AYAKTA OKU! « Yazarlarımızın Yazıları
AYAKTA OKU!

AYAKTA OKU!

24 Nisan 2019
68

 

Sigarasından derin bir soluk çekti; havaya şekilli şekilli üfledi ve bilgiç tavırlarla muhatabının yüzüne baktı. Muhatabı, elinde tuttuğu yaklaşık 120-130 sayfalık kitabı göstererek okumasını, okumaya bir yerden başlamasını; bunun Allah’ın ilk emri olduğunu, Müslüman olmak hasebiyle bu emirle muhatap olduğunu söylüyordu.  

Elindeki sigaranın külünü önündeki kül tabağına döktürdü; bacak bacak üstüne attı ve sırtını oturduğu sandalyeye mıhlayarak konuşmaya başladı: 

Zor bu işler kardeş!.. Gerçekten zor… 

Şairin dediği gibi “Yaş otuzbeş yolun yarısı eder”… Bu yaştan sonra “inek” mi olacağız, kitap kurdu mu? Üniversiteyi bitireli 10 yıldan fazla oluyor. Doğru dürüst kitap okumamışken… Hadi öğrenci iken sınavlara hazırlanacağız, iyi not alacağız, sınıfımızı geçmemiz lazım diye kitaplara yumulurduk da, bu sebeple okuyorduk; şimdi niye okuyacağız ki? 

Hem, Alla’nı seversen sen okudun da ne oldu? Dünyayı değiştirebildin mi dünyayı? Ahlaksızlar hâlâ var, işini bilen gemisini yürütüyor… Ya sen? Okuduğunla kalmıyor musun?” 

Muhatabı tam söz alacaktı ki, fırsat vermeden kaldığı yerden devam etti; daha da heyecanlıydı şimdi:   

“Hem bak ben sana bişey diyim mi? Okumakla bişey olunsaydı koca koca proflar zengin olurdu. Bak makrosoftun kurucusu bile dünyanın en zengin adamı. Ama bakıyorsun herif üniversiteyi bile bitirememiş… Eeee, biz bitirdik de ne oldu?” 

“Nereden biliyorsun böyle olduğunu?” dedi, muhatabı? 

“Aç oku; internette yazıyor!” 

Muhatabı güldü: “Yani sen de okuyorsun?! 

Şaşırdı; kötü yakalanmıştı! 

“Canım okuyorum tabi, hiç de okumuyor değiliz. Ama herşeyi okumuyoruz…” 

“Hah işte” diye sözü aldı muhatabı, “Ben de herşeyi okuma diye sana kitap veriyorum... Sen herşeyi mi okuyacağız derken gerçekten işe yaramaz şeyleri ve önüne konulan şeyleri okuyorsun. O okuduğun şeyler ise kirli bilgiler, ben sana temiz bilgiler vermek istiyorum. Öyle ki, bu bilgiler Rabbimin kitabından, Peygamberimin sünnetinden süzülmüş ve seni oraya götürecek, oradan da cennete götürecek bilgiler…” 

Sustu… Sigaranın dumanı boğazına kalmıştı… Hayret etti, duman da boğaza kalır mıymış? İlk defa oluyordu. Hemen şeytanı yardımına koştu. Öyle ya; ya okumaya başlarsa… Hızlı başlamak ve muhatabını alt etmek için acilen söze girmesi gerekiyordu. Muhatabı başlamadan o başlamalıydı: “İyi de meselâ bu bilgilerin neyi kirli ki?” 

“Mesela” dedi muhatabı, “Bu bilgilerin arasında makrosoftun kurucusunun üniversiteyi bitirmediği yazar, ama aynı kişinin okuyan bir babanın yani bir avukatın oğlu olduğu; henüz lisedeyken tüm "Wörld Buk" Ansiklopedi serisinin tamamını yani hepsini okuduğu yazmaz. Bizden hangimiz bir ansiklopediyi baştan sona bırak, tek cildini okumuşuz? Devam ediyorum; dünyanın en önemli üniversitelerinden olan Harvırd’a 1600 üzerinden 1590 puan alarak girdiğini; aynı üniversitedeki tahsilini bilgisayara ve özelikle yazılıma yoğunlaşmak için bıraktığını ve özellikle bu işte başarılı olmak için bir taraftan bilgisayarlar üzerine çalışırken, bir taraftan da bu konuda okumalar yaptığını yazarlar mı? Çünkü onların niyeti şudur: Bak kardeş onlar okumadan adam olmuşlar senin okumana gerek yok, hem okudun da ne oldu? Böyle derler ama kendi çocuklarını ısrarla okuturlar, en güzel yerlerden, en büyük paraları vererek okuturlar. Değil mi? Maksat Müslümanlar okumasın, öğrenmesin, bilmesin; önlerine ne konulursa onunla idare etsin. 

