YOL ARKADAŞINIZ KİTAP OLSUN
Ahmet VAROL (Gazeteci) | Merhaba News

Ahmet VAROL (Gazeteci)

Hocam sizi tanıyabilir miyiz? Ahmet Varol kimdir?

1962 Artvin Yusufeli doğumluyum. Yusufeli’nde liseyi bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde okudum. Ondan sonra yani İlahiyat Fakültesinin son sınıfında gazeteciliğe başladım. Sürekli bu işle uğraştım. Dergilerde, İslami yayın organlarında yazılarımız yayınlandı. Radyo televizyonlarda programlarımız oldu. Muhtelif kitaplarımız yayınlandı. İlgi alanımız İslam dünyası ve şu an Akit Gazetesinde köşe yazarlığı yapıyorum.

İslam dünyası nasıl bir süreçten geçiyor? Son dönemde yaşananlar neyin ifadesi? Daha güzel bir geleceğin mi, yoksa mevcut durumun daha da kötüye gidişin mi?

Aslında İslam Dünyası şu an ümmet kimliğinden yoksun olmanın sıkıntısını yaşıyor. Bu yeni başlamadı. Bu İslam bütünlüğünün kaybedilmesiyle başladı. Çeşitli inişler çıkışlar oldu bu süreç içerisinde. Daha zor dönemler oldu. Ama İslam ümmetliğini kaybettikten bu yana sürekli bu sıkıntıyı yaşadı. Ve şunu görüyoruz: İslam dünyasını dolaştığınız zaman karşınıza çıkan manzara birinci olarak, İslam coğrafyası değişik kriterlere göre parçalanmıştır ve en başında da ulusal kimliklere göre. Fakat bu ulusal kimliklerde yeterli olmamıştır. Mesela Arap dünyası tek bir ulustur. Ama Arap dünyası 22 devlettir. Mesela birisini Lübnanlı diye tanıtmışlar, başkasını Ürdünlü diye tanıtmışlar. Tarihte Ürdün diye bir devlet hiçbir zaman olmamıştır ve daha önceden Ürdün diye bir toprak parçası yoktur. Ürdün’ü nereden çıkarmışlar?, toprak parçası değildir. Ürdün nehrinden bir devletin adını çıkarmışlardır: Ürdün Haşimi Krallığı diye. Ve gidiyorsun o insanlara “Sen kendini ne şekilde tanımlıyorsun” dediğin zaman Ürdünlü olarak tanımlıyor.

Başımdan geçen ilginç bir hadiseyi anlatmak istiyorum konu ile alakası olduğu için: Bir seferde Beyrut’tan İstanbul’a geliyordum. Uçakta yanımda yeni evlenmiş bir çift vardı. Biraz tanıştık ama merak ettim. Öyle yaşantılarıyla dış görünüşleriyle pek dini kimlikleri belli olmuyordu. Sonra Müslüman mısın, Hıristiyan mısın? diye sordum. Çünkü Lübnan’da Müslümanlarla Hıristiyanlar sayısal olarak birbirine yakındır oran olarak. Fakat yaşantıları birbirine benzer, tümüyle ayrışmamışlardır. Müslüman bir aileden mi geliyor yoksa Hıristiyan bir aileden mi? Ve bana verdiği cevap: “Ben Lübnanlıyım.” olmuştu. Yani yerine göre Müslüman yerine göre hıristiyan. Beni tanımlayan kimlik Lübnanlı olmaktır. Yani dini kimliği bir alt kimlik olarak görüyor. Siyasi sınırları kafaya da koymuşlar bunu görebiliyoruz. Yani coğrafyaya çizdikleri sınırları kafalarada yerleştirmişler ve o kafalarının içerisinde tanımlama yapılmış.

İnsanları dar bir alana sıkıştırmışlar bunun için bir bütünlük yok. Bütünlük olmayınca güç birliği de olmuyor. Yani tarihte bir ümmet bütünlüğü olduğu zaman, düşünün mesela “Mutasım olayı” vardır. Yani Arap dünyasında semboldür. İşte Afyon tarafında bir kadına gayrimüslimler saldırıyorlar. Ve o zaman saldıraya uğrayan kadın; “Ey Mutasım! Nerdesin?”diye bağırıyor. Tabi o zaman Mutasım Beyrut’ta. Tabi Abbasileri, Emevileri eleştiririz ama yine de o zaman Abbasi Halifeliğinin başında olan kişi Mutasım Billah! Yani “Ey Mutasım, nerdesin!” Burada bir bayana bunlar yapılırken sen nerdesin diye bağırıyor. Ve oradan geçen bir tüccar, Bağdat’a gidiyor ve o haberi iletiyor. Tabii o kadını tutukluyorlar. Tüccar orada bir kadına böyle haksızlıklar yapıldığını iletiyor. Yani o kadının senden yardım dilediğini duydum. Ve bu habere karşılık Mutasım, mektup gönderiyor. Diyor ki: “O kadını bırakın, yoksa gelip sizin topraklarınızı alırım, o kadını kendim kurtararım.” Bu yazıyı da gönderdikten sonra hemen 7000 kişilik askerle yola çıkıyor ve kadını kurtarıyor. Bugün ise Suriye’de binlerce kadına tecavüz ediliyor. Tecavüz edenlerle birlikte hareket edenler kimler? Güya İslam dünyasını yeniden ihya etme iddiasındaki İRAN. Bu zihniyeti bu anlayış mı gelip de İslam dünyasını İslam bilincine kavuşturacak? Bu anlayış mı gelip de İslam dünyasını özgürlüğüne kavuşturacak? Yani bir ümmet bütünlüğü yok.

