YOL ARKADAŞINIZ KİTAP OLSUN
Meral GÜNEL (İstanbul Müftülüğü Anadolu Yakası Aile ve Dini Rehberlik Bürosu Koordinatörü) | Merhaba News

Meral GÜNEL (İstanbul Müftülüğü Anadolu Yakası Aile ve Dini Rehberlik Bürosu Koordinatörü)

 “Evlilikte en önemli şey, eşlerin üzerine düşen hak ve sorumluluklara sahip çıkmasıdır.”

 

İki kişi arasında gerçekleşse de, sonuçları bütün topluma yansır. Bu nedenle evlilikten ne beklenmeli, neye dikkat edilmeli, evlilikte ortaya çıkan sorunlar ve bunların çözüm yolları nelerdir, anne babaların rolü ve sorumlulukları ne olmalıdır gibi hususların bilinmesi, doğru evliliklerin yapılmasına ve yürütülmesine çok büyük katkı sağlayacaktır.

 

Meral hanım bize kendinizi tanıtır mısınız?

İstanbul Müftülüğü Anadolu Yakası Aile ve Dini Rehberlik Bürosu koordinatörüyüm.1966 İstanbul doğumluyum. Marmara İlahiyat Fakültesi mezunuyum. İbrahim Tanrıkulu hocadan hafızlık yaptım. Aşere ve kıraati aşere okuduk ablamla birlikte ve 1987’den beri de Diyanet’te görev yapıyorum. Aslında kadrom Maltepe vaizeliği. 2017 Ocak ayından beri de İl Müftülüğü Aile Bürosu’nda görevlendirildim.

Günümüzde evlilikler neden geciktiriliyor?

Bana göre bunun iki temel sebebi var: Birincisi, insanların psikolojik olarak evliliğe bakışıyla alakalı bir değişim yaşandığını düşünüyorum. Yani çocukların yetiştirme döneminden başlayıp ilerleyen süreçte de devam eden bir düşünce. Şimdiki annelerimizin “benim yaşadıklarımı evladım yaşamasın” diyerek, çocuklarına çok fazla sorumluluk vermeden rahat ve hazıra alışmış bir şekilde yetiştirmelerinden kaynaklı bir sorumluluktan kaçma düşünceleri var. Sorumluluk almak istemiyorlar. Yani kısaca evliliğin bir sorumlulukla birlikte kendilerine geldiğini biliyorlar ve bunu da yüklenmek istemiyorlar diye düşünüyorum.

İkincisi ise güven oluşturamıyorlar. Aileler de çocuklarına güvenemiyor, evliliği taşıyabileceği konusunda çocuklarının yeteri kadar olgunlaşıp olgunlaşmadıklarından endişeliler. Ve bunu yürütemeyeceklerini düşündükleri için de aileler çok fazla önlerini açmıyor. Ayrıca artık insanlarda aşırı boyuta varan bir gelecek kaygısı var. Yani o tevekkül anlayışı, mükemmel diye bir şeyin olmadığı, her şeyin zamanla tamamlanabileceği ve yol almanın önemli olduğu düşüncesi insanlarda çok geride kaldı ve kaygı öne geçti. Bu psikolojik boyutun yanı sıra meseleye sosyal açıdan baktığımızda insanların çok fazla benmerkezci yaşamaya başladıklarını görüyoruz. Yani çocukluğundan itibaren kendisinin son derece önemli olduğu, kendi isteklerinin ve arzularının çok öncelenmesi gerektiğini kabullenerek yetişiyorlar. Bu algıyla aile (evlilik) hayatında kendisini ikinci plana almayı çok da fazla kabullenemiyor. İktidar​ mücadelesi gibi algılıyor yuva kurmayı ve böyle bir durum çıkıyor ortaya. Hayat standartları, hayattan beklentiler de çok fazla yükseldi. İnsanlar ancak her şeyin en mükemmeline sahip olduktan sonra adım atabileceklerini ve ancak bunun mutluluk getireceğini düşünüyorlar.

Ben evlendiğim zaman ki, o zaman çalışıyordum ve maaşı olan biriydim, halıların üstündeki küçük tozları almak için evime gırgır aldığımda, zaten bir liralık bir şeydi, çok mutlu olduğumu hatırlıyorum. Ancak şimdiki gençler böyle bir şeyi yaşamıyorlar ve bu mutluluğun tadına varamıyorlar. Çünkü her şeyin önceden tamamlanıp ondan sonra evliliğin gerçekleştirileceğini düşünüyorlar. Böyle de bir sıkıntı var.

