Abdulgafur Levent
Abdulgafur Levent

Abdulgafur Levent

-

Yazarın Haberleri
#

Yeryüzünde her şeyin bir yaratılış gayesi(1) olduğu gibi eşref-i mahlukat olarak yaratılan insanın(2)da bir gayesi vardır. Bu gaye, hak ve adaleti tesis etmektir. İbadetlerimiz, bu gayenin gerçekleşmesi ve iradelerimizi, bu uğurda eğitmek için vardır. Günde beş vakit namazdan nafile olan teheccüde kadar; en küçük bir sadakadan zekât ibadetine kadar her şey, bir taraftan toplum düzeninin oluşmasına katkıda bulunurken öbür taraftan ferdin iradesini eğitime tabi tutar. İbadetle eğitilmeyen iradeler önce heva’nın, arzu ve isteklerin, şeytanın, sonra da başka insanların esiri olmaya mahkûm olur. 
Manevi güzelliklerle dolu olan Ramazan ayı, Müminler için bir Rahmet ve Mağfiret (bağışlanma) mevsimidir. Bu kıymetli zaman dilimini ibadet ve iyiliklerle değerlendiren mümin, ebedi mutluluğun kapısını aralar. Cehennemden kurtuluş beratını alarak zaman ve mekân cennetine doğru yol alır. Rahmet Peygamberimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Ramazan ayı gelince, cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulurlar.”(3) Bu hadisi şerif gösteriyor ki; ramazan ayında iyi işler yapıp kötülüklerden sakınan mümine cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır. Oruç sayesinde nefsine hâkim olup şeytana uymadığı için de, şeytanın eli kolu bağlanmış ve etkisiz hale gelmiş/getirilmiş olur. 
Mümin, niyetli bir ramazan yaşamaya kararlı olmalıdır. Burada oruç tutmak için gerekli olan niyetten söz etmiyoruz. Merkezi Allah rızası olan bir niyeti kast ediyoruz. Hz. Peygamberimiz (sav) “Ameller niyetlere göre değerlendirilir. Herkese niyet ettiği şey vardır.” (4) buyurmaktadır. O halde amel edenin gerçek değeri amel edenin niyetinde gizlidir. Ayrıca Peygamberimiz (sav), “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır.” (5) buyurmaktadır. 
Ramazanı şerifte niyetlerimizi sağlam tutmalıyız ki, adetlerimiz ibadete dönüşsün. Ziyaretlerimiz, ziyafetlerimiz, ikramlarımız, infaklarımız ibadet olsun. Dolayısıyla Allah için almalı, Allah için vermeli, Allah için ikram etmeli, Allah için okumalı, Allah için kılmalı… Kısaca her şeyde Allah rızası gözetilmelidir. 
Ramazan, kaybolan değerleri yeniden kazanma, her yıl aşınan değerleri onarma ve gönül estetiğini yakalama fırsatı verir. Ramazan ayında oruç, iradeleri sabırla eğitir, farkındalık bilinci kazandırır. Ramazanda iftar cömertliği, ikramı ve paylaşmayı öğretir. 
Ramazan okulunun programı, bizzat Allah tarafından tanzim edilmiştir. Sahurla başlayıp iftarla son bulan bu programa, müminleri rahata kavuşturan teravih, gündüzün sıyamına/orucuna gecenin kıyamı/namazı Hz. Peygamber (sav) tarafından eklenmiştir. Sahur da Hz. Peygamber (sav) buyruğuyla bu programın bir parçası olmuştur. Sahur, sadece ertesi gün açlığa daha iyi dayanmak için tavsiye edilmemiştir. Müminler, duaların reddedilmediği seher vaktinde uyanık kalarak bu eğitime, arınmaya, kulluğa hız kazandırırlar.
Ramazan okulunun gayesi, orucun farziyeti ile ilgili ayetin devamında geçen "leallekum tettekûn" ifadesinde gizlidir. Bu ifade, "korunmanız için" diye tercüme edildiği gibi "arınmanız için" diye de tercüme edilmektedir. Özellikle çağımızda yazılı ve görsel medyaya, içinde yaşadığımız topluma ve dünyamızda yaşanan olaylara baktığımızda, insanlığın gerçekten çok kirlendiğini ve arınmaya, maddi ve manevi temizlenmeye çok ihtiyacının olduğunu üzülerek görmekteyiz. Bugün insanlık, bu noktada gerçekten çok kötü bir imtihan veriyor. Onun için Ramazan, dolu olarak geliyor ki; bu, rahmettir, mağfirettir, arınmadır, tezkiyedir, takvadır. Ama giderken de yine dolu olarak gitmelidir. Ramazan kelime anlamıyla "kavurucu ateş" demektir. Dolayısıyla Ramazan, kötülükleri yakıp götürmelidir ki, insanlık ondan istifade edebilsin. 
Ramazan okulunun programı otuz günlük bir programdır. Günlük program, sahurla başlar. Mümin, sahura kalkarak programa kaydını yaptırmış olur. Sahur, Kur'an-ı Kerim'de yoktur. Kur'an-ı Kerim'de imsak vardır. Programın ana maddeleri bizzat Allah tarafından belirlenmiştir. Programın birtakım yönetmelikleri, bir takım teferruatı ise Hz. Peygamber (sav) tarafından belirlenmiştir. Sahur, bizzat Hz. Peygamber (sav) tarafından programa dâhil edilmiştir. Gecenin belli bir vaktinde bütün müminlerin sahura kalkıp, Allah rızası için oruca niyet etmeleri gerçekten müthiş bir hadisedir. Sahur, açlığa hiç dayanamayan insanlar için önemlidir. Bunun gibi birçok önem sayılabilir. Ama en önemlisi bir ibadete uyanık başlamaktır. Bütün insanlığın gaflet uykusuna daldığı bir sırada, uykuyu bölüp kalkmak, aileye o ilahi rahmeti getirmek, aile efradını sofranın etrafında bir araya getirip seher vaktine neşe katmak, gerçekten çok önemlidir. Seher vaktinin, ayrıca Allah katında ayrı bir değeri vardır. Bundan dolayı Hz. Peygamber (sav) sahuru, bereket kavramıyla birlikte zikrederek, "Sahura kalkın. Çünkü sahurda bereket vardır" (6) buyurmuştur. 
 Ramazan okulunun programında imsak vardır. İmsak, kelime anlamı itibariyle "tutmak" demektir. Hz. Peygamber (sav) bir hadislerinde, “Yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmayan bir kimsenin, yemeği ve içmeyi bırakmasına, aç kalmasına, Allah'ın ihtiyacı yoktur!”(7) buyurmuştur. Oruç, sadece karnı aç bırakmaktan ibaret değildir. İmsak’tan itibaren insan, bütün organlarını tutabiliyorsa, her türlü kötülükten ve günahtan uzak durabiliyorsa gerçek imsak, gerçek oruç budur. Hatta birisi gelir kendisine sataşırsa, Peygamberimiz (sav): "…Ben oruçluyum desin”(8) buyurmaktadır. Bazı İslâm bilginleri orucu üçe ayırmıştır. Avam orucu, havas orucu, havassu'l-havas orucu. İmam Gazali meşhur eseri İhya'da orucun üç mertebesinden bahsederken, vücutta iştah ve şehvetin tatmin yeri ve aracı olan iki azayı yani mide ve üreme organı, iştah ve şehvet duyduğu şeylerden mahrum etmekten ibaret olan orucu, “sıradan insanların orucu” (avam orucu) olarak görür. Gözü, kulağı ve diğer azaları günahtan korumayı sağlayan orucu “özel kişilerin orucu” (havas orucu) olarak görür ve tüm bunlara riayet ettikten başka, kalbini düşük amellerden, dünya düşüncelerinden kısaca masivadan arıtarak bütün varlığıyla Allah'a bağlanmayı ise “daha özel kişilerin orucu” (ehessu'l-havas orucu) diye tanımlar.  Oruç tutuyor ama sövüyor, sayıyor, küfrediyor, ağzından çıkanı kulağı duymuyor, kalp kırıyor, zulmediyor, bağırıyor, çağırıyor, hakaret ediyor, alay ediyor, yalan söylüyor... Bunlar, oruç ibadetinin hikmetine aykırı olan şeylerdir. Bazı insanlar, Ramazan ayında işlemedikleri kötülükleri Ramazan'ın dışındaki aylarda işlemekte herhangi bir beis görmeyebiliyor. Bu, çok yanlıştır. Ramazan, on bir aydaki gündelik iş yorgunluğunu biraz kenara bırakarak, manevi duyguları daha iyi yaşayıp tadabilmemiz için vardır.
Ramazan okulunun programında Kur'an okumak vardır. Mukabeleler vardır.  Hz. Ali (r.a)'nin,  "Düşünmeksizin Kur'an okumanın hayrı yoktur" sözünü göz önünde bulundurarak, anlamını düşünerek, içten gelen bir duygu ile gözlerden yaşlar akıtarak, tane tane okumak ve mucibince de amel etmek gerekir. Nitekim Yüce Allah: “Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?”(9) buyurmaktadır.
Ramazan okulunun programında iftar vardır. İftar, Hz. Peygamber (sav)'in duaların kabul edileceği vakit olarak ifade ettiği, bütün aile fertlerinin, manevi açıdan dolu dolu geçen bir günün sonunda bir sofra etrafında bir araya gelmesi, manevi değerinin ölçülemez olduğu çok değerli bir vakittir. Hz. Peygamber (sav) bir hadisinde: "Oruçlunun iki sevinci vardır. Biri iftar vaktindeki sevinci, diğeri de Rabbi ile bulaşacağı zamanda duyacağı sevinçtir."(10) buyurmuştur. İftar vakti işte böyle sevinçli bir andır.
Ramazan okulunun programında teravih vardır. Teravih, programın içerisine bizzat Hz. Peygamber (sav)'in koyduğu, şekillenmesinde Hz. Ömer (r.a)'in rolünün olduğu güzel bir ibadettir. 
