapıcı

Ahmet Yapıcı

-

Yazarın Haberleri
AHMET YAPICI Çocuğa her istediğini vererek onu şımartmamalı, onu hayatın gerçeklerinden uzak yetişti...

EVDEN OKULA ÇOCUK

 

Anne baba olmanın sorumluluklarından biri de, çocuğa iyi ve sağlam bir şahsiyet kazandırmak, ona güzel bir eğitim verebilmektir. Çocuğun iyi bir terbiye alması anne babasının örnek birer eğitimci rolü göstermesine bağlıdır. Söz ve davranışlarıyla çocuğuna iyi örnek olan ve onunla sağlıklı iletişim kurabilen anne babalar çocuklarının eğitiminde daha başarılı olurlar. Bu nedenle bir çocuğun eğitiminde öncelikle aile faktörüne dikkat çekmek gerekir.

Çocuk dünyaya gözünü açtığı andan itibaren anne babasının yanında ve onların şefkatiyle büyür. Anne babanın her sözü, her davranışı ve birbirleriyle olan iletişimi çocuğun sürekli gözlem alanı içindedir. Bu nedenle anne babalar çocuğun ilk öğretmeni sayılır. Burada anne babanın çocuk eğitimindeki etkisini ifade etmek için İslam eğitimcilerinin çocuk eğitimini evlilik öncesinden başlattıklarına dikkat çekelim.

“Çocuk eğitiminin evlilik öncesi ile ne alakası var?” sorusu aklımıza gelebilir. Şöyle ki; İslam eğitimcilerine göre çocuğun eğitimi kadar onu eğitenler de büyük önem taşır. Nasıl iyi bir yemek, usta bir aşçının, iyi bir bina, maharetli bir mimarın elinden çıkıyorsa iyi bir çocuk da güzel ahlâklı ve sağlam karakterli bir eğitimcinin elinde yoğrulur ve şekil alır. Bu sebeple İslam eğitimcileri evlenecek kişinin sadece kendisine eş değil, ileride dünyaya gelecek çocuklarına örnek bir annelik, babalık yapacak güzel ahlâklı, sağlam karakterli kişileri tercih etmesinin daha faydalı olduğuna dikkat çekerler. Kötü ahlâklı ve düşük kişilikli bir insan, çocuğa kötü örnek olabilir. Çocuğu iyi bir anne babaya, öğretmene teslim etmek, iyi bir terbiyenin ve eğitimin ön şartıdır.

Çocuğa her istediğini vererek onu şımartmamalı, onu hayatın gerçeklerinden uzak yetiştirmemelidir.

Çocuk, varlığı da, yokluğu da görmeli, çalışıp hak etmeyi, kanaati ve şükretmeyi öğrenmelidir.

Çocuğun çok iyi bir gözlemci ve taklitçi olduğu konusunda eğitimciler hemfikirdir. Hâl böyle olunca anne baba doğru, iyi ve güzel davranışlarla her zaman çocuğa örnek olmalı. Anne baba; kendi yapmadıkları iyi şeyleri çocuklarına yapmayı tavsiye etmenin ya da kendi yaptıkları kötü şeyleri çocuklarına yasaklamanın doğru, tutarlı ve tesirli olmayacağını fark etmeliler. Her ağzını açtığında küfürlü konuşan, onun bunun arkasından dedikodu yapan ve yalan söyleyen bir anne babanın çocuğundan güzel ve doğru konuşmasını beklemesi çelişkili bir durumdur.

Günümüz anne babalarının birçok –haklı olarak- çocuklarının hiç üzülmemesini, mahrum kalmamasını, zorda kalmamasını isterler. İlk bakışta haklı ve normal gibi görünen bu istek, çocuğun hayatta karşılaşabileceği zorluklar ve problemler karşısında dirençsiz, kırılgan ve teslimiyetçi bir kimliğe bürünmesine yol açabilir. Oysa çocuk, sanal bir hayat yaşamak, küvezde hapis kalmak yerine hayatın doğal akışı içinde yetişmelidir.  Anne babalar, çocuğa her istediğini vererek onu şımartmamalı, onu hayatın gerçeklerinden uzak yetiştirmemelidir. Çocuk, varlığı da, yokluğu da görmeli, çalışıp hak etmeyi, kanaati ve şükretmeyi öğrenmelidir.

Bazı anne babalar çocuklarına hiçbir sorumluluk yüklemezken, kimisi de çocuğunun her yaptığını ödüllendirme yolunu tercih edebiliyor. Her iki tavrın da yanlış olduğu kanaatindeyim. Çocuğa küçük yaştan itibaren sorumluluk verilmeli ve çocuk, sorumluluğunu yerine getirmediği zaman bunun cezasını ya da mahrumiyetini yaşamalıdır. Sorumluluk bilinci böyle gelişir. Çocuğa hiçbir sorumluluk vermemek, görevini yapmadığı zaman bunu görmezden gelmek ya da her yaptığı işin sonunda onu ödüllendirmek hayatın gerçeklerine aykırıdır. Böyle bir tutum merhamet değil çocuğa zarar vermektir. Zira insan, hayatta istediğini elde etmek için emek harcamalı ve alın teri dökmelidir. Buna rağmen birçok insan hayatta her istediğini elde edemez ve her arzusuna kavuşamaz. Bu durum hayatın bir gerçeğidir. Bu nedenle çocuklarını hayatın gerçeklerine uygun yetiştiremeyen anne babalar esasında onları hayata iyi hazırlayamamış demektir.

Temel amacı; sorumluluk sahibi, iyi ve mutlu insan yetiştirmek olmayan;

Müfredatı, okulu ve öğretmeni bu amaca hizmet etmeyen bir eğitim sistemi mutlaka sorgulanmalıdır.

Çocuk eğitiminde ikinci önemli faktör okuldur. Okul, çocuğun hem sosyal ve kültürel hayata uyumunu sağlar hem de akademik bilgiye erişmesine katkıda bulunur. Ülkemizde okul hayatı, ana sınıfından başlayarak ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite ile beraber toplamda on yedi seneyi bulmakta. Bu uzun süre ise bir insan hayatının en önemli ve en verimli yılları demektir. Bu nedenle çocuğun okula başlaması aile içindeki eğitimin sona erdiği anlamına asla gelmemelidir. Günümüzde kimi aileler, çocuğun okula başlamasıyla birlikte kendi görevlerini okula ve öğretmene devrettikleri gibi yanlış bir düşünceye sahiptir. Oysa aile bağı ve eğitimi hayatın sonuna kadar devam eden bir süreçtir. Çocuğun eğitimini okula ihale etme anlayışı çoğunlukla olumsuz sonuçlar doğurur. Aile, kişinin içinden geldiği ve her zaman aidiyet hissettiği en güçlü sığınak olmalıdır. Hiçbir kişi ya da kurum ailenin yerini alamaz, almamalıdır. Anne babalar bu hususa dikkat etmelidir.

Çocuk, anne babaya verilmiş bir emanettir. Bu emanetin aklını, kalbini ve midesini doğru, iyi, güzel ve faydalı şeylerle doldurmak anne baba olmanın bir gereğidir. Bu nedenle anne babaların temel gayesi, çocuklarının “iyi bir insan ve iyi bir Müslüman” olmasını sağlamak olmalıdır. Bu ana gayeyi ihmal ederek modern çağın bize dayattığı “başarılı insan” hedefine odaklanıldığı zaman, çocukları yarış atına çeviren, güçlüyü, başarılıyı öne çıkaran; zayıfı, başarısızı mahkûm eden ve dışlayan bir anlayışın esiri oluruz. Çağımızın ve eğitim sistemimizin sorunu budur. Oysa her insanın kabiliyeti, zekâsı, bilgisi ve kapasitesi farklıdır ve her insan toplumda değişik ihtiyaçları karşılayacak farklı niteliklere sahiptir.

Çocuklarımızı değerlendirirken “başarı”yı temel kriter alan bir sistem, insan tabiatına aykırıdır ve sorunludur. Temel amacı; sorumluluk sahibi, iyi ve mutlu insan yetiştirmek olmayan; müfredatı, okulu ve öğretmeni bu amaca hizmet etmeyen bir eğitim sistemi mutlaka sorgulanmalıdır. Zira anne babalar olarak bizim görevimiz;

Bize emanet olarak verilen çocuklarımızı;

- Anne babasına hayırlı birer evlat,

- Kendisi ve çevresiyle barışık iyi bir insan,

- İnsanlara faydası dokunan bir kişilik,

- Sadece Yüce Yaratıcı’ya kul olan bağımsız şahsiyetler olarak yetiştirmektir.