Tabi çok belirgin sıkıntılardan bir tanesi de insanların kariyerini öncelemesi. Bunu sadece akademik kariyer olarak düşünmeyin. İşini kuracak veya evi olacak, askerliğini yapacak, arabası olacak vs. gibi belli şeyleri önceliyor. Bu da doğal olarak gecikmeyi gerektiriyor.

Eğitim öğretim evlilik konusunda ne kadar etkilidir?

Bana göre çok uzun süren bir eğitim hayatımız var. Çocukların ergenlik döneminden çıkmasının artık onbeş değil yirmibeşlere, otuzlara vardığını görüyoruz. Bunu bilimsel çalışmalarda da görüyoruz. Bu tabi insanların sorumluluk alamamalarını, kendi ayakları üzerinde duramamalarını getiriyor. Bizde Avrupai bir anlayış da olmadığı için hani onsekiz yaşına geldiği zaman evlatlarımızı evimizden çıkarmıyoruz. Çıkaralım anlamında söylemiyorum, ama artık hala sırtı terlediği zaman tülbent koyan anneler olmak aslında evlatlarımıza, kız/erkek fark etmez, verebileceğimiz en büyük zarardır. Okul hayatının uzaması, okul hayatı devam ederken annelerin -hep anneler üzerinden gidiyorum ama bu ağız alışkanlığı anne baba fark etmez- çocuklarını hayata hazırlamamaları bu süreci çok olumsuz etkiliyor. Ama bunun olumsuz etkilerini insanlar biraz görmeye başladılar, son zamanlarda biraz öyle bir gözlem yaptık. Aileler ileriki yaşlarda yapılan evliliklerin daha olumsuz (mutsuz ve kısa ömürlü ya da yaş ilerledikçe evliliğin hiç gerçekleşmemesi gibi bir durumu ) olduğunu görünce daha küçük yaşta, üniversitesi bitmeden evlendirilmeye dönmeye başladılar. Tabi büyük bir oran değil bu, ama böyle bir akım var.

Evlilik “nasıl olsa her türlü olur” düşüncesinden dolayı gecikmişti biraz da; fakat bunun böyle olmadığı acı şekilde, acı tecrübelerle hissedildi, yaşandı. Bu nedenle şimdi geriye dönüş başladı ve daha küçük yaşlarda evlilik tercih edilmeye başlandı. İnsanların ilerleyen yaşlarda hem evliliğe bakışı, hem de birbirine bakışı değişti. Şimdi aileler de küçüldüğü için evlenenler anne babalarından bağımsız olarak yepyeni, çok farklı bir hayat kuruyorlar. Bunu öğrenciyken nasıl yapacaksınız? Nerde oturacaksınız? Hayatınızı nasıl idare edeceksiniz? Öğrenciyken evliliklerde yada yaş küçükken evliliklerde, aile büyükleri gençleri biraz daha gölgelerinden çıkarmadan hayata geçiş dönemi gibi hazırlayabiliyordu. Bu şans tanınmadı ve gençler de bu yüzden ertelemek durumunda kaldılar. Bu yüzden de onları suçlar gibi davranmayalım. Yani biz yetişkinler gençlere bu konuda bir garanti veremedik. “Biz size destek oluruz, evlilikte önemli olan sahip olduğunuz maddi şeyler değildir” diyemedik. Bunun örneğini hem sunamadık, hem de bu konuda onlara güven veremedik.

Geçmişe göre evliliklerde problemler daha mı fazla? Fazla ise nedenleri nelerdir?