Yine iyi yerden vurmuştu muhatabı. Sordu: “Sen bunları nereden biliyorsun?”  

Bu sefer tebessüm sırası muhatabındaydı. Kendinden emin bir şekilde elindeki kitabı uzatarak “Çünkü ben okuyorum!” dedi. 

“Yahu kardeşim iyi de…” dedi, “Senin verdiğin kitaplar ders kitabı değil, üniversite kitabı değil… Yani okusam neee, okumasam ne?” 

“Hayır” dedi muhatabı, “yanılıyorsun! Sınav soruları bu kitaplardan çıkacak. Şunu kesinlikle biliyorum ki bu kitaplardan çıkmazsa bile bunlar yardımcı kitaplar olduğu için soruları cevaplamanı kolaylaştıracak…” 

Şaşkınlıktan çoktandır sigarasını ağzına götürmediğinden külü uzamıştı. Üzerine döküldü. “Elbisem yanmasın” telaşıyla külü üzerinden silkelerken, muhatabına da bulaştırmıştı… Utandı. Şaşkınlığı devam ediyordu, gülümsemeye çalışarak sordu: “Ne sınavı yahu! Sen bana ‘boş vakitlerini değerlendir, hem de birşeyler öğrenirsin’ diyerek bu kitapları vermeyecek miydin?” 

“İyi ya işte, sınavın ilk sorusu vaktini nerede geçirdiğinle ilgili olacak!” 

Halinden, anlamadığı yine belliydi. Şaşkın bakışları devam ediyordu. Muhatabı, pantolonunun üzerinde kalan kül lekesine bir iki küçük darbe vurduktan sonra aynı noktaya elini koyarak muhatabına daha bir yaklaştı ve gözünü gözüne dikerek: “Bak sen Müslümansın! Peygamberimiz buyuruyor ki, kulun mahşerde muhatap olacağı ilk şey gençliğini nerede harcadın sorusudur. Sonra Allah’a imanını soracak, beş vakit namazını… Bu bilgilerin hepsi mahşerdeki sınav sorusu… Müslümanım dediğimiz halde Müslüman gibi mi gâvur gibi mi yaşadığımız sorulacak. E biz Müslüman gibi yaşamayı nasıl öğreneceğiz? İşte bu kitaplardan… Yani kardeş, sınav soruları bu ve diğer okuyacağın kitaplardan çıkacak. Onun için İKRA emrine uymak, emrin gereğini yerine getirmek zorundasın.” dedi. Ummadığı noktadan yakalanmıştı. Muhatabı devam etti: “Bu soru sorulunca ne diyeceksin? Valla ben vaktimi facedetivıtırdainstegram ve bilumum sosyal medyada geçirdim mi diyeceksin? Kaç takipçin var? 2.000 mi, 3.000 mi? Peki bunların kaç tanesi, öldüğünde senin cenazeni takip edecek? Hadi bu sosyal medyadan kopamıyorsun, peki ne paylaşıyorsun? Abur-cubur şeyler! Hiç değilse oku da, okuduğun kitaptan altını çizdiğin şeyleri paylaş; belki birilerine faydan olur, hidayetlerine, doğruyu ve gerçeği görmelerine sebep olursun! Fena mı? Hem unutma o yazdıkların ve okuduklarından da ayrıca sorulacaksın! 