İslam Dünyası 1979’daki İran devriminden sonra bir devletleşme sürecinin başladığı ümidi içerisine girdi ancak bu kişilerin bu ümmete ihanet edenlerle işbirliği içerisine girdiğini gördük. Bunların Müslümanlar zulüm edenlerle birlikte hareket ettiklerini gördük. Bunu Irak’ta da, Afganistan’da yaptılar. Bugün ise Suriye’de yapıyorlar. İşte bunun sıkıntısını yaşıyoruz. İşte İslam Ümmeti ulusal kimliklere parçalanmış ve yeni yeni ulusal kimlikler icat edilmiş. Tarihte Bilad-ı Şam olarak bilinen Ürdün, Arap toplumu olmaktan çıkmış, bir ulus olmuştur. Aslında Ürdün bir Arap topluluğudur. Bilal-i Şam olarak yani Şam bölgesini 4 parçaya bölmüşler. Bu parçalardan bir tanesine Siyonist İşgalcileri yerleştirmişler, öbür 3 parçasına da işbirlikçi hainleri yerleştirmişler. Bugün Siyonist işgalci bir yandan, Ürdün diğer yandan Mısır’da Sisi’yi, şimdi ise Suriye’de katil Baas rejimini meşru gösterebilmek için hakkını ve özgürlüğünü isteyen halkı suçlu çıkartıyorlar. Bu insanlar 40 yıldan beri zulme karşı çıktıkları için suçlu oluyorlar. Yani sonuç itibariyle; İslam Dünyası bugün aslında bir diriliş, yeniden İslami kimliğine dönüş süreci içerisindedir. Fakat bu süreç kolay olmuyor. Çeşitli zorluklarla oluyor. Tarihte de bu tür zorluklar yaşanmıştır. Yani bir Moğol istilası vardır. Yine İslam dünyasına çeşitli fitnelerin girdiği olmuştur.

Bugün Moğol istilası ile karşı karşıyadır İslam dünyası. Ancak bu gün istilacılar, yerli işbirlikçilerdir. Asıl mücadele bunlara karşı yapılmaktadır. Bu mücadelede bir güç dengesizliği probleminden dolayı, tarihte de böyle olmuş, yani güçsüz bir taraf ve karşındakinin elinde uçaktan tanka kadar, kimyasal bombadan otomatik silahlara kadar her şey mevcut ve hepsini de sınırsız kullanıyorlar, Ahlaksız bir şekilde kullanıyorlar. Yani çocuğuyla kadınıyla herkesi hedef alıyorlar. Böyle bir ahlâksız istilacı var. Moğol istilacılarından hiçbir farkı yok. Ama ihanetçilerinde bir istilası söz konusu. İnsanlar tekrar özgürlüklerine kavuşabilmek için istilacılardan kurtulmak istiyorlar. Verilen mücadele budur.

Gençliğinizden beri İslam Dünyasını takip ediyorsunuz ve dış politika üzerine yazıyorsunuz? Bugün yaşananları bekliyor muydunuz? Bu doğal bir süreç mi?

Bu tabii ki doğal bir süreç. Biz daha önceden de dile getiriyorduk. Bu zulüm rejimlerine karşı bir patlama olabileceğini ve batı dünyası da bunu bekliyordu. Bu beklenti karşısında yanlış bir taktik uyguladılar kendi açılarından, şu anda gelişen bu toplumsal gelişmelerin batı tarafından tertip edildiği düşünülüyor, yorumlanıyor. Ancak öyle değil onların planladığı bir şey değil, doğal bir süreç içerisinde gerçekleşmiştir. Fakat bu onların planladığı hadiseleri yeniden kontrol altına alabilmek.