Aslında ben burada nicelik yönden değil de nitelik yönden değişiklikler olduğunu düşünüyorum. Eskiden insanlar çok mutluydu da şimdi mi mutsuz? Böyle bir soru bana çok anlamlı gelmiyor açıkçası; önceden de çok derin dertler vardı şimdi de derin problemler var. Sadece problemlerin niteliği değişiyor bana göre. Eskiden biraz daha fiziksel, varoluşla ilgili problemler öne çıkıyormuş. Örneğin geçim sıkıntısı, savaşlarda eşlerin ölmesi gibi şeyler sorunken, şimdi biraz daha ontolojik problemler öne çıkmış gibi görülüyor. Mesela, insanların evliliği iktidar mücadelesi gibi görmesi. Bunun temelinde insanın kutsalıyla olan, kendi öz değerleriyle olan bağındaki zayıflıktan kaynaklanan temel içsel sorununun ilişkilere yansıması boyutu var. Yani kendisinin kulluk bilincini diri tutamayan, kul olduğunu zihninden çok sık çıkaran insan (bu kadın da erkek de olabilir), eşiyle ilişkisini köle-efendi ilişkisine rahatlıkla dönüştürebiliyor. Bu çok derin bir problem aslında. Dolayısıyla insan kendi bağıyla, yani öz kaynağıyla -Allah'tan geldiğimiz için onu işaret etmek açısından söylüyorum- kendi Rabbiyle olan ilişkisini zayıflattığı ölçüde insanlarla -ister eşi olsun, ister çocuğu veya anne-babası yada akrabaları olsun- problem yaşıyor. Bu çok temel bir şey.

Özde çok fazla bir değişiklik yok; ama sanki şuan çok daha fazla bir problem varmış gibi geliyor; çünkü dünya globalleşti.  Eskiden daha lokâl olarak, ancak küçük aile etrafında bilinen problemleri şimdi biz dünyanın öbür ucunda bir anda duyabiliyoruz, şahit olabiliyoruz. Simdi ben bu şahit olmak meselesinde de çok ciddi sorumluluklarımızın olduğunu düşünüyorum. Bazen haber ajanslarını dinlerken diyorum ki, keşke öyle bir sistem olsa ki her gün on tane kötü haber yapıyorsanız buna karşın üç tane de iyilik haberi yapacaksınız. Aslında dünyada iyi insanlar çok var, fakat bunların​ sesi çok güçlü bir şekilde duyurulmuyor. Bu da insanlarda algı problemi oluşturuyor. Dolayısıyla problemli evlilikler çok fazla var ama çok güzel devam eden evlilikler de var. Elli yıl, altmış yıl, o Anadolu irfanına sahip insanlar nasıl yürütmüş, onların hikâyelerinin anlatılması gerektiğini düşünüyorum ben. Kendi adıma çok üzülüyorum, yani dünya bu kadar kötü insanlardan oluşmuyorken o tecavüz haberi, bu hırsızlık olayı derken gerim gerim geriliyorsunuz. Bu şekilde hayata nasıl devam edeceksiniz? Çocuğunuzu nasıl bakkala göndereceksiniz? Tek başına bir yere gitmek istediğinde nasıl izin vereceksiniz? Bu sefer faturası size çok pahalı şekilde dönüyor aslında, farkında değiliz. Uzun vadede kendine güvensiz veya işte hayata, insanlara karşı güvensiz bireyler yetiştirmiş oluyoruz.

Bir de bu problemlerin daha fazla görünür olmasındaki sebep insanlar olarak çok fazla kırılganız, çok nazenin olduk. Kendimize hiçbir şeyi konduramıyoruz. Yani çok fazla incinir olduk. Bunun biraz abartıldığını düşünüyorum. Bunun altında da daha derin bir şekilde şişirilmiş bir egomuzun olduğunu, nefsaniyetimizin çok fazla törpülendiği, bilendiği ve kabartıldığı bir algının yattığını düşünüyorum. Tamam, çocuklarımızı seviyoruz ama bütün dünyanın onun etrafında döndüğü bilinciyle yetiştirilmiş gençler bunun böyle olmadığını anladıkları ilk durumda çok kırılganlaşıyor ve bağları güçlü olmadığı için hayata tutundukları bağları kopuyor. Mesela eşinin ona çiçek almaması problem oluyor. Nasıl oluyor bilmiyoruz. Yıllar önce bir televizyon programında Perran Kutman’ı dinlemiştim. Eşine ''sen bana hiç çiçek almıyorsun'' demiş, eşi de cevap olarak ''ekmek alıyorum ya Perran'' demiş. Bu cevap bana çok anlamlı gelir. Siz çocuğunuzu bir hayal dünyasında veya bir fanusun içinde yetiştirdiğinizde her şeyi öğretemiyorsunuz ve bu da problemleri çoğaltıyor. Yani hayatı kendisine bağlayacak şeylerin sayısını azaltıyoruz.

Günümüzde evliliklerde en temel problem nedir? Özellikle size gelen sorunlar nelerdir?