Ahmet YAPICI

UMERA ve ULEMA

UMERA ve ULEMA

İslam toplum anlayışında umera (idareci) ve ulema (ilim ehli) dengesi vardır. 
Umera yani idareciler pratik alanı, ulema ise teorik alanı temsil ederler. 
Umera iş yapar, çalışır, insanların ihtiyacını karşılamaya çalışır. 
İdarecinin asli görevi, hakikat ve adalet çizgisinden sapmadan toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktır.

İdareciler toplumsal emaneti yüklenmiş insanlardır. 
Bu nedenle idareci, gücünü, temsil ettiği toplumdan alır. 
Misyonu gereği, hizmetkardır, efendi değil. 
Mütevazıdır, mütekebbir değil. 
Sorumluluk sahibidir, pervasız değil.
Her şartta sorumluluğunun farkındadır.

İş yapan, çalışan insan zaman zaman bilerek ya da bilmeyerek hata yapar. Çoğu zaman eleştirilir. 
İşte burada devreye ulema girer.

Ulema toplumsal değerleri temsil eder ve bu yönüyle toplumun sigortası gibidir. 
İdareciler ve toplum, hakikat ve adaletten uzaklaştığı zaman devreye ulema girer ve hakikatin sözcüsü olarak her şartta hakikati seslendirir.

Ulemayı güçlü ve diri kılan şey, onun her türlü minnetten uzak oluşudur. 
Bu nedenle İslam geleneğinde ulemanın, yöneticilerin masasından da sofrasından da uzak durması özellikle vurgulanmıştır.

Ulemanın rehberi ilimdir, kaygısı hakikattir, amacı adalettir. 
İlim ve fikir ehli sadece hakikate odaklanmalı, insanlar rahatsız olsa da her şartta hakikati söylemeli.

İdareci ve ulema arasındaki bu köprüyü istişare ve eleştiri sağlar. 
İdareci ilim ehline kulak vermeli, onlara danışmalı ve eleştiriye açık olmalı.
Ulema da korkmadan, çekinmeden doğruyu, hakikati ifade edebilmeli ve idarecilere hatalarını, yanlışlarını söyleyebilmeli ki toplumsal huzur sağlansın ve toplum gelişsin.

Bu denge bozulursa toplumsal sorunlar artar, dirlik ve huzur bozulur.

Eleştirilmek idareciliğin, eleştirmek de ilim ehli olmanın tabiatındandır. 
Bu hakikati kabullenemeyenler ve buna alışık olmayanlar her zaman sorun yaşarlar ve topluma sorun yaşatırlar.

Bir toplumda ilim ve düşünce adamları öncüdür, yol göstericidir. 
Bu nedenle onlar idarecilere kayıtsız şartsız biat eden, onların her dediğini onaylayan kimseler olamazlar. 
İlim ve düşüncenin ağırlığı ve itibarı her zaman önde olmalıdır.

Bir toplumda ilim ve fikir ehli susar, yanlışlara, hatalara ses çıkarmaz ve doğruları dillendirmezse o toplum iyiyi, doğruyu ve güzeli nasıl bulabilir?

Son zamanlardaki hadisatı ve gidişatı görünce güzel bir pazar sabahı aklıma düştü bu mesele....

Şehitlik Adanmışlıktır!
Bir gün, bir adam Sevgili Peygamberimize gelerek kelime-i şehadet getirdi ve Müslüman oldu. Sonra da Medine'ye yerleşti ve çobanlık yaparak helal rızık için çalışmaya başladı. Peygamberimiz yeni Müslüman olan bu kişiyle ilgilenmesi için sahabe-i kiramdan birini tayin etti. O günlerde bir savaş olmuş ve birçok ganimet elde edilmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu ganimetleri Müslümanlar arasında taksim etti. Bir hisse de yeni Müslüman olan bu sahabiye gönderdi. Sahabi kendisine gelen ganimeti görünce ona bunun ne olduğunu sordu. Durum kendisine anlatılınca payına düşen ganimeti alarak doğruca Hz. Peygamber'e geldi. Kendisine gönderilen ganimet hakkında sorular sordu. 
 
Hz. Peygamber (s.a.v.), “Bunu senin için ayırdım.” buyurunca adam şu cevabı verdi: “Ben sana ganimet elde etmek için değil -eliyle boğazını göstererek- şuramdan vurulup şehit olmak ve cennete girmek için sana tabi oldum.”
 
Hz. Ömer (r.a.) “Şehit, kendisini Allah'a adayan kimsedir.” der. Buna göre şehitlik Allah’a adanmış bir hayatın şehadetle taçlandırılmasıdır.
 
Bunun üzerine Peygamberimiz “Eğer gerçekten doğru söylüyorsan ve Allah'a verdiğin sözü tutarsan Allah da sana istediğini verecektir.” buyurdu. Bu sahabi, kısa bir süre sonra yapılan bir savaşta tam da işaret ettiği yerden, boğazından vurularak şehit oldu. Peygamberimiz onu görünce “O, Allah'a verdiği sözü tuttu, Allah da ona dilediğini verdi.” buyurdu. Sonra onu kendi cübbesi ile kefenledi ve sahabe-i kiram ile birlikte cenaze namazını kıldı. Ardından da şöyle dua etti: “Allah'ım! Bu kulun senin yolunda hicret ederek şehit oldu. Ben de buna şahidim.” (Nesai, Cenaiz, 61.)
 
Yukarıda anlatılan olay sanki Peygamber (a.s.)’in şu müjdesinin gerçekleştiğinin ispatıdır: “Kim samimi olarak şehit olmayı Allah'tan dilerse yatağında bile ölse Allah onu şehitlerin makamlarına ulaştırır.” (Müslim, İmare, 157) Yani ona şehitliği nasip eder, onu gayesine ulaştırır ve şehadet mertebesine yükseltir. Zira şehitlik onu arzu eden ve şehitliğe layık bir hayat sürenlerin mertebesidir. Hz. Ömer'in ifadesiyle, “Şehit, kendisini Allah'a adayan kimsedir.” Şehit, hayatı boyunca Allah’a teslim olmuş, hayatının önceliğini Allah rızası olarak belirlemiş ve Allah için her şeyini feda etmiştir. Bu fedakârlığın zirvesi de canını Allah için feda etmek yani şehitliktir. 
 
Şehitlik, peygamberlikten sonra bir insanın ulaşabileceği yüce bir mertebedir. Bu zirveye çıkmak için zirveyi hedeflemek, oraya çıkmayı gaye edinmek ve zirve mücadelesine başlamaktır. Şehitlik mertebesine ulaşabilmenin ilk yolu Allah’a teslim olmak ve ondan sonra Allah’ın çizdiği çizgiden (sırat-ı müstakim) sapmamak gerek. Peygamberimizin “Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol!” emri bu çizgiyi hatırlatır bize. Allah’a teslim olduktan sonra hayatta karşılaştığı sınavlarda tercihlerini Allah’ın rızası değil de başkalarının hoşnutluğu olarak yapanlar samimiyet sınavını da geçememişlerdir. Oysa şehitliğe inanmış bir yiğit için Allah ve onun rızası hep ön plandadır. Bu inanç ve sabır kişiyi şehitliğe hazırlar. Çünkü şehitlik, Allah için her şeyden ve en önemlisi candan geçebilmenin adıdır. Bu tercih zor ve bir o kadar da kazançlı bir alışveriştir. Allah için candan geçmek ve karşılığında şehit ünvanını almak Allah’a iman etmiş ve ona teslim olmuş gerçek müminler için kazançların en büyüğüdür. Bundan dolayıdır ki Bi'r-i Maune Savaşı'nda yaralanan bir sahabi sevinçle “Kâbe'nin Rabbine yemin ederim ki ben kazandım!” demiştir.
 