Bu gün Mısır’da bir Sisi olayı yaşanıyorsa doğal bir süreç değildir, planlıdır. Ama Mısır’da Hüsnü Mübarek’e karşı halkın başkaldırması ve Hüsnü Mübarek’i istememeleri doğal bir şey, Çünkü bu insanlar yıllardan beri zulüm görüyorlar ve artık bu zulümlerden kurtulmak istiyorlar. Bu zulümden kurtulmak için değişik faaliyetler yapılmıştır, çeşitli siyasi hareketler ortaya çıkmıştır. Siyasi hareketlerin birtakım faaliyetleri oldu. Ama bu faaliyetlere karşı da bir baskı uygulandı. Düşünün mesela, Suriye’de halk en azından siyasi mekanizmada yer alabilmek için ya da bu halkı temsil edebilmek için çeşitli faaliyetlerde bulundu ve rejim bu faaliyetlere iştirak etmeyi idam cezasını gerektirecek bir suç grubuna dahil etti.

Suriye’de yıllardan beri 1982 Hama olaylarından beri Müslüman Kardeşler Cemaatine mensup olmak idam cezasını gerektirecek bir suçtur. Bir cemaate mensup olmak neden idam cezasını gerektirsin? Ama adamlar buna da izin vermediler. Dolayısı ile halk içinde meydanlara çıkıp da seslerini duyurabilmek için büyük kitleler oluşturmaktan başka hiçbir seçenek kalmadı ve halk silahı tercih etmedi. Bu toplumsal bir hareketti ve rejimin değişmesi bu halka siyasi mekanizmada yer verilmesiydi. Rejim buna müsaade etmedi, halkın silaha sarılmamasına rağmen rejim silahta ısrar etti.

Bugün Sisi rejiminin de yaptığı budur. Karşısındaki gücü, hareketi silahlı savaş alanına çekebilmek için çeşitli taktiklere başvurdu. Şu anda Kahire’de bu konuda çeşitli oyunlar devreye soktu, orada özellikle Sina bölgesinde bir gerilla var görünümü oluşturmaya çalışıyor ve orada zaman zaman belli hedefleri vurarak insanları katlediyor. Niye katlediyorsun?, diye sorulduğunda bu gerilla gücü diyor. Halbuki orada bir gerilla savaşı yok, olanlarda senaryo. Geçenlerde Dış İşleri Bakanına yönelik bir suikast girişimi oldu. O da suikast girişimini incelediğiniz zaman tamamen bir kurgu olduğunu öyle belli ediyor ki, olayın birkaç gün üzerinden geçtikten sonra güya suikast eylemini Ensar’ul Beytül Maktis diye bir örgüt üstlenmiş. Öyle bir örgüt yok. Bunu da kendileri uydurmuş. Adamların maksadı silahsız halkı silah alanına çekmek ve bu şekilde kendi yaptıklarını meşru göstermek hem de halkı yıpratmak istiyorlar. Böyle bir güç dengesizliği ortaya çıkıyor.

Silahsız bir halk var karşılarında, kendilerinin elinde var fakat halk silah kullandığı zaman bir gerilla gücünün çıkmasını istiyorlar ve bunu tasfiye etmeyi düşünüyorlar. Aslında Suriye’de bunu planlamışlardı beklemedikleri bir şey olmuştu. O da neydi? “Ordunun içerisindeki elemanların, subayların, askerlerin orduyu terk edip de silahlarıyla birlikte bir karşı cephe oluşturmalarıydı. Böyle bir şeyin olabileceğini tahmin etmiyorlardı. Böyle bir şeyin olmasından dolayı bugün biraz daha kendilerini zorladı. Böyle bir şeyin olması bir de halktan silahlı güçler oluşturulunca böyle uzayıp giden bir meydan bir cephe savaşı çıktı. Oysa normalde kitlesel eylemlerde daha etkin bir sonuç getirebiliyor. Bunun tarihte örnekleri vardır: İran Devrimidir.

İran’ın şu an ki duruşu, tavrı kesinlikle insanların haklarına saygı göstermeyen katillerle birlikten yana, ama 1979 Devrimi bütün dünyada etkisini göstermiş halk devrimidir. Bu halk devrimi gerilla gücü ile değil kitlelerin zulme başkaldırmaları ile uzun süreli mücadelesiyle olmuştur. Dolayısıyla böyle kitlesel mücadeleler karşınızdaki rejimin silah gücüne dayanamıyor olsa bile halk tarafından istenmiyor ve teslim olmak zorunda kalıyor. Mısır’da halk direnişi uzun soluklu olur ve bu rejime karşı kitlesel ısrarlı bir şekilde onu köşeye sıkıştırırsa bu Sisi cuntası en sonunda teslim olmak ve halkın söz sahibi olmasını kabullenmek zorunda kalacaktır. Ama tabii burada Mısır’da zor bir dönemden geçiliyor. Mısır’daki halk mücadelesinin başarısı bölgedeki tüm dikta rejimlerini etkileyecektir. Bundan korkuyorlar. Özellikle Siyonist devletin geleceği açısından bir tehlike oluşturacaktır. Ve uluslar arası emparyalizmin bölge ile ilgili hesaplarını bozacaktır. Bundan korkuyorlar. Ama her şey onların planladıkları gibi olacak değil, bir gün gelecek onların hesabı da bozulacak ve biz inanıyoruz ki Allah’ın izniyle bu coğrafyada yeniden Ümmet kimliğini önceleyen, ulusal ya da mesnu üretilmiş kimliklere göre belirlenmiş sınırları tanımayan ve bir İslam coğrafyası prensibi üzerine şekillenen yapılanma güç birliği yeniden oluşacaktır.