En temel problemin iletişimsizlik olduğunu düşünüyorum. Yani sağlıklı ilişki kurulamıyor insanlarla, sataşma olduğunu düşünüyor her biri ve kendi penceresinden dünyaya bakarak değerlendiriyor. Ben bunu en çok kendi çocuklarımı yetiştirirken fark ettim. Allah hepimizin evlatlarını bağışlasın. Kız çocuğum da var, erkek çocuğum da. Ve ben erkek çocuğumu yetiştirirken eşimi daha iyi anlamaya başladım. Kafa yapısını, zihninin işleyiş biçimini anlamaya çözmeye başladım. Ben mesela eşimin bazı hareketlerini, bazı sözlerini anlayamıyor ve eşim bana bunu niye söyledi, neden böyle yaptı gibi sorular soruyordum kendi kendime. Ama oğlumdan sonra, onun büyüme safhasında yaptığım gözlemlerle daha az sorar oldum bunları. İletişimsizlik derken bunların konuşulamamasından bahsediyorum. Yani insanlar sorunları üzerinde kavga etmeden konuşamıyorlar. Temelde böyle bir sorun yatıyor.

Bir başka şey, değişen sosyal hayatın getirdiği dezavantajların zihin dünyasına yansıması evliliğe bakışları, birbirinden beklentileri olumsuz etkiliyor. Yani insanlar evliliğe, ne güzel yeni bir evimiz, yeni hayatımız olacak, gezeceğiz, tozacağız, beraber yaşamaya başlayacağız diye başlıyorlar. Sonra sorunlar ortaya çıktığında bocalıyorlar. Sorunların zamanında çözülmemesi süreci bize daha çok yansıyor. Bir de tabi insanlar değişir, bizler de değişiyoruz. Hayata yeni başladığım dönemdeki gibi değilim mesela. Önemli olan insanın bu değişen süreç içinde hayata ve aile içindeki bireylere uyum sağlayabilmesidir. Çocuk olması bile başlı başına bir değişimdir. Çocuğunuzun olması demek aranıza tanımadığınız, hiç bilmediğiniz, keşfe açık yeni bir bireyin katılması demektir. Şimdi böyle bir gözle baktığımız zaman aslında insana düşen en akıllıca şey o süreci kabullenme, onu yönetebilme, olan biteni anlayabilme ve burada beraber yol alabilmek için üzerine düşen haklar-sorumluluklar neyse onlara sahip çıkabilmektir. Bu hak ve sorumluluklardaki denge bozulduğu zaman büyük krizler ortaya çıkıyor. Bir taraf çok fazla sorumluluklarını ihmal ediyorsa diğer taraf da derin acılar yaşıyor insanlar.

Bu acılar tahmin edilenin de çok üstündedir. Bunun en trajik yansıdığı durum ise sadakatsizliktir. Bize gelen en büyük problemlerden biri ve en sık olanı budur. Hatta ben size şöyle bir şey söyleyeyim, bunu da çok üzülerek söylüyorum; belki son bir kaç yılda kadınların sadakatsizliği söz konusu, dindar veya değil. Zaten bizi arayan kişiler dini endişesi olan kişiler. Yani azıcık vicdanı olan ve vicdanında bir şeyleri oturtamamış olan insanlar. Bunlarla alakası olmayan bizi niye arasın ki? Ve arayan kişilerin çoğunda giderek artan şekilde kadınların sadakatsizliği konuşuluyor. Suçlamak için söylemiyorum bunu kesinlikle, tespit ettiğimiz kadarıyla durumu konuşuyorum. Bunu kolaylaştıran, buna zemin hazırlayan her türlü problemin kaynağının altını kurutmadan biz bu problemleri çözemeyiz. Dolayısıyla aile de yaşanan problemleri es geçmemek ve her bir başlığın üzerinde tek tek çalışmalar yapılması gerekiyor ki problemin kaynağı kurusun, aksi takdirde geçici tedavilerle problem çözülmez. Mesela kolunuz kırıldı diyelim, ağrı kesici ile problemi çözmeye çalışıyorsanız o problem asla çözülmez ve daha büyük sonuçlar doğurarak karşınıza çıkar. Ayrıca “ihsan” anlayışımızda büyük bir problem var. Biz bütün yaşantımızda, hangi iş olursa olsun, evimizi derleyip toparlamadan, büyük bir yerdeki idareciliğe kadar bu ihsan prensibini ya kaybettik yada hiç kazanamadık. Yani bir işi yaparken Allah'ın seni gördüğünü bilme ve yaptığını en güzel şekilde yapmaya çalışma bilinci olmadığında, aile hayatımızda da, iş hayatımızda da, vicdanımızla alakalı meselelerde de hep olumsuzluk baş gösterir.