Ramazan okulunun programında zekât vardır. Ramazan, aynı zamanda zekâtın mali yılıdır. Müslümanlar,  zekâtlarını Ramazan ayında vermeyi gelenek haline getirmişlerdir. Zekât, zenginin malındaki fakirin hakkıdır ve sosyal bir tesanüttür. 
Ramazan okulunun programında sadaka-i fıtr vardır. Fakirlere, kimsesizlere, yetimlere, dullara, düşkünlere yardım vardır. Ramazan okulunun programı çok zengindir. Programda namaz vardır, kıyam vardır, kıraat vardır, teheccüd vardır, nafile ibadetler vardır, infak vardır, teravih vardır, kadir vardır, Kur'an vardır, mukabele vardır, ilim vardır, irfan vardır, itikâf vardır, ibadet vardır, iyilik vardır, güzellik vardır, tevbe/istiğfar vardır, terbiye vardır, arınma vardır, korunma vardır, orucun neşesi bayram vardır... 
Ramazan okulunun programı, bizzat Allah tarafından tanzim edilmiştir. Sahurla başlayıp iftarla son bulan bu programa, müminleri rahata kavuşturan teravih, gündüzün sıyamına gecenin kıyamı Hz. Peygamber (sav) tarafından eklenmiştir. Sahur da Peygamber (sav) buyruğuyla bu programın bir parçası olmuştur. Sahur, sadece ertesi gün açlığa daha iyi dayanmak için tavsiye edilmemiştir. Müminler, duaların reddedilmediği seher vaktinde uyanık kalarak bu eğitime hız kazandırırlar.
Üstelik bu okulda, hiçbir mektepte, medresede ve üniversitede olmayan bir eğitim vardır. Şer’î mazereti olmayan her insanı kendine öğrenci olarak kabul etmiştir. Bu okulda belki akıl ve ilim verilmez. Ancak akıl ve ilmin ön şartı olan iradeler eğitilir. İslâm’daki birçok ibadetlerde olduğu gibi Ramazan okulunda tutulan oruçlar, irade hürriyetini temin etmeye yöneliktir. Çünkü irade hürriyeti manevi vasıflarla kaimdir. Vahiy ve Kur'an ayı olan Ramazan boyunca tutulan oruçlar, insan iradesini, heva ve heveslerin, istek ve arzuların esaretinden kendini kurtarma çabasıdır. İnsan bu okulda, Allah’ın çağrısına cevap vermeye hazır olabilmek için kendine hâkim olmayı öğrenir. Hayvani içgüdülerle bağları koparma imkânı veren bu kendini kontrol, bizzat kendimize karşı bir vazife ve sorumluluktur. 
Kendisini tuttuğumuzu sandığımız oruç, aslında bize kendimizi tutmayı öğretiyor. Yeme-içme, öfke ve şehvet güdümüzü denetim altına almamızı sağlıyor. Eğer insanın aklı, öfke ve şehvet güdülerine egemen olursa, o kimseden erdemli davranışlar; eğer öfke ve şehvet güdüleri akla egemen olursa, o kimseden sevimsiz davranışlar meydana gelir. İşte bütün bu noktalarda da oruç insanı eğitiyor, cemiyet için faydalı ve kendisinden korkulmayan, emin bir insan karşımıza çıkıyor. Büyük İslâm düşünürü İmam-ı Rabbani'nin şu sözü buna işaret etmektedir: ''Bir kimsenin ramazan ayı düzgün geçerse, senenin diğer kalan ayları da düzgün geçer.” Demek ki mümin kul oruç tutar, oruç da insanı tutar. İnsanın nefsini ıslah etmekle onun ruhunu incelterek, iyiliklerin ve güzelliklerin paylaşılmasına motive eder. Örneğin, yoksul ve kimsesizlere yemek yedirmek, giydirmek, felakete uğramış olan kimselerin biraz olsun acılarını dindirmek, sıkıntılarını hafifletmek için maddi-manevi yardımlarıyla katkıda bulunmak, herhangi bir yerde toplumun menfaatine yapılacak yararlı bir iş varsa, hemen oraya koşmak gibi. Bütün bu güzellikler, orucun gönüllerde estirdiği değişim rüzgarlarının bir sonucudur.
Oruç, namaz gibi bedenî bir ibadettir. Oruç bir ay müddetle bütün iç organlarımızı özellikle midemizi ve karaciğerimizi dinlendirir. Bedenin hareketini düzenler. Bedene güzellik ve zindelik verir. İnsanlarda ulvî duygular uyandırır. Allah’a bağlılığı artırır. Bu sebeple Hz. Peygamber (sav)’in: ''Oruç tutun, sıhhat bulun” (11) buyurmalarının temel esprisi budur. 
Oruç, duygu eğitiminin önemli boyutları olan, sevgi, estetik, iyi ahlâk ve şefkat duygularını geliştirir. İnsanlar arasında sosyal bağların güçlenmesine vesile olur. 
Oruç, insanlarda bencilliği giderir; paylaşmanın bir erdem olduğunu hatırlatır. İnsanı sosyalleştirir; insana, yoksulları koruyacak bir sorumluluk duygusu ve alışkanlığı kazandırır. 
Oruç, mülkün ve her şeyin temeli olan adaletten uzaklaşmamak gerektiği eğitimini verir. Sahip olduğumuz nimetlerin değerini anlamamıza yardımcı olur. 
Oruç, açlık ve susuzluğun ne anlama geldiğini bizzat yaşayarak, başımıza gelebilecek savaş hâli, yoksulluk, deprem gibi nice mahrumiyetler karşısında nasıl sabır gösterilerek direnilebileceğini öğretir. Bu açıdan oruç, en güzel bir eğiticidir. 
Oruçlu insan; yalan, gıybet, iftira, hile, aldatma, her türlü kötü söz ve davranışlardan uzak, bütün sosyal ilişkilerinde, söz ve sözleşmelerinde, iş ve işlemlerinde dürüst ve dosdoğru olmalıdır.
Sağlıklı bir topluma ulaşmanın yegane yolunun, her yönüyle eğitilmiş olgun bireylerle sağlanacağı bilinen bir gerçektir. Bu nedenle Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de fertlere, manevi arınmayı gerçekleştirmelerini pek çok ayetiyle emretmiş ve huzurlu bir toplum oluşturmanın yolunun bu olduğunu ısrarla vurgulamıştır: ''Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.'' (12)
Müminlere bir ikram olarak sunulan Ramazan ayı; ibadet, tevbe, dua, zikir, arınma, sosyal yardımlaşma ve dayanışma ayıdır. Ramazanda orucu bozacak maddi şeylerden kaçınmak ne kadar önemli ise, onun manasını bozan, sevabını götüren İslâm adabına aykırı davranışlardan sakınmak da önemlidir. Öyleyse, her türlü hayrı, rahmeti, bereketi ve daha nice güzellikleri bünyesinde barındıran Ramazan ayını gereği gibi değerlendirelim. Oruçlarımızı Allah’ın emrine uygun olarak her türlü haram ve kötü davranışlardan sakınarak, bütün uzuvlarımızla tutalım. Tuttuğumuz oruca zarar verici her türlü olumsuz söz, fiil ve davranışlardan uzak duralım. Bu ayı fırsat bilip kendimizi gelecek yıllara ve âhiret hayatına manen hazırlayalım. Belki bir sene sonraki Ramazan ayına yetişilemeyebiliriz. Bunun idraki içinde olalım. 
Aziz Peygamberimiz (sav)’in bir hutbesi ile yazımızı nihayete erdirelim: Ramazan’ın fazileti ile ilgili olarak, Selmân-ı Fârisî (r.a)’ın şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlullah (sav) bize Şaban ayının son günü bir hutbe irat etti ve şöyle buyurdu:
“Ey Müslümanlar!
Büyük ve mübarek bir ayın gölgesi üzerinize düştü. Bu, içinde “bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin bulunduğu bir aydır. Bu ay, Allah Teâlâ’nın, gündüzlerinde orucu farz; gecelerinde teravih namazını nafile olarak meşru kıldığı (mübarek) bir aydır. Bu ayda kim bir hayır işlerse, başka zamanlarda bir farzı yerine getiren kimse gibi sevap kazanır. Bir farzı eda eden de, başka aylarda yetmiş farzı yerine getiren gibi sevap kazanır. Bu ay, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı da cennettir. Bu ay, ihsan, yardım ve eşitlik ayıdır. Bu ay, müminin rızkının arttığı bir aydır. Kim bir oruçluyu iftar ettirirse bu, onun günahlarının bağışlanmasına ve cehennemden kurtulmasına sebep olur. İftar ettirdiği Müslüman’ın aldığı sevaptan bir şey eksilmeksizin onun kazandığı kadar da ayrıca sevap kazanır.” Bizim hepimiz bir oruçluyu iftar ettirecek imkâna sahip değildir… dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav); “Allah Teâlâ bu sevabı bir oruçluyu bir hurma veya bir yudum su ya da bir içim süt ile iftar ettirene de verir” buyurduktan sonra hutbesine şöyle devam etti: “Bu ay, evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden kurtuluş olan bir aydır. Kim (bu ayda) emri altındakilerin yükünü hafifletirse, Allah onu bağışlar ve cehennemden âzât eder. Bu ayda dört şeyi çok yapınız. Bunların ikisi ile Rabbinizi hoşnut edersiniz; ikisinden de zaten uzak kalamazsınız. Rabbinizi hoşnut edecek iki işiniz; “lâ ilâhe illellah” diyerek Allah’ın birliğine şehâdet etmeniz ve bağışlanma/mağfiret dilemenizdir. Uzak kalamayacağınız öteki iki şeye gelince, onlar da Allah’tan cenneti isteyip, cehennemden kurtulmayı dilemenizdir. Kim bir oruçluyu doyuracak olursa, Allah onu benim havuzumdan sulayacak, o da cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir.” (13)
Ramazanı Şerifinizi şimdiden tebrik eder, feyz ve bereketinden istifade etmenizi Yüce Allah'tan niyaz ederim. 