Hocam, her gelişmeyi dış güçlerin bir oyunu ve planı olarak görmek gibi yaygın bir yaklaşım var. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu yanlış bir şey, Yani son olaylarda da hep dış güçler planlamış özellikle Amerika istemeden bir şey olmaz, her şeyi takip ediyor, karıncayı yuvasına kadar takip ediyor, kontrol altında tutuyor gibi yanlış anlayış var. Oysa öyle değildir. Yani bugün Mısır’da yaşanan olaylar 25 Ocak devriminin Amerika’nın istemediği bir hadisenin gerçekleştiğini gösteriyor. Bu gün Mısır’da yaşanan olay bir geriye dönüştür. Eğer 25 Ocak devrimini Amerika planlamış olsaydı bir geriye dönüş ihtiyaç duymayacaktı. O devrimi Amerika kontrol etti ancak yaşanan olaylara razı olmadı denilmiş olsa dahi bu bir çelişki ortaya çıkarır. Büyük halk devrimini kontrol altında tutmayı başarıyordu da sonrasında yaşanan olayları nasıl kontrol altında tutmayı başaramadı? Demek ki burada bir şey var: Amerika’nın ya da uluslar arası güçlerin kontrolden kaçırdığı bir şey var.

Tunus’da da bir geriye dönüş gerçekleştiriliyor yani mevcut duruma razı değil. Geriye dönüş planı ihtiyacı duyuyor. Şayet bu cunta kazıklarını çakar Tunus’ta da geriye dönüş planı uygulanırsa muhtemelen Libya ve Yemen’deki yapılanmayı kontrol altına alma izleyecektir ve bütün bunlar Türkiye’yi doğrudan etkileyecektir. Çünkü uluslar arası güçler Türkiye’de en azından İslami kimliğe dönüş faaliyetlerinden memnun değiller. Şu an Türkiye’de ki durum onları çok fazla rahatsız etmese de toplumsal açıdan bir İslami kimliğe dönüş faaliyetleri var ve bunun önü açık tutuluyor. Önceden çok fazla açık tutulmuyordu. İşte bundan dolayı uluslar arası güçler ve emperyalizm memnun değiller ve bu memnuniyetsizliklerini belli ediyorlar. Demek ki her şey onların kontrolünde gerçekleşmiyor birtakım şeyler de kontrol dışı tahakkuk edebiliyor. Bu da toplum gerçeğidir. Tabii bir hadisedir. Fakat şunu da kabul etmek lazım, bir yandan onların da kontrol altında tutmak için birtakım faaliyetleri var. Yani onların istediği olmasa bile kontrol altından çıkanların kontrol altına alınması için bir faaliyetleri var. Dolayısıyla bu riski göze almak ve uluslar arası güçlerden kaynaklanan tehdidi görmek lazım. O tehdide göre hesap yapmak, bu tehdide karşı bizim bileğimizin daha güçlü olması, biraz sınırlarımızı aşarak güç birliği oluşturmamıza bağlı.

Bugün yaşanılan süreci biraz özelleştirirsek, Suriye ve Mısır nereye gidiyor? İslam dünyası nasıl bir duruş sergiliyor? Bu şartlarda nasıl bir sonuca ulaşılır?

Aslında Mısır, Tunus, Yemen, Libya da tahakkuk eden olaylardan sonra orada dikta rejimlerinin kenara çekilmek zorunda kalmasından sonra Suriye’de bir tıkanma yaşandı. Yani bir dar geçit ortaya çıktı. Bunun da sebebi sadece Suriye’deki Baas rejimi değildir, Baas rejiminin sınır tanımayan bir şiddet uygulamasıyla olmamıştır sadece, yanı zamanda bu Baas rejimine doğrudan yada dolaylı destek verilmesinden kaynaklanmıştır. Yani doğrudan verenler ortada, İran her şeyiyle destek veriyor; parasıyla, medyasıyla, silahıyla ve askeriyle. İran, Suriye’de bir fiili işgalci durumundadır ve savaş durumundadır. Bunun için bütün katliamlara ortaktır.