İdeal evlilik için olmazsa olmaz şartlar nelerdir?

Bu konuyu çok klasik ve hatta demode denebilecek şekilde formüle eden konuşmacılar oluyor, siz de şahit olmuşsunuzdur. İşte dört şeye, beş şeye, altı şeye çıkaran kişiler var; sevgi, saygı, sadakat, sabır, diye...

Ben meseleyi, biraz da ilahiyatçı olduğum için şöyle değerlendiriyorum: Bana göre biz emanet bilincini kaybettik. Yani birbirimizle evlenirken, yuva kurarken, anne baba olurken, evlat olurken hepimiz birbirimize emanetiz. Ve şu an emaneti korumak gözüyle birbirimize bakmıyoruz. Ben “bu kişi bana emanet edildi” gözü ile bakarsam ilişkilerimizi bir daha gözden geçirebilirim diye düşünüyorum. Bir de kulluk bilinci, bunu daha çok dile getirmeliyiz diye düşünüyorum. Yani biz böyle mükemmeliyetçi olmamalıyız, kimsenin de mükemmel olmayacağını bilmemiz gerekiyor. Kendimiz mükemmel olmaya çalışmıyoruz ama karşımızda ki insandan insan-ı kâmil olmasını bekliyoruz. Bu da çok adalete uygun değil. Mesela kulluk bilincine sahip olan kişiler “ben bunu nasıl hak ettim, bu benim başıma nasıl gelir” gibi soruları çok fazla sormaz. Buna ek olarak “radiyallahü anhüm” ve “radû anh" (Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'tan razı oldular) durumu ile yani rıza (razı olma, hoşnut olma) ile ilgili de bir problemimiz var. Bizim aşabileceğimiz şeyler olduğu gibi, aşamayacağımız şeyler de var. Karşılaştığımız sıkıntılarda bunu kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Buna tehlike anında başvurulacak bir çıkış olarak bakmazsak kaybederiz.

Evliliklerin başlangıcında ailelere hangi sorumluluklar düşüyor?

Çocukluktan ​itibaren insanların bu konuyu zihinlerinde kabul etmesi gerekiyor. Yani ebeveynler çocuğu hayata hazırlarken kariyerini önceleyerek çocuklarını yetiştiriyorlar. Bu çocuğun ileride potansiyel bir anne baba olacağını düşünmüyorlar. Bu çok temel bir problemdir. Anne babaya çok büyük bir görev düşüyor bu konuda. İlk olarak örnek olmak gerekiyor. Evliliğinizi nasıl yürüttüğünüzü, problemleri nasıl çözdüğünüzü çocuk yakından gözlemliyor. Büyük ölçüde sizin yolunuzu benimsiyor, zihin kodlarına da bunu yerleştiriyor. Buralarda çocuklara umut vermenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bazen ebeveynler kendi acılarını çocuklara aksettirme yanlışına da düşüyorlar. Yaşadıkları trajediyi çocuklara aksettirerek onlardan görecekleri merhamete sığınmayı umut ediyorlar. Hâlbuki böyle yapılmamalı, bu çok yanlıştır. O yaşanılan problemleri belki çocuklar yaşamayacak. Onlara hayatın güzel taraflarını, her şeyin gördüğü olumsuzluklardan ibaret olmadığımı öğretebilmemiz, mutlaka başka çıkışın olduğunu gösterebilmemiz gerekiyor. O yüzden model olmak ailelere düşüyor. Diyelim ki çocuk evlilik aşamasına geldi kolaylaştırın bunu, güçleştirmeyin. Ne açıdan alırsanız alın bu peygamber efendimizin de temel prensibi bu. Yani şimdi bakıyorsunuz insanlara evlilikle ilgili kendini değersiz hissediyor, bir kız annesi, isteğinin yapılmamasını kendisine veya kızına verilen bir değersizlik olarak algılıyor. Olayı kişiselleştiriyor ve bunların çoğu da maddiyat üzerinden oluyor. Ama sizin, bizim bu konuda biraz daha bilinçli olmamız ve ezber bozmamız gerekiyor. Bunu şu anlamda söylemiyorum; yani istismar edilin, sömürülün, haklarınızı, isteklerinizi hiç ifade etmeyin yada kız çocuklarımızı verirken bir de üstüne para verecek duruma gelin demiyorum tabi. Özellikle ben kadınların bu konuda çok problem çıkardıklarını düşünüyorum maalesef.