 

KAYNAKÇA
1- Zariyat Suresi, Ayet 56
2- Tin Suresi, Ayet 4
3- Buhari, Savm, 5, II,227
4- Müslim, İmare 155, II,1516
5- Kenzu’l- Ummal, Beyrut 1985, III, 419-425
6- Buharî, Savm, 20
7- Buhari, Savm, 8; Tirmizi, Savm, 16
8- Buharî, Savm 9; Müslim, Sıyam 163
9- Muhammed Suresi, Ayet 24 
10- Buhârî, Savm 9; Müslim, Sıyâm 163
11- Ebu Nuaym, Kitabu’t Tıb
12- Şems Suresi, Ayet 9-10
13- İbn Huzeyme, Sahih, III., 191-192 (Thk. M. M. A’zamîa), Beyrut, 1975
* Yazının kaleme alınmasında DİB Aylık Dergisi 2005 Ekim sayısından istifade edilmiştir.

İSRA VE MİRAC KANDİLİ VE MESCİDİ AKSA

İsra ve mirac olayı yüce Allah’ın sevgili Peygamberine bir mükâfatı, büyük bir ihsanı, eşsiz bir armağanı ve ilahi bir mucizedir. Aynı zamanda Müminlerin de Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’e imanlarının test edilmesidir isra ve mirac hadisesi. Mirac ile ilgili hadisi şeriflerde “Yükseğe çıkarıldım” “uruc” kelimesi kullanıldığından bu olaya “mirac” denmiştir. Yüce Allah’a yakınlığın en üstün derecesi olan isra ve mirac; beşer anlayışı çizgisinin ötesinde bir olaydır. Çünkü bu olayın fizik kanunları ile açıklanması mümkün değildir. Yüce Rabbimiz: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescidi Haramdan, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksaya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.”(1)  buyurmaktadır. İsra ve mirac, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)’in Allah’ın sonsuzluğu, yüceliği ve O’nun nihayetsiz kudretine yaptığı en görkemli şahitliktir. Rabbimiz, bu şahitlikte gerçek yüceliğin yalnızca kendisine ait olduğunu Efendimiz (s.a.v.)’in şahsında beşeriyete bir kez daha göstermiştir. Aynı zamanda arınma, yücelme ve kulluğun zirvesine erişmenin yollarını da öğretmiştir. Âlemlerin Rabbi, teslimiyet, sadakat, ahlak, doğruluk, dürüstlük timsali olan Kutlu Nebi’yi isra ve mirac ile taltif buyururken biz kullarına da mesajlar vermiştir. Buna göre, ömrünü bu yüce değerlerle tezyin edenler, kulluk basamaklarında her daim yükseleceklerdir. “Hadis kaynakları ile siyer ve delâil kitaplarında isrâ ve miracla ilgili birçok rivayet mevcuttur. Buhârî ve Müslim’de yer alan rivayetlerin ortak noktalarına göre olay şu şekilde cereyan etmiştir: Bir gece Resûlullah, Kâbe’de Hicr veya Hatîm denilen yerde iken -bazı rivayetlerde uykuda bulunduğu sırada veya uyku ile uyanıklık arası bir halde- Cebrail geldi; göğsünü açtı, zemzemle yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurup kapattı. Burak adlı bineğe bindirip Beytülmakdis’e götürdü. Resûl-i Ekrem Mescid-i Aksâ’da iki rek‘at namaz kılıp dışarı çıktığında Cebrâil biri süt, diğeri şarap dolu iki kap getirdi. Resûlullah süt dolu kabı seçince Cebrâil kendisine “fıtratı seçtin” dedi, ardından onu alıp dünya semasına yükseltti. Semaların her birinde sırasıyla Âdem, Îsâ, Yûsuf, İdrîs, Hârûn ve Mûsâ (aleyhimusselam) peygamberlerle görüştü; nihayet Beytülma‘mûr’un bulunduğu yedinci semada Hz. İbrâhim (a.s)’le buluştu. Sidretü’l-müntehâ denilen yere vardıklarında yazıcı meleklerin kalem cızırtılarını duydu ve Allah’ın huzuruna çıktı. Burada Cenâb-ı Hak elli vakit namazı farz kıldı. Dönüşte Hz. Mûsâ, elli vakit namazın ümmetine ağır geleceğini söyleyip Allah’tan onu hafifletmesini istemesini tavsiye etti. Namaz beş vakte indirilinceye kadar Hz. Peygamber’in huzûr-i ilâhîye müracaatı ve Mûsâ ile diyaloğu devam etti” (2) İsra ve miraç, bir yünüyle Allah’a vuslat, bir yönüyle de Allah’ın yasakladıklarını terk ediştir. Biz müminler için müjdedir miraç. Rabbimiz, kendisine ortak koşmayanların büyük günahlarının bağışlanacağını bu kutlu gecede müjdelemiştir. Peygamberimiz (s.a.v) böylece bu mübarek yolculuğu tamamlayarak aynı gece evine döndü. Peygamberimiz (s.a.v) evine döner dönmez gece olup bitenleri ailesine ve arkadaşlarına anlattı. Her söylediğinin gerçek olduğunda şüphe olmayan Peygamberimiz (s.a.v)’e ailesi ve arkadaşları inanmıştı. Mekkelilerin bazıları olayı duyar duymaz şaşkına dönmüşler; bir gecede bu kadar yer hiç gezilir mi demişlerdi. Çünkü onlar mirac'taki üstün gerçekleri kavrayacak seviyede değillerdi. Bu sebeple mirac olayı kendilerine anlatılınca inanmadılar. Her şeyi maddî ölçülere göre değerlendirdikleri için böyle şey olur mu? Dediler. Kâinatta olup bitenlerden, Allah'ın sonsuz kudretinden haberleri yoktu. Kervanların bir ayda gidip bir ayda geldikleri mesafeyi Muhammed bir gecede nasıl alabilecek, dediler. Hâlbuki Hz. Muhammed (s.a.v) onların kullandıkları vasıtaları kullanmış değildi. O, Burak'a binmişti. Burak, şimşek manasındaki berk kökünden gelir. O halde mirac'ta şimşek sür'ati vardır. Mekkeliler bu olay karşısında şaşkına döndüler. Hemen Hz. Ebû Bekir (r.a)'e koştular ve Peygamberimiz (s.a.v)’in isrâ'ya dair verdiği haberi ona naklettiler. Hz. Ebû 2 Bekir (r.a) onlara: “Muhammed (s.a.v.)'in doğru sözlü olduğuna kanaatim vardır. Bu kanaatimi size de bildiririm” dedi. Onlar: Demek Muhammed bir gecede Mescid-i Aksâ'ya gidip sonra dönüp geldiğini sen de tasdik mi ediyorsun? Dediler. Hz.Ebû Bekir (r.a): Evet, tasdik ediyorum. Değil bu, bundan daha ziyade uzaklarına da meleklerin gökten haber getirdiklerine de inanmışımdır, dedi. Bu cihetle Ebû Bekir (r.a)'e "Sıddık" denildi. Peygamberimiz (s.a.v)’in daha önce Mescid-i Aksâ'ya gitmediğini biliyorlardı. Onun için kendisine Mescid-i Aksâ ile ilgili sorular sordular. Peygamberimiz (s.a.v.) çok bunaldı. Çünkü bir an uğrayıp geçtiği bir yer hakkında ne kadar bilgisi olabilirdi. Kendisi bu anı şöyle anlatıyor: "Kureyş beni yalanlayınca Mescid-i Haram'a gidip Hicr'de ayakta durdum. Bundan sonra Allah bana Beyt-i Makdis ile gözümün arasındaki mesafeyi kaldırdı da ne sordularsa bakarak haber vermeye başladım”. (3) Mirac’da Peygamberimiz (s.a.v)’e üç ilahi ihsanda bulunulduğu hadisi şeriflerde ifade buyrulmuştur: 1- Beş vakit namaz, 2- Allah’a ortak koşmayanların bağışlanacağı müjdesi, 3- Bakara suresinin son iki ayeti celilesi (Amenerresulü). Bakara Suresinin son iki ayetinin anlamı: “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır dediler. Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (iyilik) kendine, yapacağı (kötülük) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” (4) Müminin yükselişi ve miracı olan namaz konusunda; müminlerin azami gayret göstermesi gerekir. Efendimiz (s.a.v) ahrete irtihal ederken/ölüm döşeğinde, namaz konusunda ve insanların elleri altında çalışanların hakları konusunda uyarıda bulunmuştur. -Namaz kılan, Allah’a ve Peygamber’e itaat etmiş olur, -Namaz kılan, Allah’ı anmış/zikretmiş olur, -Namaz kılan, maddi ve manevi kirlerden temizlenmiş olur, -Namaz kılan, vakitlerini düzene koyar, -Namaz kılan, kibir ve gururdan kurtulur, -Namaz kılan, ilahi murakabe altında olduğunun farkında olur, -Namaz kılan, cenneti, cemalullahı kazanmaya nail olur, -Namaz kılan dininin direğini dikmiş, kılmayan yıkmış olur, -Namaz bütün zikirlerin toplamıdır, -Namaz nurdur, -Namaz, sahibini yükseltir, -Namaz, Yüce Yaratıcı ile günde beş kez görüşmedir ve Allaha bağlılığın ifadesidir, -Dinde namaz durumu, vücutta başın konumu gibidir. MESCİDİ AKSA (KUDÜS) İslam’da Kudüs’ün, Mescid-i Aksanın özel bir yeri ve önemi bulunmaktadır. Cemaatleri, mezhepleri ve dünya görüşleri ne olursa olsun, Müslümanlar bu hususta ittifak ve görüş birliği içerisinde olması gerekiyor. Efendimiz (s.a.v): “(İbadet maksadıyla) Sefer ancak üç mescide yapılır. Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve benim şu mescidim (Mescid-i Nebevi)’dir. buyurmuştur. (5) Müslümanların ilk kıblesi olan Kudüs’ü Şerif, Mescid-i Aksa, siyonist kıskacında bulunmaktadır. Bugün herkese meydan okuyarak, kimseden çekinmeyerek, düşmanlıklarını açık ve kararlılıkla ortaya koyan Siyonist/İsrail, Terör Devleti tehlikesi dünyanın başına bela 3 olmaya devam etmektedir. Buna karşılık, büyük ve geniş coğrafyasına ve imkânlarına rağmen, İslam âlemi onlara karşı çıkamamıştır. Firavun’a seni firavunlaştıran (azdıran) neydi? Diye sormuşlar, o da, beni yaptığımdan alıkoyan birinin çıkmaması! Cevabını vermiştir. Umarım bu Modern Dünya’nın Firavun’larına, yaptıkları katliamların, zulümlerin ve haksızlıkların hesabını sorabilen ve gereğini de yerine getirebilmeye muktedir olan inşallah milletimiz olur. -Kudüs Müslümanların ilk kıblesidir, -Kudüs yeryüzünde ibadet için yapılan ikinci mescittir, -Kudüs isra ve mirac şehridir, -Kudüs kutsal şehirlerin üçüncüsüdür, -Kudüs Peygamberlik ve bereket yurdudur, -Kudüs Ribat ve mücahede yurdudur. -Kudüs/Mescid-i Aksa Müslümanların onurudur. Kudüs, ikinci İslam halifesi Hz. Ömer (r.a.) döneminde fethedilmiş ve Kudüs baş Patriği Sophronius, şehrin anahtarlarını komutanlardan birine değil, bizzat halifenin kendisine teslim edeceğini söyleyince Hz. Ömer (r.a) Medine’den Kudüs’e doğru duygu yüklü bir yolculuk gerçekleştirmiş ve şehrin anahtarlarını patrikten kendi eliyle teslim almıştır. Şehirde yaşayan Hıristiyanlarla, tarihe “Ömer Sözleşmesi” olarak geçecek bir antlaşma imzalamıştır. Onlara İslam’ın öngördüğü can, mal, inanç ve ibadet gibi haklarını koruyacağına dair teminat vermiştir. Bu önemli vesika Halid b. Velid, Amr b. As, Abdurrahman b. Avf ve Muaviye b. Ebu Sufyan gibi İslam komutanlarının şahitliğinde imzalanmıştır.(6) Siyonistlerin Kudüs’ü Yahudileştirme çabaları Allah’ın izni ile sonuç vermeyecektir. Kıyamete dek mücadele ve mücahede devem edecektir. Efendimiz (s.a.v): “Ümmetimden bir topluluk, galip oldukları halde kendilerine Allah’ın emri (kıyamet) gelinceye kadar düşmanlarını kahretmeye devam edeceklerdir ve başlarına gelen hastalıklar dışında hiçbir düşman onlara zarar veremeyecektir. Orada bulunanlar, Ya Resulellah Peki (o gün) bu kimseler nerede olacaklar? Diye sordular. Hz. Peygamber (sav) “Beytul-Makdis’te (Kudüs) ve onun çevresinde olacaklardır.” buyurdu. (7) İçerisinde bulunduğumuz üç ayları fırsat bilerek Yüce Allah’a karşı kulluk vecibelerimizi daha da ziyadeleştirmek gerekir. İsra ve mirac mucizesini tefekkür ederek, Allah’tan af ve bağışlanma dilemeliyiz. Birbirimize sevgi ve saygı ile yaklaşmalı, düşmanca davranışlardan uzak durmalıyız. Sağlıkla kavuştuğumuz bu kutlu günleri değerlendirmeli ve Allah'ın Lütfettiği sayısız nimetlerine şükretmeliyiz. Bu vesileyle isra ve miraç kandilinizi tebrik eder, Ülkemiz, İslâm Âlemi ve bütün insanlık için hayır ve hidayet, rahmet ve bereket, barış ve saadet getirmesini Yüce Allahtan temenni ederim. 02.04.19 

KAYNAKÇA

1-İsra Suresi Ayet 1.

2-TDV İslam Ansiklopedisi, MİRAC Md.

3-Buhari, Menakıp, 41; Müslim, İman, 75.

4-Bakara Süresi 284-286.

5-Buhari.

6-Tarihu’t-Taberi, Daru’l-Mearif, Mısır, lll/609.

7-Taberani.