Rusya destek veriyor. Bu yeni modern yeni doğu cephe destek veriyor. Ama bir taraftan Amerika burada değişim süreci sonrasında Baas rejimi gitmesinde oluşacak boşluğu doldurabilecek bir kadrosunun olmadığını biliyor. Yani bugün Amerika en son kimyasal silah saldırısından sonra bir saldırı planı yaptığı halde sürekli erteledi. Önce Başkan biz bu işi kongreye götürüyoruz dedi şimdi tutturdular kimyasal silahları teslim ederlerse herhangi bir saldırıya gerek kalmaz ve Rusya’nın devreye girmesiyle işte bu çözümü, formülü buldular. Niçin? Çünkü şu an Beşar Esed’in elindeki silahlar orada direnişe karşı kullanılıyor ve bu silahları imha ettiğiniz zaman Beşar’ın bileğini kırmış olacaksınız yani saldırıda bazı İslami hareketlerin de merkezleri hedef alınabilir böyle bir tehlike, risk de söz konusu, ancak şu an her halükârda Beşar’ın elindeki silahların imha edilmesi gibi bir plan. Bu durumda değişim süreci mutlaka başlayacak ve oluşacak boşluğu kimin dolduracağı konusunda kendi açılarından henüz bu çözümleri yok. İslami Hareket tarafından doldurulma ihtimali var. Böyle bir şeyi İslami Hareketin Suriye’de değişim sürecinden sonra iktidarı ele geçirmesinin Siyonist işgalciler tarafından bir tehdit oluşturacağını çok iyi biliyorlar ve şu an Amerikan Emperyalizmi ve uluslar arası güçlerin çıkarları öncelikli bir şeydir. Yani Suriye’deki insan haklarından, kimyasal silahların kullanılmasından daha önemlidir.

Bölgedeki demokratikleşme, dikta rejimlerinin gitmesi gibi planların hepsi Siyonist işgal rejiminin geleceği için feda edilebilir. Bundan dolayı Amerika burada Beşar Esed’in gitmesi ve İslami Hareket’in önünün açılması gibi bir değişim sürecine asla destek vermez. Eğer kendisinin bir alternatifi varsa ve bu alternatifi garantiye almışsa o zaman destek verir, bundan dolayı ertelenmektedir. Amerika’nın saldırı için silahları, gerekçeleri mevcuttur. Çünkü “kimyasal silah bizim kırmızı çizgimizdir.” dedi. İran ve Rusya’nın tehditleri etkili değildir. Silahlı saldırıdan sonrası siyasi merhaledir. Bu olmadığı için ertelenmektedir. Ancak bu merhalenin oluşması çalışmalarının olduğu bilinmektedir.

Özellikle Mısır konusunda Batılı güçler ile körfez ülkelerinin çıkarları örtüşüyor gibi ve bu da darbecilerin desteklenmesi şeklinde tezahür ediyor. Buradan Mısır halkının yararına olacak bir sonuç nasıl çıkacak?

Mısır halkı yararına olacak şeyi seçti. Mısır’ın istemediği bir şey olsaydı bunu referandum da gerçekleştirirlerdi. Anayasa ile ilgili referandumda onların istediği olmadı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde istedikleri olmadı. Meclis seçiminde halk tamamen farklı bir tercih yaptı ve en son 30 Haziran 2013’te bir sivil darbe planlamışlardı. Bunu da başaramadılar ondan sonra silahlı darbeye başvurdular 3 Temmuz’da. Bu da gösteriyor ki Mısır lehine bir şey tahakkuk etmedi. Bu bir dayatmadır. Her şeyden önce bu Mısır halkının bir tercihi değildi. Bir de bunlar dikta rejimine geri dönmeye çalışıyorlar. Şu an Hüsnü Mübarek ortada. Adamlar, hatta 1953 Cemal Abdul Nasır dönemine geri dönmeye çalışıyorlar. İnsanları inançlarından, düşüncelerinden dolayı mahkum etmek var, işkence uygulamaları var. Bütün bu iş birlikçilerin amacı Mısır’da yeniden İslami Hareketi Siyasi Mekanizmanın dışına itmektir.

Adamlar İslami hareketi siyasi mekanizmada aktif rol almasıyla İslam Dünyasının dağıtılmasını içeren 100 yıllık planın bozulacağını biliyorlar. Konuşmamızın başında da geçti, Müslüman toplumlar ümmetlere bölünmüşlerdir. Şayet bu ümmetler birleşerek İslam kimliğinde bir araya gelirlerse sömürü düzeninin temeli kaymış olacak, altyapısı bozulmuş olacak, çünkü bu insanlar kendi kimliklerine, bütünlüklerine, ittifaklarına kavuşacaklardır. Mısır’da ki Sisi darbesinin temeldeki endişeleri budur. Sadece siyasi iktidarlarının değil yüzyıllık planlarının kaybedilmesi gibi bir endişeleri var.