Bir de anneler babalar olarak gençlere, yeni evlilere karşı, çocuğunuz ilk yürümeye başladığında ne yapıyorsanız öyle yapın, azıcık rahat bırakın, düşe kalka büyüyor çocuk. Kendi sorunlarını çözmeleri için onlara izin verin, denetimli serbestlik gibi. Mesela anne, çocuk yeni yürümeye başladığında ne yapar? Aman düşmesin başını vurmasın diye sürekli kucağında taşısa çocuk yürümeyi öğrenemeyecek. Çocuk yürümeye başladığında anne etraftaki sivri sehpaları kaldırır, kenara çeker, yanında gezer. Düşerse hemen tutar, ağlarsa teselli eder vesaire. Biraz böyle olmak, gençlerimizi hayata bu şekilde hazırlamamız gerekiyor. Ama ben henüz yaşamadığım için tam bilmiyorum kolay bir süreç olup olmadığını. Evladınız burada hayatını sürdüremeyecek boyuta varmasına rağmen siz ona destek vermeyin anlamında söylemiyorum. Ortada bir zulüm varsa, tahammül edilemeyecek kadar kritik bir aşama varsa orda tabi ki devreye girersiniz. Başka türlü tabi ki insiyatifi elinize alabilirsiniz, ama azıcık onlara fırsat vermek lazım. Yani buna Cenâb-ı Hakk’tan örnek alalım; hatalarımız var hepimizin, elimizi açıp Cenâb-ı Hakk’tan tövbe istiyoruz. Demek ki büyüklük affedebilmektir, ya da ne bileyim sabırdır mesela; çünkü istediği her şeyi yapabilme kudretine sahipken yaptığımız hatalara karşılık ceza vermeyip beklemesi nedendir ki? Olgunlaşır, belki yaptığının farkına varır ve tövbe kapısına döner diye. Bizim bu ahlâkı kendi hayatımıza da biraz uyarlamamız gerekiyor.

İdeal evlilik için örneğimiz kim olmalı?

Burada tabi ki Hz. Peygamber ve ailesi başta olmak üzere Kur’ân kıssalarının insanlara çok faydası olduğunu düşünüyorum ben. Rol veya ufuk açıcı da diyebiliriz. Bizim onları gün ışığında yeniden okumaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Mesela Hz. İbrahim'in babası ile olan diyaloğuna hayranım. Hz. Asiye validemizin huysuz aksi bir kocayla, korumaya muhtaç bir çocuğu himayesine alıp,  huysuz despot bir kocaya karşı kendi kişiliğini, ahlâkını koruyarak Musa gibi bir delikanlıyı nasıl yetiştirdiğine hayranım. Bunların normal okuyuşun dışında farklı bir gözle okunması gerektiğini düşünüyorum. Bir de çok uzaklara gitmeye gerek yok, Anadolu insanına bakalım. Dedelerimiz, nenelerimiz… Çeşitli vesilelerle bunların hayatlarının daha sık gündeme getirilmesi gerekir. Televizyon olabilir, canlı performanslar olabilir yada aile haftasında elli yıllık çiftleri çıkarıp konuşturmak olabilir. Bu tarz etkinliklerle Anadolu insanının, dedelerimizin, nenelerimizin hayatlarını belki insanların gündemine daha sık sokmamız gerekiyor. Siz alternatifler üretmedikçe olumsuzluk büyüyerek var olmaya devam edecek. O yüzden bizler daha çok sorumluluk üstlenip, çağın dilini yakalamak zorundayız. Ve bununla ilgili çalışmalar yapmak ve bunu halka aktarmak zorundayız; okumuş-okumamış, akademisyen-çalışan, yönetici-yönetilen ayrımı yapmadan yediden yetmişe herkese aktarmak zorundayız. Çünkü bu hususta insanlar arasında bir ayrım olmadığını düşünüyorum. Şimdi artık insanlar sorumluluk almaktan kaçmak için bireysel yaşamayı tercih ediyorlar.

Medyanın boşanmalara etkisi nedir?