Kur’an’da şehitlerin hakikatte diri oldukları belirtilir ve bu nedenle onlara “ölü” denilmemesi istenir. Allah’ın şehitlere verdiği bu değer ve onlara vaad edilen mükâfat başta peygamberler olmak üzere tüm müminlerin şehitliği arzu etmelerini sağlamıştır. Örneğin Peygamberimiz bu arzusunu şöyle dile getirir: “Bu canı bu tende tutan Allah'a yemin ederim ki Allah yolunda savaşıp öldürüleyim sonra diriltileyim, sonra öldürülüp tekrar diriltileyim, sonra öldürülüp tekrar diriltileyim, daha sonra tekrar öldürüleyim ve diriltileyim!” Görülmektedir ki Peygamberimizin ve sahabenin şehitliğe olan özlemi en üst seviyededir. Bu özlem şehide yakışır bir yaşam sürmenin bir sonucudur. Şehadet ise şehitlik özlemiyle yaşanmış bir hayatın, Müslümanca yaşamanın, Allah için fedakârlık yapmanın ve ona kavuşmayı arzu etmenin bir sonucudur. Hayatını Allah’a adayan kimsenin ölümü de Allah’a adanır. Bu yönüyle şehitlik adanmışlıktır. Şehit, hayatını da, ölümünü de, varlığını da Allah’a adamış ve şehadet makamına kavuşmuştur. Zaten Müslümanın hayatı da ölümü de Allah için değil midir? Şehit, bu hakikate canını feda ederek şahit olmuş kişidir.
 
“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” (Ahzab suresi, 23. ayet)
 
Şehitlik candan, canandan ve dünyevi olan her şeyden geçerek Allah’a yönelmektir. Çevremizde ya da bildiğimiz şehit olmuş kişilikleri gözümüzde canlandıralım. İlk dikkatimizi çeken şey bu kimselerin şehitliği arzu etmeleri ve buna göre bir hayat sürmeleri değil midir? Örneğin Hz. Ömer’in ömrü boyunca “Allah'ım! İsteğim ve arzum senin yolunda şehit olmak ve Resulü’nün şehri Medine’de ölmektir.” şeklinde dua ederdi. Hayatı boyunca her zaman Hakk’ın yanında ve batılın karşısında olan Hz. Ömer Medine’de şehit oldu ve isteğine kavuştu.  
 
Şehitlik Allah’ın rızası ve cennet karşılığında candan geçmektir. Allah’a iman eden gerçek müminler hayatlarını, canlarını Allah’a feda ederler. Çünkü bir mümin için Allah’ın rızası bu dünyada elde edilebilecek en yüksek kârdır. “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.”(Tevbe, 111.)
 
İslam’ın şehide verdiği bu değer ve ona yüklediği yüce anlam müminlere şehadeti sevdirmiştir. Bu nedenle samimi her Müslüman evladının idealinde şehitlik vardır. Şehit denilince diller susar, içten içe bir gıpta ve hayranlık alır başını yürür. Müslümanların tarihi aynı zamanda şehitlerin tarihidir. Bu muhteşem tarihin arkasında yatan güç “ölürsem şehit kalırsam gazi olurum” inancıdır. Bu sebeple dünyada kendini şehitliğe hazırlamış bir toplumdan daha üstün hiçbir güç yoktur. Günümüzde gelişmiş silah teknolojisine rağmen Müslümanları diri ve dirençli tutan güç şehitlik inancıdır. Ancak bu inanca sahip insanlar düşman tanklarının karşısına çıkabilir. Ancak şehitliği en büyük kazanç sayan müminler uçaksavar mermilerinin karşısında göğsünü siper edebilir. Sırtını Amerika’ya dayamış münafık karakterli ihanet şebekesinin 15 Temmuz’da ülkemizde kalkıştığı hain darbe girişimine karşı Müslümanları dirençli kılan güç, gönüllerindeki şehadet arzusudur. Bu arzu ve gaye güçlü ve diri olduğu müddetçe izzet ve şeref bizden yanadır. Bu nedenle evlerimizde ve okullarımızda çocuklarımıza şehitliği sevdirmeli, şehide yakışan bir hayat sürmeyi onlara öğretmeliyiz. 

Ahmet YAPICI
 
Ahlaklı Din!
Dindarlığı ibadetler ekseninde tanımlayan bir din anlayışımız var. Durum böyle olunca namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri yerine getirenleri dindar olarak tanımlıyoruz. İbadetler açısından dindarımız çok olmasına rağmen sosyal münasebetlerde ve insan ilişkilerinde çok ciddi bir ahlâk bunalımı yaşıyoruz. Örneğin camide huzur-u ilahide el pençe divan duran, gözü yaşlı, boynu bükük bir Müslüman evinde eşine ve çocuklarına karşı son derece katı ve merhametsiz olabiliyor. 

İbadetlere verdiği önem yüzünden dindar olarak tanımlanan bir Müslüman işyerinde çalıştırdığı işçinin ücretini en az limitten ödemek, fazladan çalışması karşılığında ise fazla mesai ödememek için şeytana papucunu ters giydirecek hinlikler yapabiliyor. 

Namaz kılmak için camiye girerken arabasını kaldırıma engelli yolu üzerine park edebiliyor ve bu yaptıklarıyla din ve namaz arasında bir irtibat kuramıyor. 
İbadetlerini yerine getiriyor ancak elektriği kaçak kullanabiliyor ya da çalıştırdığı işçinin sigorta primlerini yatırmıyor. 
Abdestimiz bozulursa namazın da bozulacağını öğrettiğimiz kadar çocuklarımıza trafikte, yolda, caddede kısaca sosyal hayatta insan hakkı ihlal etmenin, kul hakkı yemenin de imanın tadını bozacağını öğretmeliyiz. 

Orucu bozan durumları çocuklarımıza öğrettiğimiz kadar bencilliğin, cimriliğin ve yalancılığın da ibadetlerin özünü bozacağını; yalan, çıkarcılık, ikiyüzlülük ve dedikoduyla dolu bir kalbin ibadetlerin maneviyatını bozacağını ve onlardan haz alamayacağını da öğretmeliyiz.
Komşularına karşı asık suratlı, selamsız sabahsız ve ilgisiz ama namazlarına dikkat eden bir dindar imajı oluşturabiliyor. 
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. 
Vaktiyle bilge bir zata sormuşlar:
- Sen dindar bir insan mısın?
Bilge cevap vermiş:
- Bu soruyu bana değil komşularıma sormanız lazım.
Evet, dini sadece ibadetlere ve özellikle namaza indirgediğimiz zaman günün bir saatini ibadet eksenli bir dinle dolduruyoruz. Ancak günün yirmi üç saatlik esas kısmını pas geçiyoruz. 