Türkiye’nin dış politikasını “ilkesel ve reel politik olarak” nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi burada reel politik tartışması zaman zaman önümüze konuyor ve diyorlar ki: Mesela Türkiye, Suriye’de menfaatine, çıkarlarına olan seçimi yapmalıdır. Düne kadar Türkiye’nin İran’la ilişkilerinin gelişmesine tepki gösteren insanların bu gün 1979 yılında durdukları tarafın tam tersinde durduklarını görüyoruz ve onlar tam bir İrancı oldular. Düne kadar İran’ı İslami söylemlerinden dolayı karşılarına koyan ve hedefe koyan bir anlayışı bırakıp reel politik yaklaşarak tam İrancı yaklaşıyorlar. Dün Baas’la dalga geçenler bu gün Beşarcı oldular. Bunu da reel politik anlayışla izah etmeye çalışıyorlar.

İnsan bir değerdir, sadece insanların değil devletlerin saygı göstermesi gereken kazanımlardan birisidir. Zaten hukuku icra etmek zorunda olan güç devlettir. Adaleti icra etmek zorunda olan güç devlettir. Burada senin toplumun için geçerli de insanlık için neden geçersiz? Bu Türkiye’de kendi toplumuna adaletini icra etme gibi bir zorunluluğu var ancak iş Suriye’ye gelince reel politik olacak, Suriye’de istediğine zulmedeceksin, yeter ki bizim çıkarlarımıza dokunulmasın anlayışıyla hareket edildiğinde saygı duyduğun adaletin ne değeri kalır ki? Adaleti burada gerekli ve önemli gördüğün kadar Suriye’de de göreceksin, başka yerlerde de göreceksin, çünkü adalet insanın kazandığı bir değerdir. Bunun icra edilmesi uygulanması gerekir. Bu ne reel politik açıdan ne de idealist bir anlayış olmamalı.

Türkiye bölgesinde güçlü bir ülke olsun gibi bir idealist yaklaşımın olabilir ancak buda ahlâki değerlere ters düşüyorsa o ideallerin de bir değeri kalmaz. Dolayısıyla menfaat de, ideal de, reel politika da adalet sınırında durmalıdır. Haksızlık varsa idealini ortaya koyarsın, haksızlık varsa idealini bir kenara koyarsın. Menfaatinden de idealinden de feragat edebilirsin ancak adaletten vazgeçemezsin. Suriye’de bugün zulüm icra ediliyor, insanlar haksız yere öldürülüyor, çoluk çocuk demeden kimyasal bombalarla imha ediliyorlar; burada menfaat, görmezlikten gelmeyi gerektirmiyor bütün bunlara göz yummak anlamına gelmediği gibi destek vermek, onaylamak doğru bir tavır değildir. Bunun tersi biz idealist olduğumuz için bu olaylara ilgi gösteriyor değiliz yani sahip olduğumuz insani değerler şeref ve izzet bu kulvarda adil bir duruşla durmamız gerektiğini gösteriyor, oradaki zulme tavır göstermek gerekiyor. Oradaki hakim sistem halka zulmediyor, o öbür taraftan yönetim altında tutulan insanlarda zulme uğruyor. Dolayısıyla şu an Türkiye bazı yönlerden çıkarlarından feragat ediyor, ülkemizdeki Suriyeli sayısı 500 binden fazla insana çıktı bu da bir yük oldu. Bu insan olmanın gerekliliğidir. Orada zalime karşı duracaksın. İdeallerimiz olduğu için değil çıkarlarımızdan da yeri geldiği zaman feragat edebilmeliyiz.

Müslüman birey, toplum ve ülke olarak neler yapılması gerekiyor?

Her şeyden önce prensip olarak haklının yanında haksızın karşısında, mazlumun yanında zalime karşı, dini kimliği ne olursa olsun biz Müslümanlar olarak bize bu sorumluluk yükleniyor. Suriye de zulmedilenler Hıristiyanlar olsaydı gene zulme karşı durmak zorundayız. Burada en önce tavrımızı, davranışımızı iyi belirlememiz gerekiyor. Ondan sonrası kendiliğinden geliyor. Yeri gelince meydanlara çıkar sesini duyurursun, yeri gelince yardım faaliyetlerine katkıda bulunursun. Yeri gelir evsiz bir kimseye evini açarsın, bir barınakta kalmasına destek olursun. Ama tavrını iyi belirleyeceksin. İşte bu işleri Amerika çeviriyor falan filan gibi şeylerin, yorumların, komplo teorilerinin arkasına sığınmakla sorumluluğu üzerinden atarsa insan, insan olmanın yüklediği sorumluluğu atmış olur. Farz edelim ki Suriye’deki olayların arkasında Amerika var, O zaman yine bizim zalime karşı durmamız gerekmiyor muydu?

İslam dünyasındaki gelişmelerin hangi yöne evrileceğini öngörüyorsunuz? Mısır ve Suriye kritik bir eşik olarak değerlendirilebilir mi?