Az önce aslında buna biraz değinmiş oldum, bununla ilgili o kadar fazla şey işleniyor ki dizilerde, tartışma programlarında… Tamam, biz yakın çevremizde artık televizyonu yavaş yavaş hayatımızdan çıkaran, yahut internetten bu konularda çok fazla şey izlemeyen insanlar olduk; ama artık köylere varıncaya kadar yığınla insan en uç noktalara giden böyle dizileri, programları izliyorlar. İnsanlar çok güzel evlerde, çok güzel/yakışıklı kişilerce canlandırılan bu gayri ahlâki temaları göre göre bunlara alışıyorlar. Hemen bugünden yarına, sabahtan akşama değil ama uzun vadede normalin o olduğunu zannetmeye başlıyorlar. Burada problemli bir durum var; insanların bunları görme yoğunluğundan duyarlılığı kalmıyor artık ona karşı, hassasiyetlerini kaybediyorlar. Bunun normal olduğunu algılamaya ve düşünmeye başlıyorsunuz. Böyle bir yanlışa vesile olsanız veya fiili olarak şahit olsanız bile o kadar rahatsız olmuyorsunuz artık. Bence en büyük zarar bu; sizin kendi değerlerinizle bağınız kopuyor, böyle durumlar yanlışın meşrulaştırmasında çok derin bir etki bırakıyor.

Geçende fetva nöbetine geliyordum, iki kadın önümde konuşuyor ve yavaş yavaş ilerliyorlar. Biraz erken bir saat, büyük ihtimalle yürüyüşten geliyorlar. Ben de yanlarından geçiyordum ve arkamda kalınca daha iyi duymaya başladım konuşmalarını. Bir olay üzerinden yorumlar yapıyorlar, ben biraz hızlanmaya başladım, o arada anladım ki bunlar bir dizi üzerinden konuşuyor ve yorum yapıyorlar. Biz bugün bu toplumda, biliyorsunuz bir dizi kahramanı ölünce gıyabi cenaze namazı kılan insanlar gördük, bunu yadsımamak lazım. Ama yapmamız gereken buna ah ah, vah vah demek değildir; aksine hem içerik olarak, hem teknik olarak onlardan daha iyi olacak kendi filmlerimizi, kendi dizilerimizi yapmaktır. Mevcut filmlerimizi çocuğumuza izletemiyoruz, gencimize zaten izletemiyoruz. Ortaya çıkan sinemalar belli, yani hem teknik anlamda, hem içerik anlamında, hem de dini anlamda çok çalışmamız gerekiyor. Bütün kollardan çalışmamız gerekiyor. Yani sadece sizin çok iyi bir din âlimi olmanız çok fazla bir şey ifade etmez. Çok iyi kitaplar yazmanız da çok fazla bir şey ifade etmiyor. Olumsuzluklara kızmanız, eleştirmeniz de çok fazla bir anlam ifade etmiyor.

Çağın dilini yakalamanız, yani yeni bir tebliğ dili araştırmanız gerekiyor. O yüzden Hz. Peygamberin siyerini/hayatını farklı bakış açılarıyla yeniden yeniden okumak gerektiğini düşünüyorum. Hz. Peygamber Mekke'de iş tıkandığı zaman, “Ya Rabbi! Benden bu kadar, ben üzerime düşeni yaptım, görüyorsun işte Taif'e bile gittim, orda başıma gelmeyen kalmadı” deyip havlu atmadı. Yani bundan çok fazla etkileniyorum. Son zamanlarda daha çok aklıma gelmeye başladı Akabe biatlarının süreci, hac için Mekke'ye dışardan gelen insanlarla bire bir kontak kuruyor. Siz iki kişi burada sessiz sessiz oturuyorsunuz ve sizin yanınıza geliyor hemen, size bir şey anlatabilir miyim? diyor. İşte üç kişiyi orda görüyor onların yanına gidiyor, büyük kitlelere falan hitap etmiyor aslında. Yani bir yerde tıkandığı zaman iş bittiği anlamına gelmiyor. O kapı tıkandı başka kapı mutlaka var, biz arayıp bulacağız. O da bizim sorumluluğumuz, yani bu çağda yaşayan insanın sorumluluğu da budur.

Hocam son olarak İKRA okurlarına ne söylemek istersiniz?

Kısa bir şey olsun o zaman:)) Mutlu, huzurlu ve kalabalık aileler diliyorum.

 

RÖPORTAJ: Şule ÇELİK - Cemile ÜNAL

 

Kayıt Ol



Üye Girişi