Kendimizle, eş ve çocuklarımızla, komşularımızla, akrabalarımızla, tanıdık ve arkadaşlarımızla ilişkilerimizde dinin görünürlüğünü çoğu zaman dikkate almıyoruz. 
Oysa din Allah’a kul olmak; yaratılmışlara faydalı olmak ve onlara merhametle davranmaktır. Hz. Peygamberin diliyle “İslam güzel ahlâktır.”  Onun Kur’ân’da övülen en güzel vasfı mükemmel bir ahlâka sahip olmasıdır.  Gönderiliş gayelerinden biri de güzel ahlâkı tamamlamaktır: “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”  
Dinde amaç; insan nefsini kötülüklerden arındırmak, faziletlerle süslemektir. Yani insan-ı kâmil (olgun insan) yetiştirmektir. Dinin bütün emir ve yasakları bu gayeye yöneliktir. İbadetler de bu gayeye matuftur. İbadetleri yerine getirmek hem imanımızı korumamızı sağlar hem de bizi güzel ahlâk sahibi yapar. İbadetler bizim ahlâkımızı güzelleştirir. Namaz bize yirmi dört saati kuşatan bir arınma bilinci kazandırır. Oruç nefsimize, dilimize ve iffetimize sahip olma şuuru verir. Zekât mala mülke kul olmamayı, fedakârlığı ve cömertliği öğretir. Hac kardeşliği ve merhameti tanıtır. Kısaca her ibadet bize güzel ahlâkı işaret eder. Bu nedenle ibadetler güzel ahlâka ve ihsan mertebesine bizi ulaştıran kutlu vasıtalardır. Dindarlığın zirvesi ahlâken kemale ermektir. “Kıyamet gününde mümin kulun terazisinde en ağır gelecek olan şey güzel ahlâktır...” “Müminlerin iman yönünden en hayırlısı ahlâkı en güzel olan ve ailesine iyi davranandır.”  Kıyamet gününde en büyük nimetin yine güzel ahlâkla elde edileceğini Hz. Peygamber şöyle ifade eder: “Kıyamet gününde bana en yakın olan ve benim en sevdiğim kimse ahlâkı güzel olan kimsedir.”  
Allah katında değerli olan Müslümanın sadece yaptığı ibadetlerini yerine getiren değil, güzel ahlâk sahibi bir Müslümandır. Peygamber Efendimize,
- Ey Allah’ın Elçisi! Müminlerin hangisi daha faziletlidir? diye sorulduğu zaman Allah’ın Resulü’nün “Ahlâkı en güzel olandır.”  buyurması ahlâka verilen değeri gösterir.
İbadetlere önem verip insani ilişkilerde İslamî ilkeleri dikkate almayan bir Müslüman çok önemli bir vazifeyi ıskalıyor demektir. Çünkü ibadetle elde edilen kazanç eğer sosyal hayattaki ahlakî duyarsızlıkla heba ediliyorsa bu insan zarardadır. Nitekim böyle kimselerin durumunu Sevgili Peygamberimiz şu örnekle anlatır: “Su, buzu erittiği gibi güzel ahlâk da günahları eritir (yok eder). Sirke, balı bozduğu gibi kötü ahlâk da amelleri bozar”   Güzel ahlâkla bezenmemiş bir iman nasıl ki olgunluğa erişememişse, aynı şekilde güzel ahlâkla bezenmemiş olan bir ibadet de eksiktir. Örneğin oruç tutan bir kişi eğer yalan, gıybet ve kötü söz gibi kötü huylardan vazgeçmezse tuttuğu orucun anlamını ve gayesini anlamamış demektir. Zira Hz. Peygamber orucun insana ne kazandırması gerektiğini şöyle ifade eder: “Kim yalanı ve onunla ameli terk etmezse (bilsin ki) Allah'ın, onun yiyip içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur.”  
 
İçinde yaşadığımız çağ, batılı düşünce ve yaşam kültürün Müslümanları felç ettiği bir dönemdir. Bireyselleşme ve özgürleşme illeti maalesef Müslüman nesilleri iğdiş etmiş ve onları kendi ruh köklerinden, medeniyet değerlerinden uzaklaştırmıştır. Dindarlığın görünürlüğünün arttığı bir toplumda ahlâk bunalımının yaşanması açık bir tutarsızlıktır. Ya da din anlayışımızda bir yanlışlık var demektir. Normal şartlarda dindarlığın artması ahlâki faziletlerin çoğalıp yaygınlaşmasını gerektirir. Ancak Müslüman toplumlarda yaşanan riya, yalan, ikiyüzlülük, dalkavukluk, israf, lüks ve eğlence tutkusu, kanaatsizlik, yolsuzluk ve kul hakkı ihlalleri gibi rezaletlerin çokça görünür olması aslında bir ahlâk bunalımı yaşadığımızı gösterir. Bu sebeple Müslümanlar olarak dinin ahlâk boyutunu yeniden gündemimize almamız gerekiyor.  Bizi bir ahlâkî seferberlik bekliyor. 
 
Çocuklarımıza ve gençlerimize iyi bir Müslüman ve mutlu bir insan olmanın güzel ahlâklı olmaktan geçtiğini öğretmeliyiz. Genç nesilleri küçük yaştan itibaren şefkat ve merhameti kuşanmış, güzel sözlü, güler yüzlü, temiz kalpli ve duyarlı bireyler olarak yetiştirmeliyiz. Namazın dinin direği olduğu kadar dürüstlüğün de imanın bir gereği olduğunu; orucun İslam’ın beş esasından biri olduğu kadar kötülüklere ve haksızlıklara karşı duyarlı olmanın da İslam’ın bir emri olduğunu; yalan, israf, gösteriş ve kendini beğenmişliğin içki kadar kötü bir alışkanlık olduğunu öğretmeliyiz. 
 
Abdestimiz bozulursa namazın da bozulacağını öğrettiğimiz kadar çocuklarımıza trafikte, yolda, caddede kısaca sosyal hayatta insan hakkı ihlal etmenin, kul hakkı yemenin de imanın tadını bozacağını öğretmeliyiz. 
 
Orucu bozan durumları çocuklarımıza öğrettiğimiz kadar bencilliğin, cimriliğin ve yalancılığın da ibadetlerin özünü bozacağını; yalan, çıkarcılık, ikiyüzlülük ve dedikoduyla dolu bir kalbin ibadetlerin maneviyatını bozacağını ve onlardan haz alamayacağını da öğretmeliyiz. Kısaca çocuklarımıza ibadetleri öğrettiğimiz kadar güzel ahlâaklı olmayı da göstermeli ve öğretmeliyiz. 
 
Ahmet YAPICI 
Kur’ân Hizmetinde Bir Ömür: İrfan Baş
2002 yılı idi. Bir sabah namazını Medine’de Mescid-i Nebi’de beraber kılmıştık. Namazı Hz. Peygamberin mescidinde kılmanın verdiği huzur ve dinginlik bizi kuş gibi hafifletmişti. Ortalık sabahın nuru ile aydınlanmış ve müminlerin gönülleri kuş gibi hafiflemişti. Biz de Hz. Peygamberin kabri önünde gözyaşları içinde ona salat-ü selam getirdik. Cennetü’l-Baki’nin önünden orada yatan Peygamber dostları için birer Fatiha okuyarak geçtik. Kol kola girmiş bir vaziyette otele dönerken Mescid-i Nebi’nin manevi havasından olacak ki içimize bir hasret, bir hüzün düştü. Kalabalığın arasında hafif sesli bir şekilde beraber mırıldanmaya başladık:
 
Sevdim seni mabuduma canan diye sevdim
Bir ben değil âlem sana hayran diye sevdim
Evlad-ı iyalden geçerek ben ravzana geldim
Ahlâkını medhetmede Kur’ân diye sevdim
Kurbanın olam şah-ı rusul kovma kapından
Didarına müştak olacak yezdan diye sevdim
Mahşerde nebiler bile senden medet ister
Gül yüzlü melekler sana hayran diye sevdim
Hem ağlıyor, hem bu mısraları terennüm ediyorduk.
 
“Hocam!” dedi, “Ben bu tadı ömrümde hiçbir yerde almadım.” 
Hem ağlaştık hem yürüdük… 
 
İlk defa orada başlayan birlikteliğimiz zamanla karşılıklı sevgiye ve dostluğa dönüştü. Gördüğü zaman her zamanki gülen yüzü ile “Güzel hocam!” diye hitap ederdi. Edebinden yüzü kızaran nadide insanlardandı. Görevini bihakkın yerine getirme derdinde idi.  
 
En çok sevdiği ve tat aldığı şey sabah namazı ezanıyla insanları namaza, huzura çağırmak ve Kur’ân okumaktı. Çok sağlam bir Kur’ân hafızlığı vardı. Kalbinde kimseye karşı bir kötülük düşünmezdi. İnsanları da kendisi gibi gördüğü için zaman zaman kendisini üzen sıkıntılarla karşılaştı. Ancak yine de kimseye kin beslemedi. O tipler için hep “Allah affetsin” derdi. 
 
Kur’ân okumayı ve okutmayı her zaman “en çok sevdiği iş” olarak tanımlardı. Bu nedenle yaptığı işi hiçbir zaman bir meslek olarak görmedi. Sadece müezzinlik yapmakla yetinmedi. Onu Kur’ân hizmeti olarak gördü. Yediden yetmişe herkese Kur’ân öğretmeye çalıştı.  
 
Görev yaptığı Üçyüzlü Camii’nde birçok hayırlı hizmete öncülük eden ve onlarca talebe yetiştiren Kürşat Hocayla uyum içinde Kur’ân hizmeti için gayret etti. Ve bu cami; yaz-kış, hafta içi-hafta sonu, sabah-akşam demeden ellerinde Kur’ân taşıyan tertemiz çocuklarla dolup taştı. Eşine ender rastlanan bir gayretle cami hizmetinin yanında Kürşat Hocamla birlikte 23 tane hafız yetiştirdi. Bu camideki Kur’ân kurslarında görev alan hocalar, mihrapta namaz kıldıran genç imamlar, ezan okuyan ve müezzinlik yapan gençler hep bu camide onların gayretiyle yetişti. Bir okul gibi hizmet veren bu camide görevini layıkıyla yapmaya çalışan bir kardeşti İrfan Baş Hoca. 
 