Bunu tahmin etmek zor. Ama şu an Suriye olayları İslam dünyasında aslında gidişatı böyle çok çetrefilli bir hale getirdi. Bir taraftan vahşi katliamlara bir izah bulmaya çalışırken bunu komplo teorileri ile izah etmeleri aslında bunlar yaşanmamış olsaydı Suriye’deki dar geçit geçilmiş olsaydı gidişat bizim tahmin ettiğimiz şekilde ümmetin yeniden izzetine kavuşması merhalesinde önemli ilerlemesi gibi bir sonuç olacaktı. Ama şu an Suriye’de Amerika’nın olaylara elini sokması da Suriye’deki direnişi ve Suriye halkının lehinde bir gelişme değil. Adamlar Suriye’de Baas rejiminden başka katliam olmamış gibi sadece kimyasal silah katliamı olmuş gibi, kimyasal silahlarla istediği kadar katliam yapabilir gibi hava oluşturuyor. Bu da Baas rejiminin lehine bir durum. İnanın ki Amerika orada kontrolü eline alabileceği bir ortam istiyor ve Baas rejimine bir alternatif oluşturmasını istemiyor. Onun için çetrefilli bir geçiş süreci yaşanıyor; eğer ki Mısır ve Suriye olayları bu süreci aşarsa İslami Hareket lehine bir sonuç alırsa bu bütün İslam dünyasını etkileyecek. Yani hatta Mısır ile Suriye birbirini etkileyecek. Birinde kazanılacak bir başarı insanların moral yönden güçlenmesini sağlayacak hem de öbür taraftan zulüm rejimlerinin köşeye sıkışmaları gibi bir sonuç doğuracaktır. Onun için bunlardan bir tanesinde yani Suriye’deki ya da Mısır’daki İslami mücadelenin ümidini artıracak.

Ben özellikle şunu vurgulamak istiyorum: Gerek Mısır’da gerek Suriye de dönüşü olmayan bir yola girmiştir halk. Bunu Suriye’den de değişik insanlarla konuştuk, Mısır’dan da. Çünkü bu yol dönüşü ilerleyen merhalelerden daha tehlikelidir halk için. Bundan dolayı direniş mutlaka devam edecektir. Belki biraz süreç uzayabilir çeşitli uluslararası güçlerin araya girmesi, desteklerle, paralarla süreç uzayabilir. Bu yolun dönüşü yoktur. Dolayısıyla belki de süreç biraz daha pişmesini sağlayabilir ama sonuç itibariyle burada zulüm rejimleri beyaz bayrağı çekmek zorunda kalacak. Ve İslami hareket oraları dolduracak en güçlü alternatiftir. Başka unsurlarda var ama halkı temsil konumunda olan unsurlar arasında en güçlü olan alternatiftir.

Bu süreçten halka dayanan yeni yönetimler çıkarsa, körfez ülkelerinin durumu ne olur?

Zaten adamların korkusu burada. Yani burada halka dayanan bir sistem olursa, bunlardan bir tanesinin başarması diğerini de etkileyecek ve buradan güç birliği çıkacak. Şu an Tunus’da da bir geri dönüş hareketi başlatmak istiyorlar ama Mısır’da ki direnişin devam etmesinden dolayı Tunus a çok fazla yüklenemiyorlar. Ve biraz da Mısır’ı tecrübe olarak görmek istiyorlar. Mısır tecrübesi kendileri açısından olumsuz bir sonuç doğurursa bu işte Tunus’da bataklığa girmenin bir anlamının olmadığını düşünüyorlar. Şu an Tunus’da sadece prova hareketleri yapıyorlar. Ama Mısır’da şu an halkın mücadelesi bitmiş değil, inişli çıkışlı, tansiyon güne göre fark ediyor ama geçen gün, Cuma günü aradan fazla bir zaman geçmedi, dünya kamuoyunda da fazla yer almadı ama 21 milyon insan ülke genelinde meydanlardaydı. Bu sayı halkın ısrarlı olduğunu gösteriyor.

Bu sıralar Mısır rejimi olayları Sina’ya çekmeye çalışıp oraya kaydırıp orada gerilla savaşı gibi bir hava estirmeyi ve zihinleri dikkatleri o yöne çekmeye çalışıyor. Oysa asıl mücadele Mısır’ın kalabalık şehirlerinde bu mücadele devam etmektedir. Ve adamlar dışarıdan daha fazla destek bekliyorlardı. O da tam gerçekleşmedi. Mesela Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri 8 milyar dolar taahhütte bulunmuşlardı. Hepsini vermediler ancak epey kısmın verdiler. Kuveyt ve diğer ülkelerden de biraz para aldılar. Birleşik Arap Emirlikleri zaten bu fitne ortamını araştırmak için epey para harcamıştı. Onlarda kasayı tüketiyorlar. Dış dünyada da hâlâ o ekonomik kriz etkisini tamamen kaybetmiş değil Amerika’da da, Avrupa’da da. Dolayısıyla ekonomik yönden çok destek veremiyorlar. Şu an en çok ekonomik destek bölgedeki dikta rejimlerinden geliyor ama o da istedikleri boyutta değil. Şu an Mısır’da değişik sektörler sıkıntılı. Mesela, Mısır için turizm en önemli sektör alanı. Şu an turizm sektörü bitmek üzere. Mesela enerji sektörü askeri cunta rejiminin elinde. Şu an faturaların ödenmemesinden dolayı büyük bir sorun var. Halkın direnişi sadece meydanlara çıkıp da gösteri yapma şeklinde değil böyle pasif eylemleri de var. Bu da bir taraftan kan kaybetmeye neden oluyor. Çünkü belli bir süreden sonra destek olmazsa kan kaybı yaşanacaktır.