NOEL VE MİLADİ YILBAŞI

Putperest inanç ve efsanelerine dayanmakta olan Noel, Hıristiyanlığa sonradan giren, günümüzde bir Hıristiyan bayramı şeklinde kutlanmakla birlikte bu bayrama has unsurlar Batı kültürünün yayılması ile Hıristiyan olmayan ülkelerde de birer tüketim ve eğlence fırsatı olarak benimsenmiştir. Ayrıca Katolik Hıristiyan geleneğinde şekillenen takvim anlayışının bir parçası olan yılbaşı uygulaması da esasen pagan Roma kökenli yeni yıl anlayışının devamı olup aşırı tüketime yönelten bir eğlenceye dönüştüğü için bugün pek çok Hıristiyan tarafından eleştirilmektedir1.
Yılbaşı kutlamaları denilince eski yılın sona erip yeni yıla geçildiği 31 Aralık/1 Ocak gecesi yapılan eğlence ve faaliyetler anlaşılır. Ancak yılbaşı eğlenceleri, ilk bakışta yeni yıla girişin kutlamaları gibi gözükmekle birlikte bunun Hıristiyan batının Noel bayramıyla da yakın ilgisi bulunmaktadır. Dinimizde ise; Noel ve yılbaşı kutlamalarının yeri yoktur. Miladi yılbaşının biz Müslümanlar için, resmî ve milletlerarası bir takvim başlangıcı olmasının dışında hiçbir kıymet ve değeri yoktur. 
Toplumumuzda ve diğer Müslüman toplumlarda “yılbaşı kutlaması” adı altında düzenlenen eğlence toplantıları hiçbir kültürel ve geleneksel temele sahip değildir. Bu tür eğlence ve kutlamalarda aklı ve sağlığı tehdit eden içki içmeyi, aile bütçesini sarsan kumarı ve israf boyutundaki harcamaları milli ve dini değerlerimizle bağdaştırmak asla mümkün değildir. Ayrıca milli ve manevi değerlerimize ters bu tür eğlence ve adetler, kültürel tahribata yol açmakta, bizleri millî kimliğimizden uzaklaştırmaktadır. Bu bakımdan Hıristiyan olmayan ülkelerde yılbaşı kutlamaları, Batı’nın körü körüne taklit edilmesinin veya Hıristiyan Batı’nın kültür ihracının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Ülkemizde öteden beri yılbaşı kutlamalarıyla ilgili olarak yapılan tenkitler ve gösterilen hassasiyet de buradan kaynaklanmaktadır. Hiç şüphe yok ki, milletler, millî örf ve adetleriyle tanınırlar ve onlarla yaşarlar. Millî örf ve adetleriyle tarih sinesindeki şerefli mevkilerini korurlar. Çünkü millî örf ve adetler, bir milletin millî kültürünün ve dinî inancının aynasıdır. Sağlam millî örf ve adetlere sahip milletler, dini bağları kuvvetli ve milli kültürü yüksek olan milletlerdir.
İslâm dininin inanç, ahlâk, ibadet ve muamelât alanında getirdiği hükümler, öngördüğü kural ve tavsiyeler Müslümanlarca öteden beri bir bütün olarak kabul edilmekte, günlük ve sosyal hayatla ilgili şekil ve muhteva bile çoğu defa bu bütünün bir parçası olarak mütalaa edilmektedir. Öte yandan Kerim Kitabımızın âyet-i kerimelerinin ve Risâlet’i boyunca Hz. Peygamberimiz (sav)’in sıkça üzerinde durduğu konulardan birisi de, Müslümanların fert ve toplum olarak belli bir kimlik kazanmaları, kendi şahsiyetlerini korumaları ve kendilerine güven duymaları olmuştur.
“Resmî yılbaşı her geldiğinde gecesinin kutlanmasının veya o geceye mahsus faaliyet ve eğlencelerden bir kısmına katılmanın İslâm'daki yeri (hükmü) tartışılır. Din hizmetlileri ve muhafazakâr Müslümanlar “bu geceye mahsus bir faaliyete katılmanın caiz olmadığını” söyler, Müslümanların böyle bir yılbaşı gecesi yokmuş gibi davranmalarını, normal hayatlarına devam etmelerini ister, bunu tavsiye ederler. Bir kısım modernist İslâm yorumcuları ile amelsiz veya İslâm'ın gerektirdiği hayat konusunda duyarsız Müslümanlar ise “dünyanın kutladığı ve eğlendiği bu geceye katılmakta ve eğlenmekte bir sakınca bulunmadığını” söylerler. Son zamanlarda, bir konunun İslâm'daki yeri sorulurken, araştırılırken mutlaka bir ayet veya hadis de aranıyor. Böyle bir yaklaşımın bilgi eksikliğinden kaynaklandığı kesindir. Çünkü İslâmî hüküm ve değerlendirmenin kaynağı vahiy (ayet ve hadisler) olmakla beraber, bunların sınırlı olduğu, bir mesele hakkında ayet ve hadis yok ise (doğrudan, adını ve niteliklerini belirterek meseleyi hükme bağlayan bir nas yoksa) içtihada gidilir. Bu konuda uzman (âlim) olanların bildiği usule uygun olarak yapılan içtihat ile ulaşılan sonuç da (hüküm ve değerlendirme de) dine dâhildir, İslâmî’dir, içtihat eden âlimi ve bilgileri yetersiz olduğu için âlimden sorma durumunda olan diğer Müslümanları bağlar. Hz. Peygamber (sav) zamanında yılbaşı kutlamaları bulunmadığı için, doğrudan bu konuyu hükme bağlayan bir ayetin veya hadisin bulunmaması tabiidir. Ama bizim dünyamızda önümüze çıkan bu konunun -çeşitli içtihat yöntemleriyle- İslâm’daki yerini belirleyebilmek, hükmünü (haram, mekruh, mubah olup olmadığını) ortaya koyabilmek için yararlanabileceğimiz birçok ayet, hadis, kural ve ilke vardır. 
Meselemizin hükmünü araştırmadan önce ne olduğunu açıklamak gerekir. Yılbaşı, tarih başlangıcı olarak Müslümanlara ait değildir, Hıristiyanlara aittir. Aslında kış gün dönümünü kutlama âdeti çeşitli Asya ve Avrupa putperest (pagan) topluluklarında vardı. Tarihî kayıtlara uygun olmadığı halde Hz. İsa'nın doğduğu gün kilise tarafından 25 Aralık'a çekildi, eskiden beri yapılmakta olan kutlamaların Hıristiyanlığa dâhil edilmesi hedeflendi. Ancak zaman içinde bu kutlamaya katılan diğer kiliseler aynı tarihte birleşmedi, farklı tarihleri benimsediler. Yılbaşında yapılan Noel Yortusuna (Hıristiyanlığa mahsusu bir ayine) adı karıştırılan Noel Baba (Aziz Nichola, Santa Claus) aslında; yani tarihî bir şahıs olarak bir Hıristiyan azizi (ermişi, velisi)’dir. Zaman içinde bu azizin tarihi kimliği değiştirilmiş, kendisiyle ilgili birçok efsane uydurulmuş ve ilk defa 17. asırda Almanya'da Noel Yortusuna karıştırılmış, daha sonra bu uygulama Hıristiyan dünyasına yayılmıştır. Müslümanlar tarih başlangıcı olarak hicreti kullanırlar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hıristiyanlara ait bulunan bu tarih başlangıcını resmen benimsediği için bu yılbaşı, aynı zamanda Türkiye'nin resmî Yılbaşıdır, millî ve dinî yılbaşı değildir. 
Bu kısa tarih bilgisinden çıkan sonuç şudur: 
a) 1 Ocak 2018 yıl önce Müslümanların veya Türklerin tarihinde, tarih başlangıcı olacak bir olay geçmemiştir. 
b) Hz. İsa (a.s)'ın doğum tarihine uygun olmamakla beraber onun doğumu bu tarihin başlangıcı olarak kabul edilmiş; bundan öncesi ve sonrası için “milattan (İsa a.s.'ın doğumundan) önce, sonra” denilmiştir. 
c) Hz. İsa (a.s) biz Müslümanlara göre aziz bir Peygamberdir, ancak Hıristiyanlar onu Peygamberlikten çıkarmış, tanrılaştırmışlardır. 
d) Noel Baba aslında bizce de saygıya değer bir mümindir (Hz. İsa (a.s)'ın tebliğ ettiği dine inanmış ve o din içinde yetişmiş velidir), ancak dün Hıristiyanların, bugün dinli dinsiz Batı'nın Noel Babası, nitelikleri bakımından bu aziz, bu veli, bu mümin değildir. Onun adının karıştırıldığı yortu da bir Hıristiyan ibadetidir. 
Müslümanlar bu yılbaşını takvim başlangıcı yaparlarsa, yılbaşı gecesinde yapılan ayin veya eğlencelere iştirak ederlerse ne olur? 
Yılbaşı dolayısıyla yapılan dinî ayine katılan (Hıristiyanlarla beraber bu toplu ibadeti yapan) Müslümanlar en azından haram (büyük günah) işlemiş olurlar. Bu hükmün akla ve vahye dayalı delillerini zikretmeye bile gerek yoktur. Dinî ayine katılmadan yılbaşı dolayısıyla toplantı ve eğlence yapan Müslümanlar, bu eğlencelerde ayrıca hiçbir haram işlemeseler dahi, kökeni dinî (İslâm'dan başka ve ona göre bugün muteber olmayan bir dine dayalı) olan bir faaliyete katıldıkları ve başka dinden olanlara -dinle ilgili bir konuda- benzer hale geldikleri için günah işlemiş olurlar. “Bir din ve kültür topluluğuna kendini benzetenler onlardan sayılır”2 mealindeki hadis bu davranışı yasaklamaktadır. Yılbaşı, takvim, tarih, tatil, eğlence, şenlik ve bunlarla ilgili âdetler bir milletin kültürüdür. Kültür, din ve ideolojinin bedenlenmesi, ete kemiğe bürünmesidir. Bu ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Eğer birileri din ile kültürü birbirinden ayırmaya, aralarındaki bağı koparmaya kalkışırsa -zor olmakla beraber bunu yapabilirse- kültür ile beraber dini de değiştirme yoluna girmiş olur. Bedenini parça parça kaybeden din gider (milletin hayatından çıkar) onun yerine yeni kültürün dini veya dinsizliği gelir. Kültür ile din arasında böyle bir bağ bulunduğuna göre; kültürün değişmesi dini yakından ilgilendirir. İslâm'ın beş temel amacından biri dini (Müslümanların hayatında İslâm'ı) korumaktır. İslâm'ın korunmasını olumsuz etkileyen bir davranış, bir kültür değişimi, bir kültür taklidi haramdır, bazen bununla da kalmaz dinden çıkma sonucunu doğurur. 
Sevgili Peygamberimiz (sav) Medine'ye hicret edince, burada öteden beri iki bayramın bulunduğunu ve bu bayramlarda kutlama yapıldığını öğrendi. Bayramlar, dinin etkilenmesi bakımından önemli kültür unsurları olduğu için bunları değiştirdi ve yerlerine Ramazan ile Kurban bayramlarını tebliğ etti. Daha pek çok hadiste, başka dinlerle ilişkisi veya sembolik değeri/fonksiyonu bulunan âdet ve uygulamaları Müslümanlara yasakladı.”3  
Yüce Rabbimizden, bize zamanı iyi plânlama ve iyi değerlendirme bilincini bahşetmesini ve yılların iyi bir muhasebesini yapmamızı, başta ülkemiz, gönül coğrafyamız ve İslâm âlemi olmak üzere tüm insanlığa barış, huzur ve mutluluk getirmesi niyazımızdır.  
Al-i Şan Peygamberimiz (sav)’in iki hadis-i şerifleriyle derlediğimiz yazımızı sonlandıralım: “İki nimet vardır ki, insanların çoğu onları değerlendirme hususunda aldanmıştır: Sağlık ve boş zaman.”4 , “Beş şey gelmeden önce beş şeyin değerini iyi bil; ölümden önce hayatın, meşguliyetten önce boş zamanın, yokluktan önce varlığın, ihtiyarlıktan önce gençliğin ve hastalıktan önce sağlığın.”5 28.12.18