Allah sevdiği kullarını büyük imtihanlardan geçirirmiş. O da bu imtihanla yaşadı. Önceleri ses tellerinde başlayan rahatsızlığı günden güne arttı. Çok sevdiği ezanları okuyamaz oldu. Önce gırtlağı alındı, sonra rahatsızlığı kötü hastalığa dönüştü. Durumu günden güne kötüye gitti. Ama hep iyi giden bir yanı vardı: Tevekkülü… 
 
Allah’ın kendisine ezan ve Kur’ân gibi iki büyük nimet verdiğini, bunun için şükrettiğini, şimdi ise bu ikisini Allah’ın geri aldığını söylerdi. “Allah ne dilemişse o olur.” derdi. Böylesi güzel bir duruşla ölümü karşıladı. 
 
Konuşamaz duruma gelince mesajlaşmaya başladık. “Hocam, selam ve muhabbetlerimi, şifa dileklerimi sunuyorum…” mesajlarıma teşekkür eder ve “iyiyim hocam, hamdolsun” derdi. Her zaman teslimiyet ve tevekkül… 
 
Üzüldüğü tek şey ezan ve Kur’ân okumaya hasret kalmasıydı.

Yahya abiyle birlikte ziyaretine gidelim dediğimiz günün sabahı, namaz için kalktığımda çalan telefonun İrfan hocam için olduğu aklıma gelmedi hiç. 

Meğer İrfan hocam gece 04:00’te emaneti Rabb’ine teslim etmiş. 
 
Evine vardığımız zaman bu dünyadaki yolculuğunu tamamlamış bu Kur’ân hafızını cansız hâlde görünce içimden bir şeylerin gittiğini hissettim. Yan odada onun için Yasin okuyan hafız Samet’i görünce “yalan dünyadan geriye kalan bu” dedim. Samet, ilk ve ortaokul boyunca İrfan hocamın ellerinde Kur’ân öğrenip hafızlığa başlayan ve İlahiyat okuyan pırıl pırıl bir genç. 
“ İrfan hocanın hafızı” diye bilinen Samet şimdi kendisini yetiştiren hocasının başında ona Kur’ân okuyor…
Ne güzel hayat ve ne güzel ölüm... Kur’Vn’la geçen bir ömrün sonunda yine Kur’ân’la Allah’ın katına yolcu olmak bir insan için gıbta edilecek bir akıbettir. 
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” sözünün bir tezahürüdür İrfan hocanın vefatı! 
Ta İstanbul’dan Adapazarı’na kadar gelen onlarca seveni ve kız-erkek öğrencileri mezarlığı doldurmuştu. İçimden dedim ki;
"Hey İrfan hocam! Sen göçtün bu âlemden, ne güzel bir kârla göçtün. 
Arkandan mezarına kadar gelip Yasin okuyan, senin için rahmet duası eden onlarca öğrencin var ya! 
İşte dünya hayatının kârı budur.”
İrfan hocam, babasının yolundan giden dört tane pırıl pırıl evlat… 
Gözü yaşlı, gönlü kırık bir anne ve eş…
Onu seven ve onun hakkında sadece “hayır” konuşan dostlar bıraktı geriye…
Bir de onun hizmetini devam ettirecek onlarca talebe…
Allah onun gibi güzel eserler, hoş sadâlar bırakmayı nasip etsin herkese…
Mekânı cennet olsun.
Biz ondan razı idik, Allah da ondan razı olsun…

 Ahmet YAPICI
KUTLU DOĞUM ÜZERİNE
Nisan ayı ile birlikte Kutlu Doğum etkinlikleri de başlıyor. Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinde son yıllarda görülen sayısal artış bir yandan memnuniyet verici bir manzara arz ediyor; öte yandan da ciddi bir nitelik kaybına, hatta dinin özüne aykırı görüntülere yol açıyor. Bu etkinliklerle ilgili beni rahatsız eden birkaç hususu paylaşmak istiyorum:

 

1- Kutlu doğum haftası etkinlikleri görselliğin ve niceliğin ön plana çıktığı protokol programlarına dönüşüyor maalesef. Amaç peygamberi anmak ve anlamak ise insanın akıl ve gönül dünyasına dokunan bir içerikle hazırlanmalı bu etkinlikler.

2- Etkinliklerin içeriği Hz. Peygamberin üstün bir ahlaka sahip bir BEŞER olduğu, bir insan gibi yaşadığı ve aynı zamanda Allah’ın ELÇİSİ ve vahyin tebliğcisi olduğu gerçeğine uygun olmalıdır.

3- Programlarda Hz. Muhammed’i aşırı övgülerle insanüstü konuma oturtan her türlü yazı, şiir, resim ve anlatımdan sakınılmalıdır. Onun insani yönü ile peygamber vasfı dengeli bir anlatımla verilmelidir. Peygamberle ilgili Kuran’a ve peygamberin şahsiyetine aykırı hurafe ve aşırı yorumlardan uzak durulmalıdır.

 

4- Kutlu Doğum programlarındaki aşırı gül vurgusu bize özü kaybettiriyor. "Güller gülü,güllerin efendisi, güllerin sultanı, gül yüzlü gül efendimiz, gül kokulu vb." vurgular işi çığırından çıkarıyor. 
Edebiyatımızda “Gül”ün Hz. Muhammed’i temsil ettiği anlayışının varlığı bir gerçek. Ama bu benzetmenin dinî, kutsal bir yönü yok. Edebiyatımızdaki bu temsilden yola çıkarak Hz. Muhammed’i bir ‘gül’e indirgemek yanlıştır.

 

 

5- Kutlu Doğum etkinlikleri övgü merasimine indirgenmemelidir. Evimizde, sokağımızda, okulumuzda, meclisimizde bize ahlakı, adaleti, şahsiyetiyle örnek olması gereken bir peygamberi güller, çiçekler ve övgülerle anmak ve anlatmak hedefi ıskalamaktır. 
Programlarda onun bir insan olarak çalışkanlığını, ahlakını, vefasını, temizliğini, dürüstlüğünü, fakirlere ve kimsesizlere karşı duyarlılığını, haksızlıklara karşı duruşunu anlatalım. Bize düşen asıl görev; Peygambere övgüler düzmek değil; Allah`ın övgüsüne mazhar olan bir insanı, Peygamberi anlamak ve anlatmak, örnek almak olmalıdır.

 

6- Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri ağlama seanslarına dönüşmemelidir. Evet, Peygamberi sevmek, ona hasret beslemek Müslümanca bir hassasiyettir. Onu anlamadan, örnek almadan, ondan uzak bir hayat sürerek yaşamak ama onun adı geçince ağlayıp sızlamak yeterli değildir, kendimizi avutmaktır. Aslolan onu anlamaya ve hayatımıza örnek almaya odaklanmaktır.

 

7- Lütfen Kutlu Doğum programlarımızı çöl ve deve resimleriyle boğmayalım. Bir yandan "İslam tüm zamanlara ve toplumlara hitap eden bir dindir." diyeceğiz öte yandan da onu yerel sembollerle özdeşleştireceğiz. Bu çelişkili bir durumdur. 
Tarihsel ve mekânsal bir imgeyle İslam’ı ve Peygamberi sürekli özdeşleştirmek çocukların, insanların zihninde farklı çağırışımlar yapabilir. Programların içeriği insanların anlayışlarına uygun bir dil ve anlatıma sahip olmalıdır.

 

 

8- Peygamberi anlatmanın kazanç, rant kapısına döndüğü bir dönemi yaşıyoruz. Hz. Peygamberi anlatmak için menajeri aracılığıyla beş bin- on bin lira isteyen yüzsüzleri okulumuza, derneğimize, vakfımıza ve salonumuza sokmayalım. 
Peygamberi; şekillerden, törenlerden, sloganlardan ve kuru sözlerden kurtarıp hayatımıza model alalım.
Yalakalığın, fırsatçılığın, iki yüzlülüğün, menfaatçiliğin, sevgisizliğin ve güç sarhoşluğunun zirve yaptığı bir ortamda Hz. Peygamberin hayatını, ahlakını, adaletini, tevazusunu ve insan ilişkilerini bir kez daha günümüze ışık tutacak bir anlayışla okumaya, anlamaya ve onun gibi yaşamaya çalışalım.
 