Son olarak sizinle Filistin’i konuşmadan geçemeyeceğim. Filistin, Mısır’daki gelişmelerden nasıl etkilendi, son durum nedir?

Mısırdaki askeri cunta işbaşına gelmeden önce tabii ki Muhammed Mursi’nin politikasından Filistinliler son derce memnundu. Ve bu Filistinlilerin lehine olan bir durumdu. Gerek uluslararası güçlerin gerek Siyonist işgalcilerin, gerek oradaki işbirlikçi cuntanın en çok rahatsız olduğu durum buydu. Muhammed Mursi’nin Filistin konusundaki iyimser politikasına karşı şu an intikam alıyorlar. Bilhassa İslami Hareketin Kahire’deki çalışmalarının tamamını durdurdular. Medya kuruluşlarını kapattılar. Sadece Filistinlilerin değil Mısırlıların da medya kuruluşlarını kapattılar. Bunların kendilerini savunma haklarını yok ettiler. Sonra yalan ve iftira kampanyası başlattılar. Şu an çok yoğun bir iftira kampanyası var. Acayip yalanlar uyduruyorlar.

Bazı yalanlar kendini belli ediyor da, örneğin biraz önce verdiğim dış işleri bakanına saldırıyı Filistinli bir örgütün üstlendiği falan, hâlbuki öyle bir örgüt yok çünkü. Neden böyle bir örgüt ortaya çıkartıyorlar? Bilinen bir isimle yapsa ya Filistin’den ya da Mısır’dan yalanlama olacaktır. Bu medyatik faaliyettir ve olumsuz etkileri olmuştur. Şimdi Gazze’ye uygulanan ambargoyu daha katı hale getirdiler. Tünelleri tamamen kapattılar, bombaladılar. Rafah sınır kapısını çok kısıtlı bir şeklide kullandırıyorlar. Bir de Mısır ve Gazze sınırına bir tampon bölge açıyorlar. 250-300 metre genişliğinde 18 kilometrelik bir mesafeyi kapsıyor. Sanki o mesafede savaş varmış gibi öyle tampon bölge oluşturuyorlar. Ve bu alandaki evleri yıkıyorlar. Buradaki maksat o evlerin altlarından aktarma yapılan tünelleri tamamen iptal etmek. Buradaki, özellikle sınıra yakın evleri tamamen yok ediyorlar. Bunu kim yapar? Ancak bir İsrail işgal devleti yapar.

Hocam son olarak, İKRA ailesi olarak bizler kitap okuma ve okutmak için kurulmuş bir derneğiz, sizi de kitap okurlarımızla daha önceden buluşturma şansımız oldu. Bu konuda, kitap okuma ve okutmada bize ve kitap okurlarımıza bir tavsiyeniz olacak mı, neler yapabiliriz?

Bu çok güzel bir çalışma. Allah (cc) razı olsun. Kitap okuma konusunda planlı, düzenli, eğitim çalışması gibi çok isabetli bir faaliyet olmuş ve bu bir gelenek olur inşallah ve bu işe öncülük edenlere de ecirlerini bolca versin. Kitap konusunda tahmin ediyorum ki oradaki arkadaşlar tercihlerini genel olarak yapıyorlardır. Siz oradaki kitap listenizi biraz daha zihin faaliyetinden sonra yapmışsınızdır ve bunu yaparken istişare etmişsinizdir. “Filistin Davası’nın İslami Temelleri” kitabını seçmeniz doğru olmuş, çünkü bizim bu kitaptaki amacımız Türkiye de bilhassa İslami kimlik taşıyanlara Filistin davasının bir Arap meselesi olmadığı İslami bir mesele olduğu prensibi anlayışını vermekti. O yönden inşallah hayırları olacaktır. “Filistin hakkında Yanılgılar” kitabımızda da Filistin meselesiyle ilgili ülkemizde yapılan bazı yaygın tartışmalarla ilgili yanlış bilgilerle ilgili aydınlatıcı bilgiler var. Güncel gelişmelerle ilgili bazı düzeltmeler eklemeler yaptık.

Hocam gündemdeki konularla ilgili açıklayıcı ve yol gösterici değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ederiz.

 

Röportaj: Salim UZMAN – Vural ERCE

Kayıt Ol



Üye Girişi