Kötü yerden vuruyordu muhatabı. Ne desindi. Hem ne dese herif cevabını veriyordu. Gayri ihtiyari şöyle dedi: “Konuşursun tabi; sen okuyorsun biz okumuyoruz da onun için!” Muhatabı “Hah Allah söyletti. Söyleyene değil, söyletene bak!” diyerek kitabı uzattı. Sanki büyülenmişti, kitabı aldı. Halbuki almamalıydı, yenilmemeliydi. Ah ulan şeytan o da kaytarmıştı demek ki… Zaten hep böyle yapıyordu; iyi zamanında onunla başbaşa, sıkışınca yok… 

Açık konuşmaya karar verdi: “Ya bak” dedi, “ben okumasına okurum, ama Alla’nı seversen okuyunca ne olacak? Hem de, gerçekten diyorum bak, televizyonda seyrettiğim ve hiç kaçırmadığım bazı diziler var. Bir iki de yarışma programı… Bi de ne zaman şöyle uzanıp da kitap okuyum desem inan gözlerim kapanıp gidiyor.”  

Muhatabı müşfik bir şekilde bakarak espriyle cevap verdi: “O zaman uzanarak okuma, oturarak oku… Otobüste oku, metroda oku, minibüste oku… Ayakta oku…” Ve bastırarak şunları söyledi: “Ayakta okursan belki ayağa kalkarız, senin kalkışınla belki ümmet ayağa kalkar.” 

Güldü. Sanki şeytanı yanından uzaklaştığı için mi nedir içine bir ferahlık gelmişti… Ama yine de inanıp-inanmamak arasında elindeki kitabı evirip-çevirerek konuştu“Vay anam vay!... Ümmetin ayağa kalkması bana kaldıysa yandık ki ne yandık!” 

“Niye” dedi muhatabı, “Kendini niye küçük görüyorsun? Her bahar bir çiçekle başlamaz mı? Hem sen önce kendinden, sonra ailenden, sonra çevrenden sorumlusun. Madem böyle diyorsun. Sen önce ayağa kalk; ümmet belki de seni bekliyor. Ümmet belki de bizi bekliyor da biz onların bizi beklediğinden habersiziz…” 

Yakalamıştı. Sordu: “Ümmetin bizi beklediğini nasıl bileceez?”  

Soru güzeldi, ama cevabı daha güzeldi: “Okuyarak bileceez… Okumadan bilemeyiz ki!” 

Konuştukça, sordukça soruları tükeniyor, cevaplar kendisini etkiliyordu. Vurucu darbe bu işte, dercesine, sigarasının sonlarından bir iki nefes çekip izmariti attı ve sordu: Tamam son soru: Okuyunca n’olacak? Dünyayı mı değiştireceğiz yani?” 

“Kardeş” diye başladı muhatabı, “Bir: Biz insanlar her birimiz ayrı bir dünya, ayrı bir âlemiz zaten. Dolayısıyla evet okuyarak dünyayı değiştireceğiz. Eğer bizler başlı başına bir dünya isek, ki öyle, dünyayı yani kendimizi değiştireceğiz. Sonra iki: Biz niye ille de dünyayı değiştirmek istiyoruz ki? Bu zor olanı… Biz kolayından başlayarak kendimizi değiştirelim önce… Böylece belki dünya da değişecek… Hadi üç: Biz zaten dünyamızı mutlaka değiştireceğiz…” Muhatabı sözünü bitirmeden girdi, meraklanmış ve heyecanlanmıştı: “Nasıl yani?” Muhatabı devam etti: “E, ölünce dünyamız değişmeyecek mi? Hiç değilse öbür dünyaya gittiğimizde hesabımız kolaylaşsın.” Devam etti: “Ama bak sana şunu kesinlikle söylüyorum, inan okuyarak dünyan değişecek. Dünyamız değişecek. Büyükler boşuna kalem kılıçtan üstündür dememişler. Dedelerimize bak, tarihimize bak. Mikrobu bulan biz, uzay keşiflerini uzaya çıkmadan yapan biz, ilk sosyolojik tesbitleri, ilk tıbbi bulguları keşfeden biz, ilk uçuş denemesi yapan biz, ilk dünya haritasını çizen biz... Bunlarla dünyayı değiştirmişiz. Ama bunları hep okuyarak yapmışız ve ne zaman okumayı öğrenmeyi bırakmışız o zaman uyumaya, sömürülmeye başlamışız. Onun için uykun gelse de uyuma kitap oku diyorum. Eğer uzanarak okuyorsan ayağa kalk, otur diyorum.” 

Birbirlerinin gözlerine baktılar, karşılıklı tebessüm ettiler. Fazla direnemedi. Elindeki kitaba bakarak “eh hadi okumaya başlayalım bakalım” dedi…1