AHMET YAPICI 

 

Sosyal Yardımlaşma ve Vakıf Anlayışı
İslam dini Müslümanlar arasında yardımlaşmayı, dayanışmayı hedefler. Allah’ın: “İyilik ve takvada yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın…[1] emri Müslümanlara iyi ve güzel şeylerde yardımlaşma ve dayanışmayı emretmiştir.  Hz. Peygamberin: “Müminler birbirini sevmede, birbirine rahmet ve şefkatle muamele etmede bir beden gibidir. Bedenin bir parçası rahatsız olduğu zaman, diğer kısımları da onun rahatsızlığına ortak olur.”[2] hadisi de Müslümanlara toplumsal görev ve sorumluluklarını hatırlatmaktadır.  Bunlar gibi birçok ayet ve hadis; Müslümanlara başkalarına faydalı olmayı, iyilik yapmayı, canlıların ihtiyaçlarını gidermeyi, dini ve ahlaki bir görev saymaktadır.
                İslam’ın cemaatla namaz, oruç, hac, kurban, zekât ve sadaka gibi birçok emri toplumsal yönü güçlü olan ibadetlerdir. Bu ibadetler Müslümanlar arasında dayanışma ve yardımlaşma hissini oluşturan amellerdir. Müslüman toplumlar iyilik yapmayı ve merhametli davranmayı sadece Müslümanlara değil, gayrimüslimlere de göstermişlerdir. Ayrıca Müslümanlar tarih boyunca hayvanlara, tabii çevreye iyilik ve merhamet duygusuyla yaklaşmışlardır.
                İslam medeniyetinde iyilik ve yardımlaşma duygusunun en güzel örneği vakıflardır. Hz. Peygamber’in “İnsan öldüğü zaman yapmakta olduğu hayırlı amelleri kesilir. Ancak faydalı ilim bırakan, iyi evlat yetiştiren ve sürekli hayır getiren bir iş (sadaka-i cariye) yapan kişinin iyilikleri devam eder.”[3]hadisinde geçen sadaka-i cariye anlayışı Müslümanları vakıflar kurmaya yöneltmiştir. Vakıflar tarih boyunca Müslüman toplumlarda önemli roller üstlenmiş, kamu hizmetleri dahil pek çok alanda sivil inisiyatif almış sosyal kurumlardır.
                Vakıf, Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla bir malın insanların faydalanması için tahsis edilmesine denir. Vakfeden kişi söz konusu malını veya gayrimenkulünü kendi mülkiyetinden çıkararak adeta kamu malına dönüştürmüştür. Vakfın işleyişini gösteren nizamnameye vakfiye denir.
                İslam tarihinde ilk vakıf faaliyeti Hz. Peygamber’in Fedek arazisini yolcular için vakfetmesiyle başlar. Bununla beraber Hz. Ömer’in de hurmalık bir araziyi vakfettiği bilinmektedir. Vakıf sistemi Emeviler döneminde devam etmiş ve Abbasiler zamanında Vakıflar Nezareti kurularak denetim altına alınmıştır.[4]Daha sonra gelen İslam devletlerinin tamamında varlığını koruyan vakıflar Osmanlı Devleti’yle beraber zirveye çıkmıştır.
                Osmanlı devletinde ilk vakıf Orhan Gazi tarafından kurulmuş olup kurulan vakıfların denetimi kadılar tarafından yapılmıştır. Vakıflar, vakıfın tespit ettiği mütevelli heyeti tarafından yönetilmiştir. Sonraki dönemlerde oluşturulan nezaretler aracılığıyla denetlenen vakıflar 1826’da kurulan Evkaf Nezareti’ne bağlanmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra kurulan (1924) Vakıflar Genel Müdürlüğü vakıfların kontrol ve denetimini yapmaktadır.
                Bir vakfın kurulması için şeri mahkemelerde tescil edilmesi şarttı. Vakfın işleyiş sistemi olan vakfiye, kadı tarafından onaylandıktan sonra kesinleşirdi. Vakfiyelerde; vakfolunan malların neler olduğu, vakıf mallarının nasıl idare edileceği, vakıf gelirlerinin nerelere ve kimlere harcanacağı, vakfın kimler tarafından idare edileceği, vakıf kurumunda kaç kişinin çalışacağı ve bunlara ne kadar maaş verileceği, hakimin vakfın sıhhatine ilişkin hükmü ile hakimin mührü bulunurdu.[5]
Osmanlılar Döneminde Vakıflar
            Osmanlı Devletinde kurulan vakıfların sayısı yaklaşık 35 bindir. Osmanlı döneminde vakıf üç aşamadan geçtikten sonra kuruluyordu. Önce kurulacak vakfın fikri tasarımı yapılıyor, sonra seçilen amaçlar doğrultusunda “müessesat-ı hayriye” dediğimiz hizmet binaları inşa ettiriliyor ve hizmetin sürekliliğini sağlamak için gerekli gelir kaynakları belirleniyordu. Üçüncü aşamada hazırlanan vakfiye, bir duruşma ile mahkemenin onayına sunuluyordu. Mahkemelerce kurulması uygun bulunan vakıflar, mahkemede tutulan şeriye kütük defterine kaydediliyor ve orijinal nüsha vakfı kuran kişiye veriliyordu.
            Vakıflar, devletin işleyişine ve toplumsal hayata büyük katkıları olan kurumlardır. Fatih Külliyesi’nin giderlerini karşılamak üzere, İstanbul içerisinde inşa edilen vakıfların sayısı, şehircilik ve ekonomiye sağlanan katkının boyutlarını gösterecek mahiyettedir. Bu amaçla İstanbul ve Galata semtlerinde 1130 ev, 4250 dükkan, 3 işhanı, 4 hamam, 7 burgaz, 2 kapan, 9 bahçe ile çarşı halinde 118 sandıkçı ve çevresiyle birlikte bir bütün oluşturan bezzasistanlar yaptırılmıştır.  Sadece Mimar Sinan’ın muhtelif vakıf kurucuları adına inşa ettiği 14 külliyede toplam 2529 kişinin çalıştığı bilinmektedir.[6]
                Müslüman toplumlarda görülen bir diğer dayanışma kurumu da ahilik teşkilatıdır. Bir Türk kurumu olarak ortaya çıkan Ahiliğin tarihi 13. yüzyıldır. Ancak bu teşkilatın kökeni daha önceki Müslüman toplumlarda görülen fütüvvet teşkilatına ve eski Türk adetlerine dayanır.  Bir gençlik teşkilatı olan fütüvvet teşkilatı tasavvufi ve mesleki bir kuruluştur. Abbasi ve Anadolu Selçuklu sultanlarının desteğini alan fütüvvet teşkilatı zamanla Ahiliğin temelini oluşturmuştur.
            Ahi kelimesi Arapçada “kardeşim” demektir. Ahilik, 13. yüzyılın ilk yarısından başlayarak 20. yüzyılın başlarına dek Anadolu’nun şehir, kasaba hatta köylerindeki esnaf ve sanatkar kuruluşlarının eleman yetiştirme, işleyiş ve kontrollerini düzenleyen bir kurumdur.[7]
                İslami anlayışın bir ürünü olan Ahilik, tasavvufi bir temele dayandırılır. Özellikle esnaf kesimi arasında yaygın olan sosyal ve iktisadi yönleri ağır basan bir teşkilattır. Ahiliğin kurucusu Ahi Evran diye bilinen Şeyh Nasırüddin Mahmut’tur. (öl. 1262)  Ahilik, 13. yüzyılda Anadolu’da devlet otoritesinin zayıfladığı dönemde önemli görevler üstlenmiştir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da büyük rolü olan Ahiliğin nizamnamelerine Fütüvvetname adı verilirdi. Ahilik Teşkilatı’na ilk giren kişi fütüvvetnamelerde yazılı ahlaki ve ticari emirlere uymak zorundaydı.
Ahilik ankayışı gereği şehir dışından gelen yabancılar misafir kabul edilip ahi zaviyelerinde ağırlanırdı. Eğer o şehirde zaviye yoksa hayır sahiplerinin yaptırdığı ve köylere kadar yayılmış olan “misafir odaları”nda misafir edilirdi. Misafir eğer hayvanıyla gelmişse hayvanlarına da bakılırdı. Yolların, konaklama yerlerinin yetersiz ve güvensiz olduğu o çağlarda, bu odaların değeri son derece önemlidir. Bu nitelikteki yerler Türklerde olduğu biçim ve nitelikte, dünyanın hiçbir yerinde yoktu. Ahi zaviyelerinde yemek pişirme, ortalık temizleme, konuk ağırlama, toplumda insanlarla ilişki, çarşıdan alışveriş etme vb. toplum kuralları öğretildiği gibi, haftada bir gün ata binme, silah kullanma talimleri de yapılırdı.
                Ahilik kurumunun misyonu; konukseverlik, yardımseverlik, bir sanat veya meslek sahibi olmak, üyelerini gündüz tezgah ve atölyelerde iş başında eğitmek, geceleri ise ahi zaviyelerinde sosyal ve ahlaki yönden bilinçlendirmektir.[8]
                Burada vurgulanması gereken bir diğer hareket ise Bacıyan-ı Rum’dur. Bacı kelimesi “kızkardeş” anlamına gelir. Anadolu bacıları demektir. Bacıyan-ı Rum Teşkilatı, Ahilik Teşkilatı’nın bir koludur ve Anadolu Selçukluları zamanında kurulmuştur. Bu teşkilatın ilk başkanı Ahiliğin kurucusu Ahi Evran’ın hanımı Fatma Bacı’dır. Yine Hacı Bacı, Sufi Bacı ve Sume Bacı gibi liderleri de vardır.
            Bacıyan-ı Rum; dokumacılık, örgücülük, misafir ağırlama, tasavvufi ve askeri faaliyetler gibi alanlarda hizmet vermiştir. Anadolu’nun İslamlaşması ve Türkleşmesinde önemli roller oynayan Anadolu kadınları silah ve at kullanma hususunda da maharet sahibidirler.
İslam`ın insanlığa sunduğu sosyal yardımlaşmanın en güzel örnekleri olan vakıf anlayışını geliştirerek sürdürmek günümüz Müslümanlarına yüklenmiş tarihi bir görev olsa gerek. Bu nedenle vakıf malına karşı hassasiyetimizin her daim güçlü olması gerekir.
 