 

 

 

 

KAYNAKÇA
1-Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi. 
2-Ebu Davud, libas 4. 
3-http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat/0277.htm.
4-Buhârî, Rikâk, 1.
5-Hakim, el-Müstedrek, IV, 341.

VAHYİN IŞIĞINDA HZ. MUHAMMED (S.A.V) VE İLİM

VAHYİN IŞIĞINDA HZ. MUHAMMED (S.A.V) VE İLİM
Hz. Muhammed (s.a.v.), 23 yıllık vahiyle yoğrulmuş Peygamberlik dönemi boyunca putperestliğin yerine tevhidi, zulmün yerine adaleti, düşmanlığın yerine kardeşliği, cehaletin yerine ilmi, çatışmanın yerine kaynaşmayı getirme gayreti içinde hayatını vakfetmiş; doğruluk, güvenirlik, adalet, nezaket ve cömertlik gibi ahlaki davranışlarıyla insanlığa örnek olmuştur. Fert ve toplumun huzurunu bozan davranışlarla mücadele etmiş ve toplumsal hayat için gerekli olan temel değişiklikleri gerçekleştirmiştir. Bütün bu faaliyetlerinin sonucu olarak, vahyin ışığında, mükemmel kişiliğiyle devlet idaresinde, aile reisliğinde, ekonomik, sosyal, kültürel ve ahlaki alanlarda gerçekleştirdiği uygulamaları sayesinde “cahiliyye” olarak nitelendirilen ve temel özellikleri bilgisizlik, putperestlik, kabile asabiyeti, zorbalık, zulüm, haksızlık, başıbozukluk, adaletsizlik, barış ve nizamdan uzak bir hayat dönemini kapatarak, yerine sulh ve sükûnun, huzurun ve kardeşliğin hâkim olduğu yepyeni bir toplum oluşturmuştur.
Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) ilme, eğitim ve öğretime büyük önem vermiştir. Hadis literatüründe ilme teşvik eden yüzlerce hadisi şerif mevcuttur. Öte yandan cehaleti de yeren çok sayıda hadisi şerifler bulunmaktadır. Nitekim Hz. Peygamberimize indirilen ilk vahiyde “Yaratan Rabbinin adıyla OKU”(1) emridir. Dolayısıyla okumak, Efendimiz (s.a.v.)’ e ve ümmetine Allah Tealanın ilk emridir. Bunun yanında Kerim Kitabımız Kuran’da ilme teşvik eden ve âlimi öven birçok ayeti kerimeler mevcuttur. Hz. Muhammed (s.a.v.)‘in ilahi tebliğ görevinin en önemli kısmının eğitim ve öğretim olduğunu görmekteyiz. Nitekim bir ayette; “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allahın ayetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (2) buyurmuştur. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’de bir hadisinde kendi görevinin mahiyetini şöyle açıklamıştır: “Allah beni muallim (öğretmen) olarak göndermiş bulunuyor.” (3)
Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) Mekke döneminin ilk yıllarında kendisine vahyedilen ayetlerin yazılmasına ve bu suretle korunmasına önem vermiş ve Darü’l-Erkam’ı bir eğitim ve öğretim merkezi olarak kullanmıştır. Burada Kur’an ayetleri okunuyor, yazılıyor, dini bilgiler öğretiliyor ve bu bilgilerin pratik uygulaması yapılıyordu. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) hicretten iki yıl önce Mekke’ye gelip Akabe mevkiinde Müslüman olan Medinelilerin eğitimi ile de ilgilenmiş, onların isteği üzerine Kur’an’ı ve İslam’ın prensiplerini öğretmek için Medine’ye öğretmen göndermiştir. Hicretten sonra Medine-i Münevvere’de Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’in önemli faaliyetlerinden biri, Mescid-i Nebeviyi inşa etmiş olması ve Mescidin bitişiğinde “Suffa” isimli İlk İslam Üniversitesini kurmasıdır. Bizzat Resulullah (s.a.v.) burada ders veriyordu; fakat henüz tedrisata yeni başlayanlara okuma-yazmayı ve Kur’an-ı Kerim öğretmek üzere diğer bazı öğretmenler de vazife görüyorlardı. Ubade b. Samit adlı sahabi, burada yazı ve Kur’an öğretenlerden biridir. Hz. Peygamberimiz(s.a.v.), Mescid-i Nebeviye ilim öğrenmek için gelenleri, Allah yolunda cihad edenlerle bir tutmuştur.(4)
Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) ilim öğrenmede kadın ve erkek ayırımı gözetmemiş, erkeklerin yanı sıra kadınların eğitimiyle de ilgilenmiştir. Bir hadisi şeriflerinde: “Kadın ve erkek her Müslüman’a ilim öğrenmek farzdır.” (5) buyurmuşlardır. Onlara, özel gün ayırarak konuşmalar yapmıştır. O’nun zamanında kadın öğretmenlerde vardı. Şifa (Ümmü Süleyman b. Hayseme), Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımlarından, Hz. Hafsa’ya yazı yazmayı öğretmiştir. Efendimizin hanımları, kızların eğitim ve öğretimi ile ilgilenirdi. Onlar evlerine gelen genç kızlara bildiklerini anlatırlardı. Bu kızlar da öğrendikleri bilgileri
başkalarına aktarırlardı. Müminlerin Annesi Hz. Aişe ve Ümmü Seleme (Allah onlardan razı olsun) başta olmak üzere, Efendimizin hanımlarının ve daha başka kadınların eğitim ve öğretime büyük katkıları olmuştur. Hz. Aişe annemiz öğrenme konusunda çekinmeyen Ensar kadınlarını övmüştür.
Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) eğitimde kolaylaştırıcı metotlar takip etmiş, sabır ve tahammülü teşvik ve tavsiye etmiş; öfkeye ve şiddete yer verilmemesini istemiştir. Nitekim bir hadisi şeriflerinde: “Öğretin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın, öfkelendiğiniz zaman susun!” buyurmuş ve “öfkelendiğiniz zaman susun!” sözünü üç defa tekrar etmiştir. (6)
Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’in faaliyetlerinde yazıya verdiği ehemmiyet, Bedir savaşında esir düşen müşrik düşman askerleri için fidye-i necat olarak adam başına dört bin dirhem biçildiği halde bunlar arasında okuma yazması olanların Medineli on Müslüman’a bunu öğretmek suretiyle serbest bırakılmasını emretmesinde görülür. (7)
Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) yabancı dil eğitimine de ehemmiyet göstermiştir. Bir gün Zeyd b. Sabite: “Sen Süryanice biliyor musun? Bana mektuplar geliyor” demiştir. Zeyd b. Sabit’in “Bilmiyorum” demesi üzerine Hz. Peygamber “onu öğren” buyurmuştur. Bunun üzerine Zeyd, kısa zamanda İbranice ve Süryanice öğrenmiştir. (8) Sahabe arasında Farsça, Rumca, Kıpti’ce, Habeşce, İbranice ve Süryanice bilenler vardı.
Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) bilginin yaygınlaşmasını teşvik etmiş; insanlardan bildiklerini başkalarına aktarmalarını istemiştir.(9) Efendimiz (s.a.v.)’in eğitim ve öğretim konusunda her zaman geçerliliğini koruyabilecek evrensel nitelikteki uygulamaları bizim için büyük önem arz etmektedir. Bu hususları şu şekilde özetleyebiliriz: Okuma yazmaya önem vermesi, eğitimde şiddete yer vermemesi, öğrettiği konular pratiğe yönelikse, söylediğini önce kendisinin uygulaması veya uygulamalı bir şekilde öğretmesi, bir konuyu iyice hazmetmeden diğerine geçmemesi(10), öğrencileri bıktırmaması ve usandırmaması, muhataplarına sorular sorarak dikkatleri üzerine toplaması ve daha sonra da cevaplaması, konuyu örneklerle ve benzetmelerle hatta şekil çizerek sunması, gerekli durumlarda yazdırarak öğretmesi vb.(11)
Yükselişin kaynağı eğitim ve ilimdir. En yüksek rütbe ilim rütbesidir. Bilgili insan, güçlü insandır ve yönetendir. Kaçınmamız gereken en büyük düşman cehalettir. Bütün terakki ve tekâmüllerin engeli, tedenni ve süfliliklerin kaynağı cehalettir. Gözlerin aydınlık ufuklara ve geleceğe açılması, ruhların karanlık bir dünyadan sıyrılarak aydınlığa kavuşması, aklın güç kazanması, düşüncenin en güzel ve en doğru yolda gelişmesi, insanlığa huzur, güven ve mutluluk kapılarının açılması yalnız ilimle, eğitimle mümkündür. Aziz Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)’de insanlığın en büyük eğitimcisi ve öğretmenidir. Ne mutlu o Rahmet Peygamberine tabi olanlara! 2017-2018 eğitim-öğretim yılı milletimiz ve ülkemiz için hayırlara vesile olsun.