Ahmet YAPICI 
[1] Maide suresi, 2. ayet.
[2] Buhari, Birr, 37.
[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, C 3, s.372.
[4] Kazıcı, Ziya, İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi, s. 275.
[5] Kazıcı, Ziya, İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi, s. 275.
[6] Türkler Ansiklopedisi, C 10, s. 434-436
[7] Bir Türk Kurumu Olarak Ahilik, Neşet Çağatay, s. 1.
 [8] Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olarak Ahilik, s. 240.
ARKADAŞLIK RİSALESİ
- Ahirette Allah’ın huzuruna alnının akıyla ve gönül huzuruyla birlikte çıkabileceğin kimselerle arkadaş ol. Zira ahirette “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”[1]
 
- Kiminle arkadaşlık ettiğine iyi bak ve arkadaşını iyi seç. Çünkü “Kişi arkadaşının dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin.”[2]
 
- Özü, sözü iyi insanlarla arkadaş ol. Zira “İyi arkadaş, misk taşıyan insan gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan güzel koku duyarsın. Kötü arkadaş da körük çeken kimse gibidir. O, ya elbiseni yakar yahut körüğün pis kokusunu alırsın.”[3]
 
- Arkadaş olduğun kimse sana ahlak, fazilet ve ilim adına güzel şeyler kazandıracak insanlar olsun. Sen de arkadaşlarına faydalı olmaya çalış. Zira“Allah katında arkadaşların hayırlısı, arkadaşına faydalı olandır...”[4]
 
- Kötü ahlaklı, düşük karakterli ve günahlardan sakınmayan insanlarla oturup kalkma, onlara benzeme. Şu ilahi fermana tabi ol: “Ey iman edenler! Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve dürüst insanlarla beraber olun.” [5]
 
- Rabbinden her zaman iyilerle beraber olmayı iste. Şu duaları sıkça yap:  “…Ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz!”[6] “Rabbim!…Beni Müslüman olarak öldür ve beni salihler arasına kat!”[7]
 
- Sahip olduğun iyilikleri, kendin için istediğin güzel şeyleri arkadaşların için de iste. İstemekle kalma, aynı zamanda onların da bu iyilik ve güzelliklerden yararlanması için gayret et: “Sizden biriniz kendisi için sevip istediği bir şeyi din kardeşi için de sevip istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.”[8]
 
- Arkadaşların için ancak iyilik düşün. Onlardan ne görürsen gör sen her zaman iyiliği tercih et. Hesapçı olma, her zaman iyiden ve iyilikten yana ol:“İnsanlar iyi olur, iyilik yaparlarsa, biz de iyi olur, iyilik yaparız; yok onlar zulmederlerse biz de zulmederiz.” diyen şahsiyetsizlerden olmayın. Aksine siz kendinizi, insanlar iyi olurlarsa iyi olmaya, kötü olurlarsa, kötü (zalim) olmamaya alıştırın!”[9]
 
- Arkadaşlarına karşı her zaman samimi ve geçim ehli ol. Her zaman sorun çıkaran ve insanları usandıran biri olma. İnsanlar senin yanında huzurlu olsunlar: “Mümin, kendisiyle ülfet edilen, güzel geçimli kişidir. Kendisiyle ülfet kurulamayan ve geçinilemeyen kimsede hayır yoktur.”[10]
 
- Arkadaşlarına olan sevgin onların hatalarına karşı seni kör etmesin. Zira  “Bir şeye sevgin seni kör ve sağır edebilir.”[11] 
Gerçek arkadaşlık sevdiğin kişinin hatasını söylemeyi gerektirir. Birine olan kırgınlığında da onun iyi yönlerini görmene engel olmasın. Adalet hakikati takdir etmeyi gerektirir.
 
- Arkadaşlığın daima ölçülü olsun. Severken ve kin tutarken aşırıya gitme:“Sevdiğini ölçülü sev, belki bir gün o kişi nefret ettiğin biri olur. Nefretinde de ölçülü ol belki nefret ettiğin kişi bir gün sevdiğin biri olur.”[12]
 
- Arkadaşından gördüğün iyiliği asla unutma. Ona teşekkür ederek, zaman zaman hediye vererek arkadaşını taltif et, halk içinde onu takdir et: “Kime bir iyilik yapılır da imkân bulursa hemen o iyiliği bir iyilikle karşılasın. Eğer o iyiliğe iyilikle karşılık vermeye imkân bulamazsa kendisine yapılan bu iyiliği övsün. Kendisine yapılan bu iyiliği öven kimse onun şükrünü yerine getirmiş olur. Bu iyiliği kimseye söylemeyerek gizleyen kimse de onu inkâr etmiş olur.”[13]
 
- Arkadaşlarına karşı güler yüzlü ol. Asık suratlı olma: “Müslüman kardeşinle konuşurken güler yüzlü ol; çünkü güler yüzlü olmak bir iyiliktir. Sakın kibirlenme! Çünkü Allah kendini beğenenleri sevmez. Eğer bir kimse sende bulunduğunu bildiği bir kusur nedeniyle seni kınarsa, sana hakaret etse bile, sen onda olduğunu bildiğin bir kusurdan dolayı onu kınama! Bu tutum sana sevap, ona günah kazandırır.”[14]
 
- Arkadaşın darda kaldığı, sıkıntıya düştüğü zaman ilk sen onun yardımına koş. Zor zamanlarında elindeki imkânları arkadaşınla paylaş.“Bir kimse dünyada bir müminin sıkıntısını giderirse Allah da kıyamet gününde o müminin sıkıntılarından birini giderir. Bir kimse darda kalana kolaylık gösterirse Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık gösterir. Bir kimse bir Müslümanın ayıbını örterse Allah da onun dünya ve ahiretteki ayıplarını örter. Mümin kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da o kulun yardımındadır.” [15]
 
- Arkadaşlığın Allah için olsun, menfaat ve gösteriş için değil. Arkadaşını karşılıksız sev ve ona karşı menfaat hesabı yapma. “…Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan başka hiç bir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah’ın arşının gölgesinde gölgelenecektir.” [16]
 
- Arkadaşınla arkadaşlığınızı bozacak tavırlardan uzak dur. Küçük şeylerin arkadaşlığınızı gölgelemesine izin verme: “Müslüman kardeşinle tartışmaya girme, onunla kırıcı şekilde şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin sözü verme.”[17]
 
- Arkadaşına karşı görevlerin olduğunu unutma:
“…Karşılaştığın zaman selam ver.
Seni davet ederse davetine katıl.
Senden nasihat isterse ona nasihat et.
Aksırınca Allah’a hamd ederse ‘yerhamukellah (Allah sana merhamet etsin,) de.
Hastalandığı zaman onu ziyaret et.
Öldüğü zaman cenazesine katıl.”[18]
 
Ahmet YAPICI

 

 
[1] Buhârî, Edeb, 96.
[2] Ebu Davud, Edeb, 16.
[3] Buhari, Zebaih, 31.
[4] Tirmizi, Birr, 28.
[5] Tevbe suresi, 119. ayet.
[6] Âl-i İmran suresi, 193. ayet.
[7] Yusuf suresi, 101. ayet.
[8] Buhari, İman, 7.
[9] Tirmizi, Birr ve Sıla, 63.
[10] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/400.
[11] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/194.
[12] Tirmizi, Birr, 60.
[13] Ebu Davud, Edeb, 11.
[14] Ebu Davud, Libas, 24.
[15] Müslim, Zikir, 38.
[16] Buhari, Zekât, 16.
[17] Tirmizi, Birr ve Sıla, 58.
[18] Müslim, Selâm, 5.
İKİ ÇIĞLIK
Yirminci yüzyıla seslenen iki dertli insan: 
Aliya ve Akif…
Biri yüzyılın başında koskoca bir imparatorluğun çöküşüne şahit olan ve mazlum milletlerin çektiği ızdırabı yüreğinde hisseden bir ahlak abidesi; diğeri ise yüzyılın sonunda Avrupa’nın ortasında soykırımla yok edilmek istenen bir milletin vicdanı olan bilge kral…

 

 

Aliya İzzetbegoviç modern dünyaya ve onun temsil ettiği değerlere isyan eden bir çığlığın adıdır. 
Doğu ile Batı arasında bir coğrafyadan, Bosna’dan yükselen bir çığlık...
Hem Batı’ya hem de tüm Müslümanlara yönelen bir çığlık...

 

Aliya; insan hakları, barış, özgürlük ve demokrasi gibi değerlere dayandığını iddia eden modern Batı düşüncesine ve onu temsil eden Batı toplumlarına sesini duyurmak ister. Çünkü Batı’nın ‘medeniyet’ adı altında dünyaya sunduğu değerler Bosna’da Sırp-Hırvat zulmüne göz yuman Batılı devletlerin eliyle yerle bir olmuştur. Kendi toplumları için bu değerleri el üstünde tutan Batı, İslam coğrafyasının sakinleri sözkonusu olduğu zaman Ortaçağın karanlık zihniyetine bürünmüştür. Tarihte bu karanlık zihniyetin faili olduğu Cezayir, Hindistan, Filistin, Bosna ve Karabağ zulümleri bunlardan sadece birkaçıdır. Aliya bu tutarsızlığı her zaman ahlak ve adalet adına Batı’nın yüzüne vurur:

“Şunu hiç unutma! Batı hiç bir zaman uygar olmamıştır. Çünkü onun uygarlığının temelinde emperyalizm, kan ve gözyaşı vardır.”

“Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü biz çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına yaptılar.”

“Bir gün askerlerden biri gelip kendisine ‘onlar bizim kadınlarımıza tecavüz ediyorlar, onlar bizim kadınlarımızı, yaşlılarımızı ve çocuklarımızı öldürüyorlar. Buna kayıtsız kalmamalıyız’ dediğinde, Aliya ahlak ve adalet adına şu cevabı verir:

 

‘Sırplar bizim öğretmenimiz değiller. Biz kitaba uyacağız. Kadın, çocuk ve ihtiyarlara dokunmayacağız.”
***
Akif de Batılı sömürgecilerin Anadolu ve Balkan coğrafyasında “medeniyet” adı altında yaptıkları zulümlere isyan eder. Özgürlük ve barış adı altında yürütülen sömürgeciliği teşhir eder. 
Batı’nın tarihten gelen asıl kimliğine vurgu yapar:

 

 

“Medeniyet!” denilen maskara mahluku görün,
Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün

 

Tıpkı Aliya gibi Akif’in de çığlığı Müslümanlara yönelir. Tembelliğe ve ümitsizliğe düşmüş Müslümanlara yol gösterir Akif…

Okumayan, düşünmeyen, sorgulamayan, üretmeyen, ter dökmeyen sözde dindarlara sert eleştiriler yöneltir. Zira tembellikle, ağlamakla, şikayet etmekle haksızlıklar, mağduriyetler ortadan kalkmaz. Ayağa kalkmak, çalışmak ve güçlü olmak lazımdır:

 

Çalış dedikçe şeriat, çalışmadın durdun
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun
Sonun da bir de tevekkül sokuşturup araya
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya
...
Bir baksana, gökler uyanık yer uyanıktır
Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır...
...
Ey dipdiri meyyit, iki el bir baş içindir
Davransana! Bak el de senin, baş da senindir
.…
Çünkü milletlerin ikbali için evladım,
Marifet bir de fazilet, iki kudret lazım. 
***

 

Tıpkı Akif gibi Aliya da mazlum Müslümanlara seslenir. Üretmeyen ama tüketen, çalışmayan, tembelliği tevekkül zanneden, ibadetlere önem veren ama çalışmayı, emek harcamayı dinden saymayan, okumayan ama taklit eden, körü körüne bağlanan ama sorgulamayan, kimliğinden kompleks duyan ama tarihinden ve medeniyetinden habersiz eyyamcı Müslümanlara isyan eder Aliya:

“Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor. Ruhumuza, aklımıza ve başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman başlayacağız?

Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir. Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız?”

İnsanı dünyadan, hayattan koparan din anlayışına, dini sadece camiye, ibadetlere hapseden, herşeyi Allah’a havale eden düşünceye söyleyecekleri vardır Aliya’nın;

“Hayatı sadece din ve dua ile değil, aynı zamanda çalışma ve bilimle tanzim etmek gerektiğine inanan, dünya tasavvurunda ibadethane ile fabrikanın yan yana olması gerektiğine izin vermekle kalmayıp bunu talep eden, insanları sadece terbiye etmek değil aynı zamanda onların dünyadaki hayatını kolaylaştırmak gerektiğini düşünen ve bu iki hedefin birbirine kurban edilmesi için hiçbir sebebin bulunmadığı fikrinde olan kimse, o İslam’a aittir.”

 

Evet, “çalışmadan güçlü olunmaz. Güçlü olmadan da İslam’ın güzellikleri toplum hayatında ortaya çıkamaz.” der Aliya. 
Okumadan, düşünmeden, sorgulamadan üretilemeyeceğini, üretmeden de güçlü olunamayacağını ifade eder: 
"Ancak soru soran cevap bulur.” der. Müslümanları sormaya, sorgulamaya, düşünmeye, bilgi ve fikir üretmeye davet eder.
***
İnandıkları gibi yaşamanın bedelini hayatlarıyla ödemiş birer şahsiyet olarak Aliya da Akif de bizim önümüze bir ödev, bir sorumluluk koyuyorlar:

 

İnanç ve bilginin rehberliğinde çalışmak, üretmek ve güçlü olmak...

Adalete, hukuka, barışa, insana saygıya dayanan bir güce sahip olmak.

Her türlü gücü ahlakî bir çerçeveye oturtarak insanlığın huzur ve mutluluğu için kullanmak.

Evet, zor ve meşakkatli bir yol...

Ne var ki yol, bu yol...

 

Ahmet YAPICI

Kayıt Ol



Üye Girişi