 

 

KAYNAKÇA
1- Alak Suresi, Ayet 1.
2- Al-i İmran Suresi Ayet 164.
3- İbn Mace.
4- Ahmet b. Hanbel.
5- İbn Mace.
6- Ahmet b. Hanbel.
7- İslam Peygamberi Prof. Dr. M Hamidullah.
8- Tirmizi, Ahmet b. Hanbel.
9- Müslim.
10- Ahmet b. Hanbel.
11- Hz. Muhammed ve Öğretim Metotları Ebu Gudde

Ashab-ı Kiramın Örnekliği ve Ahlakı Yaşantısı
İslam dininin en güzel yılları hiç şüphesiz ki, Al-i Şan Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in, “Asırların en hayırlısı benim asrımdır.”1 buyurduğu “Asr-ı Saadet” dönemidir. Kâinat, Risalet nuruyla aydınlanmış, Efendimiz (s.a.v.) ve O’nun güzide ashabı, o ulvi ve kutsi zamanın en kıymetli ziynetleri olmuş ve insan neslinin ulaşabileceği en son seviyeye nail olmuşlardır.
 
Sahabe-i Güzin Efendilerimiz, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e gösterdiği bağlılık ve teslimiyet, verdiği destek; hem hayatında hem de vefatından sonra İslâm’ın yayılması ve doğru anlaşılması için yaptıkları çalışmalar sebebiyle, dinde önemli bir yere sahiptirler. Ashab-ı Kiram, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in eğitimi sayesinde yepyeni bir hayata kavuşmuş, bizzat Resûlullah (s.a.v.)’tan öğrendikleri İslâm’ı en güzel bir şekilde yaşamış ve kendilerinden sonra gelen ümmete birer üsve-i hasene olmuşlardır. Bundan dolayıdır ki, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ümmetin, Sahabe-i Güzin Efendilerimizi örnek almasını tavsiye etmiş ve sahabe çizgisini, getirdiği dinin ve inşa ettiği İslam nizamının devamı olarak göstermiştir.2 
 
Ashab-ı Kiramın İslam’ı yayma ve Resûlullah (s.a.v.)’ı koruma ve O’na sahip çıkma uğrunda yaptığı fedakârlıklar, kendilerinden sonra gelen nesilleri imrendirecek ve hayrette bırakacak niteliktedir. İslamiyet onların bu davranışları sayesinde kök salıp yayılmış ve sonraki nesillere ulaşmıştır. Sahabelerin Hz. Peygamber (s.a.v.)’i kendilerinden sonra gelen nesillere tanıtmada önemli rol üstlendikleri bilinmektedir. Resul-i Ekrem (s.a.v.) ve O’nun şahsiyeti hakkında bilinenler, sahabenin naklettiği tespitlerden ibarettir. Kur’ân-ı Kerim’in sure ve ayetlerinin iniş sebepleri, hadislerin vürud sebebi, Kur’ân hükümlerinin pratik hayata tatbiki ve açıklanması ile Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in Peygamberliği süresince yaptığı icraat ashabın nakilleri sayesinde bilinmektedir.
 
“Kur’ân-ı Kerîm’in “insanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet”3 diye tanıttığı Sahabe Efendilerimiz, ümmet içinde en değerli ve faziletli nesil kabul edilmektedir. Bu değer ve fazileti, taşıdıkları güçlü iman ve örnek davranışları sayesinde elde etmişlerdir. Onlar, İslam’a girdikleri ilk andan itibaren güçlü bir imanla kabul ettikleri yeni dinin gereklerini tam bir teslimiyetle yerine getirmişlerdir. Bu yeni dine girmeye ve onu yaşamaya zorlanmadıkları halde onların büyük bir kısmı ömrünü Resulullah (s.a.v.)’ın yanında geçirmiş, onunla savaşlara katılmış ve İslam’ın yayılması için gayret göstermişlerdir. Bu süreçte İslam karşıtları tarafından tehdit ve işkencelerle, hatta ölümle karşılaşan, yurtlarını, mallarını, eşlerini ve çocuklarını terkedip başka yerlere hicret etmek zorunda kalanlar olmuş ancak inançlarından dolayı, Allah’a ve Resulüne olan bağlılıklarından taviz vermemişlerdir. Cenâb-ı Hak Ashâb-ı Kiramı Kur’ân’da övmüş ve mutedil bir ümmet olduklarını4, Allah ve Resulüne iman edip tam bir teslimiyet gösterdiklerini ve büyük ecir kazandıklarını5 Allah’ın kendilerinden, kendilerinin de Allah’tan razı olduğunu ve ebedî kalacakları cennetin onlar için hazırlandığını6 bildirmiş; Allah’a ve Resulüne yardım eden sâdık müminler olduklarını7 ihtiyaç içinde bulunmalarına rağmen başkalarını kendilerine tercih ettiklerini ve kurtuluşu hak ettiklerini8, gerçek müminler olarak bağışlanacaklarını ve âhirette cömertçe rızıklandırılacaklarını9, haber vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de fedakârlıklarını birlikte yaşayarak gördüğü ashaptan bahsederken onları “insanlık tarihinin en hayırlı nesli”, “ümmetin en hayırlıları”10, “cehennem ateşinin yakmayacağı kimseler”11,  “cennetlikler”12, diye tanıtmış, ayrıca ümmetin onlara ikramda bulunmasını13, iyilik etmesini14 ve kendilerini çekiştirmemesini15 istemiştir.”16
 
Ashab-ı Kiram gökteki yıldızlar gibi17 kendilerinden sonraki zamanlarda yaşayanlara doğru yolu bulmada bir pusula niteliğinde yol gösterdiler, yön verdiler, örnek oldular. Onlar, bütün his ve davranışlarının, söylem ve eylemlerinin Allah rızasına muvafık olmasının gayretini gösterip bu minval üzere yaşadılar. Bir gün Allah Rasulü (s.a.v.) Beni Nadir’den alınan ganimetleri Muhacir’lere taksim etmiş, Ensar’dan da ihtiyacı olan üç kişiden başkasına vermemişti. Daha sonra Ensar’a hitap ederek: “Dilerseniz daha önce Muhacirler’e verdikleriniz onlarda kalır, siz de bu ganimetten pay alırsınız. Dilerseniz verdiklerinizi geri talep eder, bu ganimetin tamamını onlara bırakırsınız.” buyurdu. Bunun üzerine Ensar büyük bir diğergâmlıkla, mümin kardeşlerini kendilerine tercih ederek şu güzel cevabı verdiler: “Ya Rasulallâh! Muhacir kardeşlerimize hem mallarımızdan ve evlerimizden hisse veririz, hem de ganimetin tamamını onlara bırakırız”. Bunun üzerine, samimi bir fedakârlıkla yapılan infakların kulu kurtuluşa erdireceğini müjdeleyen şu ayet-i kerime inzal oldu: “Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir”.18 Ashabın, mümin kardeşini kendi nefsine tercih edişini gösteren bu tablo ne muazzam ve güzel bir İslâm ahlâkı sergilemektedir.
 
Cabir (r.a), Ensar’ın Muhacir kardeşlerine olan îsâr ve diğergâmlığını şöyle anlatır:  “Ensar, hurmalarını devşirdiklerinde/topladıklarında bunları ikiye ayırır, bir tarafa çok, diğer tarafa da az hurma koyarlardı. Daha sonra, az olan tarafa hurma dallarını koyar(ak o tarafı çok gösterir), Muhacirler’e, “Hangisini tercih ederseniz alın”. Derlerdi. Onlar da (çok görünen yığın Ensar kardeşlerimizin olsun diye az görünen yığını alırlar) ve böylece hurmanın çoğu Muhacirler’e gelirdi. Ensar da bu yolla az olan kısmı kendilerine bırakmış olurlardı...”19 Çünkü Ensar, içinde yaşadıkları toplumun maddî ve manevi sıkıntı ve problemlerinden kendilerini mes’ul hisseden zirveleşmiş bir ruh ve hassas bir vicdana sahiptiler. Muhacirler de maruz bulundukları onca sıkıntılara rağmen mümkün olduğunca müstağni bir hayat yaşayıp kimseye yük olmamaya bilakis yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Zira onlar dünya nimetlerini nefislerine tahsis etmek yerine infak yolunda seferber ederek imanın vecd, lezzet ve halâvetini tercih ediyorlardı.
 
Ashab-ı Kirâm, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine emanet ettiği dünyevi makam ve mevkileri hiçbir zaman gurur ve kibir gibi nefsanî bir üstünlük vehmine alet etmemiş, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in her halükarda ki mütevazı yaşayışını kendilerine hayat düsturu edinmişlerdir. Nitekim Selman (r.a) Medain Valisi iken, Şam’dan Teymoğulları kabilesine mensup bir zat gelmişti. Yanında bir yük de incir getirmişti. Selman (r.a.)’ın sırtında bir elbise, bir de aba vardı. Şamlı, Selman (r.a.)’ı tanımıyordu. Onu bu hâlde görünce de: “Gel şunu taşı!” dedi. Selman (r.a.) gitti, yükü sırtlandı. Halk kendisini görünce tanıdı. Adama: “Yükünü taşıyan bu adam Validir!” dediler. Şamlı: “Özür dilerim, seni tanıyamadım.” dedi. Selman (r.a): “Zararı yok, yükü evine götürene kadar sırtımdan indirmeyeceğim.” dedi.20 İşte Selman (r.a.)’ın bu hali, hangi makam ve mevkide bulunulursa bulunulsun, her halükarda tevazû ehli olmayı gerektirir. 
 
Al-i Şan Peygamberimiz (s.a.v.)’in mübarek sözleriyle sabittir ki Sahâbe-i Kiram, kıyamete kadar gelecek bütün bir beşeriyete müstesna bir numune olmuştur21. Onları böylesine müstesna bir mertebeye yükselten Nebevî terbiye ile yetişmeleridir. Her müminin gönül ufkunda Nebevi terbiye potasında/sahabe örnekliğinde yetişmek-yetiştirmek olmalıdır. Ashâb-ı Kiram’ın, mazilerindeki cahiliye devri itibariyle çorak araziye benzeyen gönül âlemleri, Allah Resulü (s.a.v.)’in sohbet meclislerindeki manevi iklimin rahmet ve bereket sağanaklarıyla yoğruldu. Bu sayede, vaktiyle üzeri toprakla örtülmüş bulunan nice fazilet ve mana tohumları neşvu nema imkânı buldu. Cahiliyle devrinde kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar katı kalpli, merhametsiz, vicdansız, hak ve hukuk tanımaz insan eridi, kayboldu. Aynı siluet içinde, fakat bu defa gözü-gönlü yaş dolu, diğergâm, ince, hassas ve faziletin zirvesinde bir insan hüviyeti teşekkül etti. Onlar, Allah Resulü (s.a.v.)’in manevi terbiyesiyle dünyanın en mümtaz insanları haline geldiler. Onlar, Kerim Kitabımız Kur’ânı, insanı ve kâinatı okumayı başarabildikleri nispette iç âlemleri, azamet-i ilâhiye karşısında incelip rikkat kazandı. 
 
Kâinatın bir benzerini daha görmediği/görmeyeceği bu güzîde Peygamber talebeleri, bütün istifhamlarını Allah Rasûlü (s.a.v.)’in gönül âleminden aldıkları feyizlerle bertaraf ettiler. Yine O’nun ruh feyzini kendilerine yegâne sığınak, barınak ve dayanak edinip sonsuzluğun seyyahı oldular. Onların dünya hayatına ait bir endişeleri yoktu. Onlar, her gittikleri yere Allah Resulü’nün kimliğini taşıma gayreti içindeydiler. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ahlâkı olan Kur’an’ı öğreniyor, okuyor, hissediyor, gönüllerinde hazmediyor; sözleriyle, davranışlarıyla, halleriyle ve ahlâklarıyla tebliğ ediyorlardı. Yine onlar, toplumdaki bütün olumsuzluklardan kendilerini sorumlu tutan bir ruh yüceliğine ulaşmışlardı.  Tebliğ hayatları boyunca nice ham ruhların yanlış söz ve davranışlarına maruz kaldılar. Fakat Allah yolunda çektikleri bu sıkıntılardan dolayı hiçbir zaman incinmediler, taviz de vermediler. 
 
Sahabe-i Güzin Efendilerimiz dinleri uğruna her türlü meşakkate katlandılar. Çoğu zaman aç, susuz kaldılar, dayandılar. Bazen bir hurmayı üç-beş kişi paylaştılar; ama hallerinden şikayet etmediler. Ekseriyetinin evi barkı hiç olmadı, hep mescidin bir köşesinde yatıp kalktılar; fakat fakirliklerini mahrumiyet bile saymadılar, aldırmadılar. Kovuldular, dövüldüler; kızgın çöllerde ateşten kumlara yatırıldılar, koca koca kayaların altında bırakıldılar. Binbir türlü işkencelere maruz kaldılar; ne var ki onlar sabrettiler, hep sabrettiler. “Hicret” denince, yurda-yuvaya kısacık bir veda nazarı atfedip hemen sefere koyuldular; “Mücahede” emrini duyunca aileleriyle helalleşip yola revan oldular; cihanın dört bir yanına irşad seferleri yapmak icap edince de sevdiklerini Allah’a ısmarlayıp en uzak diyarları vatan tuttular. Gün geldi, o ızdıraplı dönemi arkada bıraktılar; Cenâb-ı Allah önlerini açtı, hepsi muzaffer birer kahraman oldular. Dünya yüzlerine gülmeye başladı, her birine ganimetten bir miktar ayrıldı; çok büyük servetlere kavuştular. Bazıları vilayetlere vali olarak atandılar, kimileri de daha başka idarî vazifeler aldılar. Dünya değişti, onları kuşatan zorluklar geçip gitti ama onlar hiç değişmediler. Vali oldukları zaman bile ekmeklerinin yanına bir katık istemediler. Ganimetleri kendileri için harcamadılar, mal-mülk-makam sevdasına asla kapılmadılar. Onlar hep ahireti düşündüler, hep öteler mülahazasıyla soluklandılar.

Sahabe Efendilerimizdeki dini hassasiyete ve İslami heyecana derin bir özlem duyan Tabii’nin büyüklerinden Hasan-ı Basri Hazretleri, çağdaşı olan insanların hayatları ile sahabenin yaşayışını kıyaslayıp çok üzüldüğü ve şöyle dediği rivayet edilir: “Yetmiş Bedir gazisine yetiştim. Onların çoğunun elbisesi basit bir yün kumaştan ibaret idi. Siz onları görseydiniz deli sanırdınız; onlar da sizin iyilerinizi görselerdi artık ahlâkın kalmadığına hükmeder, kötülerinizi de görselerdi onların hesap gününe bile inanmadıklarını söylerlerdi.” Sahabe-i Kiram Efendilerimiz günümüz Müslümanlarını görselerdi acaba ne derlerdi? 22
 
Kaynakça
1)- Buhari, Şehâdât 9.  2)-Tirmizî, Îmân, 18.  3)-Al-i İmran Suresi, Ayet 110.  4)-Bakara Suresi, Ayet 143.  5)-Al-i İmran Suresi, Ayet 172, 173. 6)-Tevbe Suresi, Ayet 100. 7)-Haşr Suresi, Ayet 8.  8)-Haşr Suresi, Ayet 9.  9)-Enfal Suresi, Ayet 74. 10)-Müsned, 5, 350.  11)-Tirmizi, Menaķıb, 57. 12)-Müttaki el-Hindî, 11, 539. 13)-Tayâlisî, s. 7. 14)-Müsned, I, 26. 15)-Buharî, Fezailu ashabinnebi,4; Müslim, Fezailü’s-sahabe,221, 222. 16)-TDV İslam Ansiklopedisi. 17)-Aclûnî, Keşfü`l-Hafâ, 1:132, Hadis No: 381.  18)-Haşr suresi, ayet 9. 19)-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 40. 20)-İbn-i Sa’d, Tabakât, IV, 88. 21)-Aclûnî, Keşfü`l-Hafâ, 1:132, Hadis No: 381.  22)-Hilyetu`l-Evliya, Ebu Nuaym

Kayıt Ol



Üye Girişi